Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Kengo Kuma: Malzemenin özünü bulan mimar
Share 4 June 2008

Japonya’nın son dönemde yetiştirdiği en büyük mimarlardan biri olan Kengo Kuma, tasarımlarında betonu olabildiğince az kullanmasıyla, yerel malzemelere özen göstermesiyle ve geleneksel Japon mimarîsini 21. yüzyıla uyarlamasıyla tanınıyor. Yaptığımız bu derlemeyle, ustanın stiline bir bakış atarken, mimarî belleğimize kazandırdığı son yapıtı olan Steel House’u mercek altına alıyoruz. Kuma’yla yapılan keyifli bir röportajı da yazının sonunda bulabilirsiniz.

1954 Japonya doğumlu mimar Kengo Kuma, kariyerinin ilk evresinde betonu en iyi mimarî çözüm olarak gören, betonun mantıksallığından ve ekonomikliğinden yana herhangi bir şüphesi bulunmayan bir mimardı. Henüz 10 yaşındayken Kenzo Tange’nin 1964 Tokyo Olimpiyatları için tasarladığı binaları görmüş ve onlara hayran kalmıştı.

Ancak her şey, 1990 yılına gelip de kendi mimarlık ofisini açmasıyla değişti. Kengo Kuma, birlikte çalıştığı ahşap işçilerinin de, en az beton kadar ekonomik ve estetik işler çıkartabildiklerini gördü. 36 yaşında genç bir mimar olan Kuma, geleneksel Japon mimarîsini 21. yüzyıla uyarlamak ve kendi mimarî stilinde beton kullanımını en aza indirmek istiyordu. İlk olarak ünlü “Water/Glass Villa”sını yaptı, onu hemen ardından Tokyo’da inşa ettiği Louis Vuitton yönetim binası izledi. Kuma, ahşabı Tokyo’ya bir kere daha sevdiren mimar olmuştu.

Kuma, mimarî stilinden konuşurken, en çok etkilendiği ismin İngiliz heykeltıraş Barbara Hepworth olduğunu söylüyor. Ünlü mimar, Yorkshire’a gittiğinde Hepworth’ün bir heykeline hayran kaldığını şu sözlerle anlatıyor: “Hem soyut, hem de organik olabilen bir tasarımdı. Doğa, o kadar da kolay anlaşılır bir şey değildir. İçinde hem soyutlama, hem de organiklik aynı anda bulunur. Doğayı gerçek kılmak isteyen sanatçı ise, bu ikisini bir arada gerçekleştirmeyi bilmelidir.”

Tasarımlarının ortak özelliklerinden bahseden Kengo Kuma, tüm mimarî çalışmalarında boşluk kullanımının büyük önem taşıdığını söylüyor. Japon mimar, “Klasisizmde nesnenin kendisiyle birlikte oranları da önemlidir. Bana kalırsa modernizmin en büyük sorunu, klasisizmin bu mirasından kurtulamamış olması, hem orantıyı, hem de biçimin güzelliğini kendisine dert etmesi. Bence asıl önemli olan boşlukları iyi kullanmak.” diye konuşuyor.

Kengo Kuma’nın tasarladığı Hiroshigi Ando Müzesi’ne baktığımızda, mimarın boşluk kullanımından neyi kast ettiğini daha da iyi anlıyoruz. Kuma, müzeyi hemen arkasındaki dağ ve önündeki şehirle bir bağlantı noktası olarak düşünüyor, böylece kentsel olanla doğada olan arasında bir bağ kurmuş oluyor.

Kuma, Louis Vuitton yönetim binasını anlatırken, “Londra ve Tokyo bir mimar için en iyi deneyim alanlarıdır. Louis Vuitton binası, Tokyo’daki en önemli merkezlerinden birinde bulunuyor. Hemen arkasında bir tapınak, kocaman ağaçlar, mezarlık ve ahşap binalar dikiliyor. 20 metre önündeyse bir yol uzanıyor. Binayı ziyaret edenlerin çevreyi daha iyi hissedebilmeleri için, iki büyük boşluk tasarladım. Böylece herkesin Tokyo’yu ve içindeki tezatları anlamasını sağlamak istedim” diyerek anlatıyor binasını.

