Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Forum
ANA SAYFA
Tarihi bir dokuda çağdaş mimarlık olur mu?
Share 20 April 2006

YILMAZ KUYUMCU / Mimdap
İstanbul Metropoliten Planlama’da geliştirilen “Müze Kent” projeleri tartışılıyor.
Farklı görüşlerden birisine göre “müze kent” ile yapay geçmişi taklit eden bir doku ve sahte “tarih” yaratma amaçlanmakta; bunun için “modern mimariye” (genellikle kullanılan terim bu aslında farklı şeyler kastediliyor) kapıların kapatılması. Karşı görüş ise yapılmak istenenin “son kırk yılda inşa edilen kişiliksiz, niteliksiz, tekdüze betonarme yapıların yerine malzeme, gabari ve “tarz”larıyla geçmişin nitelikli yapılarına uyum sağlayan bir mimari” olduğunu ileri sürüyor.

Ülkemizde hatalı bir şekilde ”modern mimari” tanımlaması ile anlatılmak istenen genellikle çağdaş mimarlıktır. Bu yanlış kullanım zaten “kavram” kargaşaları içindeki mimarlık ortamımızı daha da zor anlaşır hale getirmektedir. .

Hiç kimsenin, artık geçmişte kalmış bir “Uluslararası Modern Mimariyi” canlandırıp İstanbul’un tarihi dokusuna yerleştirmeyi kastettiğini düşünemeyiz.

Modern Mimari’nin bu kadar yaygın şekilde kullanılmasının da farklı nedenleri vardır. Bazılarının, dünyanın “uluslar arası modern
mimariden” bu yana uzun yollar kat ettiğini; bu gün çok farklı, hatta zıt mimarlık akımları olduğunun farkında olmadıklarını söyleyebiliriz.

Mimarlar yapıtlarında çağımızı yansıttıkları oranda, ortaya “mimari eser” koyarlar. Yoksa onların durumu reprodüksiyon yapanlardan farksız olur.

Gelenekler ise çağdaş mimaride yeniden yorumlanabilirler. Bu bir içerik sorunudur ve hiçbir zaman çağımızı yansıtma kadar da vazgeçilmez değildir.* Yani bir çalışmanın “mimari eser” olarak nitelendirilebilmesi için, “çağdaş” olması gerekir.

Bir diğer özellik özgün olmalarını sağlayacak kadar bir “eser” ortaya koyma niyetinin saf (her türlü kısıtlamadan/yönlendirmeden uzak) olmasıdır. “Rant” bu açıdan bakıldığında mimarinin önünde bir engeldir.

Rant ürünü, mimari eser niteliği taşımayan “örneğin şu meşhur “habersiz imza” ürünlerin ne bir anlamları nede değerleri vardır.
Ne şimdi nede gelecekte.

Onlar bulundukları yerleri sadece “işgal” ederler ve rantının peşindedirler.

Bunların hiçbir şekilde, bir özgünlük sanatı olan mimari ile ilişkileri yoktur. (Olsa olsa protokollerle ilişkileri olabilir, onun da mimarlıkla ne kadar ilişkisi olduğu ayrı bir tartışma konusu olabilir)

Diğer taraftan terimin doğru kullanımıyla “modern mimarinin” yarım yüzyıl öncesi eserleri de artık tarihi eser niteliği kazanmıştır ve tüm dünyada “korunan” mimariye dönüşmüştür. (Bunun ülkemizde anlaşılamamış olmasının kanıtı olarak Nevzat Erol’un Belediye Sarayının başına gelenleri, ya da Yılmaz Sanlı’nın yıkılan Maçka Otelini gösterebiliriz.)

Geçmişte çok az örnek dışında hiçbir kentte çağdaş mimari dışlanmamıştır. Bunu hele bir imar kuralına, yönetmelik maddesine dönüştürmek dünyaya alay konusu olmak için malzeme vermek olur. Bu ise son derece saçmadır. Hele hele tarihi boyunca bir avangartlar, yenilikler kenti olmuş İstanbul’da…

