Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Urban Age İstanbul Konferansı – 1. Bölüm
Share 12 November 2009

5-6 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen Urban Age İstanbul Konferansı’nın oturum özetlerini iki bölüm halinde hazırladığımız Urban Age İstanbul dosyamızda bulabilirsiniz.

Dosyamızın ilk bölümünde 5 Kasım 2009 Perşembe günü gerçekleştirilen KÜRESEL BAĞLAMDA ŞEHİRLER oturumunun Şehirler ve Toplumsal Sermaye toplantısını, ŞEHİRLER VE KÜLTÜRLER oturumunun Kentsel Deneyim Anlatıları ile Tarih ve Kentsel Değişimle Yüzleşme toplantılarını notlarını bulabilirsiniz.

UA-4

KÜRESEL BAĞLAMDA ŞEHİRLER

Şehirler ve Toplumsal Sermaye

UA-5

• Saskia Sassen, Sosyoloji ve Küresel Düşünce Komitesi Lynd Profesör’ü, Columbia Üniversitesi, New YorkKentsel Değişimin Küresel Akımları

UA-6“Şu anda kentler mimari iki unsur arasında, birbirinin karşısında yer almaktadır: orijinal mimari yapılar varken aynı zamanda da homojen bir bütünlük içerisindedirler ancak ekonomik açıdan birbirinden farklılıkları ortaya çıkmaktadır.

Yüzyıllar boyunca İstanbul, kentin platform görevi gördüğü çoklu ağları, çeşitli tarih ve coğrafyaları ele alacak/yönetecek/şekillendirecek yetenekler geliştirmek durumunda kaldı. Bence bu, İstanbul tarihinin en önemli ayırıcı özelliklerinden biridir. Aynı zamanda da günümüz ağ dünyasının da büyüyen önemli özelliklerindendir.

ATKearney’nin 60 kenti 5 değişkene göre incelediği 2009 çalışmasında, dünya çapında Washington, Pekin, Paris, Kahire, Londra, Brüksel ile birlikte ilk on içerisinde yer almaktadır. Bu çalışma, bağlantı politikası değişkenini “küresel politika geliştirme ve politik diyalog üzerinde etki” olarak tanımlamaktadır.

UA-1

Saskia Sassen’in gösterdiği grafikte İstanbul, Politika Etkinliği sıralamasında Washington, New York, Brüksel, Paris, Londra, Tokyo ve Pekin’den sonra 8. sırada yer alıyor.

Araştırmanın İstanbul’u insan sermayesi değişkeni bağlamında ilk 15 kent arasına yerleştirmiş olması da diğer bir önemli konudur – araştırma, kenti ‘çeşitli insan gruplarını ve yeteneklerini çeken bir mıknatıs rolü oynuyor’ diye tanımlamıştır. Bu 15 kent arasında; Tokyo, New York, Chicago, Sydney ve Londra bulunmaktadır. İstanbul’un böylesine bir yüksek düzeyi yakalamasındaki en önemli unsur kentin çok sayıda uluslar arası okula sahip olmasıdır. Bu okullar, öğrencilerinin anne ve babalarının niteliklerinin göstergesidirler.

Ben, siyasi bağlantılar ve insan sermayesi değişkenlerinde öne çıkarak yer aldığı konumların, İstanbul’un değişik ekonomik ve jeopolitik coğrafyaların kavşak noktası olarak üstlendiği stratejik rolden kaynaklandığını düşünüyorum. Her geçen gün birbirine daha çok bağlanan bir dünyada, bu rol ve buna bağlı yetenekler giderek büyüyen bir önem kazanmakta.”

• Joan Clos, İspanya Büyükelçisi ve Barselona Belediye eski Başkanı, 1997 – 2006

Türkiye’nin Değişen Kentsel Bağlamı

UA-7“Öncelikle LSE ile Urban Age’in bu girişimi, dünyadaki klasik ve neo-klasik modellerin, insanı içine almayan yetersiz yaklaşımlarına karşı fonksiyonel bir ekonomik model yaratmak bağlamında önemli bir girişimdir. Ayrıca kuramsal gelişime de katkıda bulunmaktadır. O nedenle buraya katıldığım için çok memnunum.

Ben İspanya Büyükelçisi olarak 1 yıl 2 aydır burada bulunuyorum ancak daha önce Barselona Belediye Başkanlığı yaptığım dönemden de biliyorum. Bence sadece İstanbul değil, tüm Türkiye kentleri büyüme ve gelişimi tanımlayabilir. Ve burada sadece politik çerçeveden bahsetmiyorum.