Kengo Kuma, Louis Vuitton binasında ahşap materyal kullanmasını ise, “Genelde bu tür binalar çelik ve cam kullanılarak yapılıyor. Ancak ben bu tür malzemenin Tokyo’nun muazzam geleneğine aykırı olduğunu düşünüyorum. Tokyo’da hâlâ insana dair bir şeyler, ufak ahşap evler yaşıyor; ben de bu tür bir kaygıyı taşıyorum” sözleriyle açıklıyor.

Kuma’ya göre, kendi jenerasyonundan Japon mimarların hedefi, Avrupa geleneğine ulaşmak değil, kendi kültürlerini yeni çağa adapte etmek olmak zorunda. Kuma, “Küreselleşme her şeyi aynı düzleme indirgemek istiyor. Bana kalırsa Japonya’nın geleneksel mimarîsini bugüne uyarlamak, çok daha zor ve üzerinde çalışılması gereken bir alan. Örneğin geleneksel Japon mimarîsi şeffaflığa çok izin vermez, oysa ben tasarımlarımda şeffaf malzemeler kullanarak yeni bir tür yakaladığıma inanıyorum” diyor.

Kengo Kuma’nın hayatındaki en önemli olaylardan bir tanesi, Londra’yı keşfetmesi olmuş. Kuma, İngiliz başkentinin doğayla modern mimarîyi bu kadar başarılı bir şekilde birleştirmesinden çok etkilendiğini söylüyor. Tıpkı Tokyo’da olduğu gibi, Londra’da da doğaya ait olanla modernizmi birleştirmenin mümkünatından bahsederken, “Londra’da mühendislerin ne kadar iyi iş çıkartabildiklerini gördüm. Genelde mühendislerin yaptıkları iş küçümsenir, ancak bana kalırsa mimar ve mühendis birlikte ne kadar uyumlu çalışırsa, ortaya o kadar iyi bir iş çıkabiliyor” diye konuşuyor.

Kengo Kuma, 1986 yılında Japonya’ya döndüğünde, bambaşka bir ortamla karşılaştığını belirterek, “Ekonomik bir kalkınma başlamış, genç mimarların önü açılmıştı. 1990’da ekonomide gerileme görüldü, artık çok fazla kamu binası inşa edilmiyordu. Gene de 90’ların genç mimarlara yeni şeyler denemek ve cesur olmak konusunda ilham verdiğine inanıyorum” diyor.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kuma’nın kariyerini etkileyen en büyük keşfi ise, 1990’da kırsal bir bölgede yeni bir ofis açmasıyla gerçekleşiyor. Kuma’yı en çok etkileyen, marangozların ve ahşap işçilerinin ortaya çıkardığı muhteşem işler olmuş. Japon mimar, “Marangozlardan çok şey öğrendim. Onların eserlerinde gerçekten insancıl bir taraf olduğunu düşünüyorum. Isozaki ve Ando gibi Japon mimarlar, modern malzemeleri kullanarak heykelsi yapıtlar ortaya çıkartmak istemişti. Ben daha mütevazı binalar tasarlayarak Japon geleneğini sürdürmekten yanayım” diyerek, kendi stilini açıklıyor.

Steel House

Tokyolu mimarın en çok ilgi çeken binalarından biriyse, tamamen çelik malzeme kullanarak inşa ettiği Steel House. Mimar, yapıtını anlatırken, “Güncel mimarlığın en büyük sorunu, beton kullanımının neredeyse zorunlulukmuş gibi görünmeye başlamış olması” diyor. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Japon mimarların başlıca kullandıkları malzeme, beton olmuş. Gerek devasa binalarda, gerek daha ufak çaplı inşaatlarda, beton kullanımı oldukça yaygınlaştığından, Kengo Kuma bunu kırmanın yollarını aramaya başladığını belirtiyor.

Geçtiğimiz Kasım ayında yapımı tamamlanan Steel House’un sahibi, Kuma’dan kendisi, eşi ve kızı için bir ev yapmasını isteyen bir profesör olmuş. Kuma, “Tasarımda beton kullanabilirdim, ancak mekân o kadar güzeldi ki, betonun oraya yakışmayacağını düşündüm.” diyor. Japon mimar, beton yerine daha hafif bir çelik alaşımı kullanmış.