Çünkü, şu an tarihi eser olarak korumaya çalışılanlar zamanlarının çağdaş yada “yanlış anlatımımızla” modern yapılarıdır. Daha da ötesi, dünyanın ilk bir plan üzerine inşa edilen kentlerinden İstanbul, tarihi boyunca, defalarca kendisini yenilemiş, ama her seferinde hayranlık uyandıran yeni mimariler oluşturmuştur. Sonlardan başa doğru, örnekler verirsek Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortaları, Orhan Şahinler’in Ticaret Odası, Nevzat Erol’un Belediye Sarayı, Raimondo d’Aranco’nun Orman Nezareti (hatta konumundan kaynaklanan nedenle gerçek bir “kent felaketi” olmasına rağmen), aynı dönemlerde yapılan ahşap sivil mimari eserleri, Osmanlı’nın gerileme ve duraklama döneminin biçimsel kararsızlıklarıyla bir tür “manierizmi anımsatan” yapıları; dünya barok kültürünün bir parçası olan Türk Baroğu’nun eserleri: Balyanların yapıtları; bu akımın ilklerinden Simon Kalfa’nın Nuruosmaniye’si; İstanbul’un “art nouveau” başyapıtları, İstanbul’un tüm köşkleri, yalıları, ahşap evleri… Osmanlı’nın klasik döneminin eserleri…

Yavuz döneminde yasaklanan taş konut yapıları ve Yavuz’dan sonra İstanbul’un bir özelliğine dönüşen ahşap mimarisi, bizim hatalı isimlendirmemizle dönemlerinin “modern mimarisinin” eserleridir.

Hemen hepsi, geçmişi bazen “tamamen değiştirerek”, bazen “yeniden yorumlayarak” (Mimar Sinan’ın Ayasofya planı ile Selimiye Planı arasında yaptığı uzun yolu düşününüz) ama her seferinde çağlarının anlayışlarıyla aşarak ortaya çıkmışlardır. Onların değerleri de buradan gelmektedir.

Her seferinde, aynı zamanda bir sanat eseri üretme “niyetine” yönelik çalışmanın ürünleri oldukları için; taşıdıkları estetik değerlerle “farklı” bile olsalar uyumlu olduklarını söyleyebiliriz.

Halbuki, İstanbul’un bir dönem mimarisinin ürünü, yasal “kontrol altına alınmış” betebe apartmanları; uzantıları olan kamu binaları, sadece ranta yöneldikleri, şaibeli ortam ürünleri oldukları, yapay “tip proje” ürünleri oldukları, sahte bir işlevselliği kılıf olarak kullandıkları için bir sanat eseri olmaktan, dolaysıyla uyumlu olmaktan uzaklaşmakta, getirdikleri mimari ve kentsel olumsuzlukların yanında kavramlarımızı bile bozmaktadırlar.

Tarihi eser olarak nitelendirdiğimiz yapıların tümü zamanlarının “çağdaş”ıdırlar… Yada başka bir deyimle o dönemdeki “insanlığın büyük kollektif dramını” yansıtmaktadırlar** bu nedenle de birer sanat eseri olma özellikleri vardır.Bunlar, bulundukları yerlerde daha önce varolanlarla, malzeme, gabari, tarz…doluluk boşluk… açılarından uyumsuz bile olsalar, birer sanat eseri oldukları oranda “uyumlu hale” gelirler. İşte Orhan Şahinler’in Ticaret Odası, yada işte Nevzat Erol’un Belediye Sarayı… Yada yukarıda saydığımız yönlerden “benzer” bile olsalar bir sanat eseri olmadıkları oranda uyumsuzlaşmakta yabancılaşmaktadırlar. Bunlar, yani geçmişi taklit edenler, yukarıda saydığımız “tüm” özellikleriyle “uyumlu” oldukları halde “tümüyle uyumsuzdurlar”. Çünkü zamanlarını değil artık olmayan bir döneme yönelmeye çalışmaktadırlar. Yeni yapım bir yana restorayon bile olsalar tarih onları reddetmektedir. (Gençler artık bu tür restore edilmiş yapılar için “restorasyona uğramış” deyimini kullanıyorlar ve şehircilik projelerinde bunları “yok sayılabilir” yapılar arasına yerleştiriyorlar)

Bu sadece “mış gibi olanlar için değil” mimariden başka niyetlerle yapılanlar için de geçerlidir. Örneğin sadece rant için yapılan bir yapının bir mimari eser olması mümkün değildir, yada başka bir deyimle “müellifinin bile altına imzasını koyamadığı, kendisini sakladığı ”yapıların” sanat eserindeki “niyet” ve sanatçının bireysel özelliklerini yansıtma koşullarının yerine gelmemesi nedeniyle hiçbir zaman bir mimari eser olamayacakları açıktır. (istedikleri kadar süslü olsunlar, mevlevi dervişi gibi dönsünler yada yedi kandil gibi parlasınlar…)

Onları sırf bu nedenle bile, son Kartal/Küçükçekmece yarışmasının yarışmacıları ile karıştıramayız. Böyle bir kavram kargaşası, derin cehaletin kanıtı olabilir.