Bugün belediyeye ya da herhangi bir devlet dairesine gittiğinizde, “neyi yapamadıklarını” sorarsanız size en fazla şu cevabı veriyorlar: bu kadar büyük bir nüfusa yetemiyoruz, ihtiyaçlarını karşılayamıyoruz.

Bundan 14 yıl önce, şu anki Başbakan Recep Tayip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken bir toplantıda İstanbul’un 8 milyonluk bir nüfusa sahip olduğunu söylemişti. Bugün nüfusunun 12 ila 15 milyon arasında olduğu söyleniyor ki bu da 1995 yılından günümüze kadar neredeyse nüfusun 2 katına çıktığını gösteriyor. Demek ki burada büyük bir büyüme sorunu bulunmakta.

Belediyenin ulaşım, mobilite, erişim gibi sorunların yanında afetten korunmaya yönelik çalışmalar da yapması gerekiyor. İstanbul’un afetlere bu kadar açık olmasında elbette illegal yapılaşmadan da kaynaklanıyor. Bu kapsamda plancılar ve mühendislere büyük görevler düşüyor.

Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık 74 milyon olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda kırdan kente göçün de hızla sürdüğü, üstelik sadece İstanbul değil bütün büyük kentlere göçün sürdüğü de gözlemlenebilir. Ancak bundaki en büyük etken kenti ile kırsal kesimde yaşayanlar arasındaki gelir dağılımındaki dengesizliklerdir. İstatistiklere bakarsanız kırsal alanda yaşayanların yıllık gelirinin ortalama 16-18 bin $, kentte yaşayanların ise ortalama 40 bin $ olduğunu görürsünüz. Bu dengesizliği ortadan kaldırmadan göçü engelleyemezsiniz.

Türkiye’nin çevre ülkelerine bakarsanız pek sanayi odaklı olmadıklarını fark edeceksiniz. Doğuda Suriye, İran, Ermenistan, Lübnan… Hiçbiri Türkiye kadar sanayileşmiş değildir. O nedenle Türkiye’de neler olup bittiğini anlayabilmek için öncelikle sanayiyi aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

İstanbul’a geri dönersek, Recep Tayip Erdoğan’ın daha önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olması, yerel yönetim üzerinde AKP’nin güçlü bir otorite sahibi olmasını sağlıyor. AKP bugün sadece İslami niteliğe sahip bir parti değil, karmaşık yapısı bir bakıma Anadolu yarımadasındaki kentleri temsil ettiğinin de göstergesi. İstanbul’un süreçlerine bakarsak 1. hatta tarihi dokuyu, 2. hatta 60’ların gecekonduları ile gecekondu sonrası yapılaşmasını, 3. hatta ise günümüz modern yapılarını görürüz. Aslında bu üç katman bir arada, depreme dayanıklı olmayan, biçimsel kentleşme sorununun nasıl yasallaştığını da gösteriyor. Bundan sonra ise kentin daha çok çevresine yayılmış büyük toplu konut yatırımları göze çarpıyor. Hepsine tepeden bakınca kentin konut yapımında üzerinde uzlaşılmış bir formatının olmadığını ve alt-üst yapının da bundan zarar gördüğünü söyleyebiliriz.”

• Çağlar Keyder, Profesör, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul

İstanbul: Yerel ve Küresel Arasında

UA-8“İstanbul’da en büyük değişim, 2000-2002 krizinden sonra ortaya çıktı. Bu değişim, kenti hızla metropolitenleştiren girişimlere zemin hazırladı. Hükümet’in İstanbul’u finans merkezi yapma konusunda kararlılığı da bu noktada ortaya çıktı. Kent esasında Londra’nın batı için oynadığı role yakın bir rolü oynayabilir. Bu rolü, son dönemdeki toparlanma ve canlanma sinyallerinin yanı sıra, kentin coğrafi konumu, canlı hinterlandı, Avrupa’daki Türk nüfusunun fazlalığı da destekler konumda.

Bundan 10 yıl önce bu konular konuşulurken herşey çok yeniydi ve hiçbir somut sonuç yoktu, yapılan her girişim geçici idi. Bunun yanında küreselleşme karşıtlığı da oldukça sertti. 2001 krizinde çok geniş tartışmalar yaşandı. Eski ile yaşama konusunda değişiklikler yaşandı. Eskinin İstanbul-Ankara arasındaki gerilimi de bir sonuca ulaştı. Bunda Sayın Clos’un da dediği gibi Başbakan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı olmasının büyük payı var, Ankara ile İstanbul arasındaki mesafeler azaldı. Başbakan olarak ilk önce İstanbul’un sorunlarına el attı, İstanbul’u bir “orta direk kenti” yapma girişimlerinde bulundu.