Kuma, “Kullandığım malzemenin özüne inmeyi denedim. Çeliğin bükülebilir ve hafif bir malzeme olması, Steel House’u tasarlarken beni daha da özgür kıldı.” diyerek, beton yerine çeliği kullanmış olmasının kendisine nasıl bir avantaj sağladığını açıklıyor.

İmar yönetmeliğindeki kısıtlamalar nedeniyle, evin temeli betonla atılmış olsa da, geri kalan her şey Kuma’nın paletinden çıkma olmuş. İnce çelik tabakalar, plastik paneller, ahşap malzemeler… Kuma, “Hassas malzemeler Japonya’nın geleneksel yaşantısını açıklarken, beton bunu öldürüyor. Bana kalırsa hassas malzemeleri kullanarak, kendi değerlerimizi daha iyi ortaya koyabiliriz” diyerek sözlerini tamamlıyor.

“En büyük ilham kaynağım Frank Lloyd Wright”

Mimarlıkla tanışmanız nasıl oldu?

Çok eski bir evde yaşıyordum. Hiçbir arkadaşımın evine benzemiyordu. 1920 yılından kalma, ahşap ve kilden yapılma bir evdi. Arkadaşlarım ise 1960 ve 1970’lerde inşa edilmiş modern binalarda yaşıyordu. Çocukluğumda yaşadığım evi inceleyerek, kendime mimarîde yeni bir yol açabileceğimi düşündüm.

İlk işiniz neydi? Kimle birlikte çalıştınız?

Tokyo’da mimarlık eğitimini bitirdikten sonra New York’a gittim, orada bir arkadaşım benden kendisi için bir villa tasarlamamı istedi. Evde öncelikle konfor istediğini, güzelliğin arka planda kalabileceğini söyledi. Yumuşak ahşap başta olmak üzere, pek çok konforlu malzeme kullandım.

Sizi en çok etkileyen mimar ya da bina hangisi?

En büyük ilham kaynağım Frank Lloyd Wright olmuştur. Amerika ve Japonya arasında pek çok yolculuk yaptığını biliyorum. Onun stilini geleneksel Japon mimarîsine benzetiyorum. Japon felsefesini daha global bir tanıma oturtmayı başarmış büyük bir mimar olduğunu düşünüyorum. Frank Lloyd Wright’ın yapmayı başardığı şeyi ben de yapmak istiyorum, ama daha değişik bir yoldan.

Nasıl bir çalışma düzeniniz var? Ofisinizde bir gününüz nasıl geçiyor?

Sabah 9’da çalışmaya başlıyorum, 12:30’a kadar çalışıyorum. Evim ofise çok yakın olduğu için, daha sonra 3-4 saat daha çalışmak üzere ofise dönebiliyorum. Benim için mimarlık bir görev değil, kendini gerçekleştirmek için harika bir yöntem. O yüzden asla sıkılmıyorum, yorulmuyorum. Şu an ofisimde 45 kişi çalışıyor.

Bir proje yaratırken, binayı çevreye uydurmaya mı çalışırsınız, yoksa tam tersini mi yaparsınız?

Her zaman mimarîyle çevreyi birlikte düşünmüşümdür. Yerel malzemeyi kullanmaya özen gösteririm. Böylece hem mimarîyi çevresiyle bütünleştirmiş oluyorum, hem de yerel ekonomiye ve yerel kültüre kendimce bir katkı sağlıyorum.

Küçük projeler mi ilginizi çekiyor, yoksa büyük projeler mi?

Küçük projeler. Büyük projelerde ekonomik kısıtlamalar ve yönetmelikler fazlasıyla bağlayıcı olabiliyor. Her şey kontrol altında olmak zorunda kalıyor. Küçük projelerde ise malzemenin kendisine yoğunlaşmak mümkün oluyor.

En çok neresi için tasarım yapmak isterdiniz?

Sanırım her yerde. Her şehrin kendine has bir tarihi ve geleneği oluyor. O mirastan ortaya çıkarılacak şeyleri taramak ve bulmak, gerçekten çok eğlenceli bir iş.

Mimarî açısından en ilginç bulduğunuz ülke hangisi?