Tekrarlarsak yeni yapıların uyumlu olmaları için bir “mimari eser” olmaları gerekmektedir. Bu da iki koşula bağlıdır: Birincisi “niyet”; yani bir “eser” olmak üzere tasarlanmış olmaları, ikincisi de vazgeçilemez olarak “çağcıl” olmalarıdır. Mimarinin de toplumsal misyonu, varlık nedeni, evrensel önemi buradadır.

Bu nedenle bir istisna hariç (belgeli ve gerçekten ulusal ayıbımızı bir ölçüde hafifletebilecek düzeyde bir restitüsyon. (bu dünyada genel olarak kabul gören ve bir müze anlayışını yansıtan yaklaşımlardır ancak çağdaş kullanımlar açısından tartışılabilirler). Bu tıpkı “doğru” yapılmış bir restorasyon kadar “doğru” bir eser olabilir.

Bunun dışında geçmişin biçimlerini tekrarlamak İstanbul’un bütün tarihi boyunca ve her zaman, “yenilikçi”, “devrimci olmuş” yukarıda çok kısa bir dökümünü vermeye çalıştığım “mimari geleneğine” ters düşer.

İstanbul’un mimari geleneğini sürdürelim. Yeniliklere açık olalım. Tüm yönetmeliklerimizde , düşüncelerimizde, eğitimimizde… yaşantımızda çağdaşlığın ve mimarinin önünü açalım.

Çağdaş mimari olmasaydı, yani kısaca “mimari olmasaydı” İstanbul çok şey kaybederdi. Geçmişte de bu gün de…

*Argan (ünlü sanat tarihçisi) kendisine “mimarlara ne önerirsiniz?” diye sorduğumuzda “avangard olun geçmişin taklidinde hiçbir şey yok” demişti. (O tarihte seksen yaşını geçmiş bir sanat tarihçisi bunu söylüyordu)
**Sanat eseri tanımı ile ilgili genel saptamalar: E.Panofski. Orhun Alkan anlatımıyla Archidek 2005-2006.

4 Yorum
  1. çok ögüzel site

    kübra ve zehra | 18 February 2009

  2. siz neler yazıyorsunuz böyle

    edanur | 13 April 2009

  3. tarihi dokuda çağdaş mimarlık olur mu? olur. bizim ülkemizde bizim kurullarımızla çok zor. bir de “ulema hoca” takımıyla çok zor. önce onların biraz dünyayı dolaşması gerekir. nasıl çağdaş tasarımla korumanın yan yana gerçekleştiğini görmeleri içlerine sindirmeleri lazım. gerisi gelir. mimarlar çağdaş yorumları bu alan öcü savaşına çevrilmezse bulur.
    saygılar

    rabia şahin | 3 May 2009

  4. tarihi dokuda çağdaş mimarlık olur elbette. tıpkı roma’da, londra’da, paris’de … olduğu gibi. bizde daha aşılamamış tabu haline gelmiş sınırlar var. bu konudaki deneyimsizlik bilimsel çevrlerle koruma kurulu gibi yapılarda büyük bir cesaretsizlik yaratıyor. bir anda bütün tarihi çevrenin yitip gideceği ve yerine kimliksiz bir doku yaratılacağından korku duyuyorlar. ancak mesele korkma değil mimarlık ediminin önünde engel olmamak, ürün vermesine yardımcı olmaktır.

    gülten soygüt | 21 March 2010


Yorum yazmak için


Lyon-Saint Exupery Havalimanı Terminali projesi, 70,000 m2’lik bir yüzeyi kapsamaktadır. Bu mevcut alanın iki mislidir.   Proje sayesinde bu gün yıllık on milyon yolcu olan kapasite 2020 yılında yirmi milyona çıkacaktır. Havalimanı Santiago Calatrava tarafından tasarlanan TGV tren istasyonuna doğrudan bağlanmakta, basit ve zarif yapı elemanlarından oluşan dairesel bina uyum sağlamaktadır. Yapı, merkezinde yer alan [...]
ARŞİV
Subscribe