Portekiz gerçekten çok enteresan. Tıpkı Japonya gibi, Portekiz de kıtanın hemen kıyısında bulunuyor. Merkezle çeper arasında böyle bir mücadelenin olması, her zaman iyi şeylere sebebiyet vermiştir. Mesela Asya için konuşursak, Çin ve Japonya arasındaki rekabetin yeni bir şeye yol açtığını söyleyebiliriz. Avrupa’da da aynı durum Portekiz, İspanya ve İtalya gibi ülkeler arasında yaşanıyor.

Siz eserlerinizde özellikle çelik kullanmayı seviyorsunuz. Çelik sizin için ne ifade ediyor?

Çelik soğuk ve güçlü bir malzemedir. Steel House’u tasarlarken çeliği temel malzeme olarak kullandım. Onu kullanarak, çeliğin özüne inmeyi başarmaya çalıştım.

Sürdürülebilirlik konusunda ne düşünüyorsunuz?

Şu sıralar en önemli konu bu sanırım. Yaratıcı bir tasarımla birlikte sürdürülebilir çözümler de sunmak gerekiyor. Bu da başka bir mücadele alanı. Yaratıcılığı arttırdığını düşünüyorum.

Kengo Kuma’nın “en iyi 10″u

Bir mekân: Deniz kıyısında güzel bir tepe
Bir mimar: Kendi takımım
Bir bina: Toyoura Halk Merkezi (Kuma’nın hâlen yapım aşamasında olan binası)
Bir malzeme: Ahşap
Bir renk: Dünyanın renkleri
Bir arzu: Binalarla doğayı birleştirmek
Bir müzisyen: Ryuichi Sakamoto
Bir yazar: Haruki Murakami
Bir yönetmen: Akira Kurosawa
Bir kelime: Mütevazı

Kaynaklar: Constructalia, Designboom, Royal Academy of Arts, Metropolis
Derleme: Mimdap

7 Yorum
  1. Kengo Kuma Wrigt’tan başlayarak moderm mimarlığı özümsemiş, adım adım mesleğini kendi becerileriyle birleştirmiş bir mimar.Bir de coğrafya olarak kendi ülkesinden başlayarak Avrupa kültürüne ve ülkelerine kadar çok dolaşmış, çok farklı kültürlerle ilişki kurmuş. Sonuç ortada. Müthiş başarı bence.

    Dilek Özgür Saatçi | 7 June 2008

  2. kumanın enteresan bir özelliği var. geçirdiği bir kaza sonucu ellerini sınırlı olarak kullanabilir hale geldi. bunun sonucu olarak ne istediğini tarif ediyor çalışanları alternatifler hazırlıyor. bunları geliştirerek nihai tasarımını şekillendiriyor. bu şekilde çalışmaya başladığından beri tasarım gücüm çok arttını idda ediyor.

    ferhat keten | 10 June 2008

  3. tam olarak okuyamadım daha doğrusu hiç okumadım ama o binalargerçek mi??????????????? inanamıyorum

    Anonymous | 5 May 2010

  4. inanılmaz bir bina ve hayret verici, hoş. gerçekten dikkate değer.

    rahmi | 6 April 2011

  5. hem malzeme açısından büyük bir kavramsallık geliştirilmiş hem de bunun mimari ile bağı kurulmuş ve ortak bir arakesit aranmış

    kenan açıkalın | 6 April 2011

  6. Tek kelimeyle MUHTEŞEM……HARİKA TASARIMLAR……

    Gülten Usluer | 6 May 2011

  7. cam olan ve kareli olnlan müthiç ve inanamıyorum harikaa :D :D

    merve deniz | 21 September 2011


Yorum yazmak için


Tasarım: HKS Architects       NH Foods Ltd, Hokkaido Nippon-Ham Fighters Beyzbol Kulübü Co, Ltd ve Hokkaido Ballpark Corporation, önerilen inşaat alanı 26 Mart 2018′de kararlaştırıldığından beri, yeni bir basketbol sahası inşa etmek için çeşitli bakış açılarından gerekli çalışmaları sürdürmeye devam etmektedir.         Her şeyden önce, NH Foods, Fighters ve Hokkaido [...]
ARŞİV
Subscribe