Neo-liberal politikalarla İstanbul burjuvasına yeni fırsatlar doğdu, kentsel büyüme koalisyonu kuruldu, başbakan kentsel dönüşüm projelerinin arkasında durdu, Ankara ile müzakere etti, bu dönemde çok sayıda da müze ortaya çıktı.

Lüks oteller ve iddialı restoranlar turist gelişleri ve uluslararası toplantılar gittikçe çoğaldığından otellerdeki doluluk oranı içinde olduğumuz krizde dahi çok yüksek, gece hayatı ve yeme-içme kültürü ise artık bütün dünya basınında yazılıyor. Ancak kriz emlak piyasalarında yaşanan ve küresel finans balonuyla beslenen mekansal yayılımın riskli boyutunu gözler önüne seriyor. Son on beş yıl içinde, kentteki planlama ve yatırım kararlarını alan ittifaklar şehrin etrafındaki araziyi inşaata açmaya ve geliştirmeye hem çanak tuttular, hem de bundan büyük kazanç elde ettiler. Ekonomik büyümeye eşlik eden finansal patlama da bu sürece katkıda bulundu. Sonuç olarak İstanbul, 1997 senesindeki finans krizinden önce Doğu Asya kentlerinde olduğu gibi ya da 2008 yılında küresel iktisadi çöküşe giden yolda Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşandığı gibi, aşırı bir (bitmiş veya tamamlanmak üzere) emlak stokuyla – iş ve alışveriş merkezleri, orta gelirli nüfusa yönelik yüksek apartman binaları – baş başa kaldı. Kredi piyasalarındaki balonun patlaması ise bu yatırımların kazanca dönüşme hayalini suya düşürdü. Nüfus artışının da yavaşladığı göz önüne alındığında bu emlak stoku kiralanıp satılabilene dek uzun bir süre geçmesi gerekecek. Yatırım ve istihdamın başlıca ivmesinin duraklaması şehrin büyümesini sağlayan çarkın yavaşlayıp kaçınılmaz bir durgunluk dönemine girişimize işaret ediyor olabilir.”

ŞEHİRLER VE KÜLTÜRLER

Kentsel Deneyim Anlatıları

UA-9

• Richard Sennett, Sosyoloji Profesörü, London School of Economics and Political Science ve Massachusetts Institute of Technologyİstanbul: Küresel Eklem Kent

UA-10“Urban Age Projesi 9 yılda bayağı gelişti. İlk başladığımızda sadece veri toplamak değil, topladığımız verileri değerlendirmek de gerektiğine karar vermiştik. Ve bunu profesörlerin, kent bilimcilerin, kentlilerin yanıtlarıyla birlikte yapmaya çalışıyoruz.

Dünya katlamalı, patlamalı bir nicel büyüme yaşıyor. Peki bu büyüme yaşam standartlarının “niteliğine” yansıyor mu? Benim bugün asıl konum yaşam kalitesi ve toplumsal yaşam.

Bir kenti geliştiren dinamikler, kent halkının nitelikleriyle yakından ilişkilidir. Bu açıdan, “kent toplumu” oluşturarak, kentin gelişimine karşı bu öğeyi kullanmak istiyoruz.

Öncelikle kapitalizm mağdurlarını korumak zorundayız. Toplumun anlamını, kalitesini yediden tanımlamamız gerekiyor ve biz toplumun zenginliklerini biçimsel, kimliksel ve ailevi deneyim olarak görmek istiyoruz. İnsanların samimi olduğu bir ortam düşlüyoruz.

Bugün modern yaşamda kimlik ve aile odaklı toplum tanımı yok oluyor. Toplumdaki aile yapısı daha parçalı bir hale dönüşüyor. Yaşam süresinin artmasıyla birlikte yaşamdan beklentiler de artıyor, toplumların büyük bölümü yaşlı ve yalnız. Gençler çağdaş ilişki biçimleriyle 20’li yaşlarını geçirerek daha genç yaşlarda evleniyorlar. Bu da eski geleneksel aile modelini bozuyor.

Yapılan araştırmalara göre Paris nüfusunun %39’u yalnız yaşayanlardan oluşuyor, %25’i ise 65 yaşın üzerinde, yalnız yaşayanlar. Ve bu insan hayatının en önemli dönemlerine karşılık geliyor.

İnsanlar büyük kentlerde yaşamaya devam ettikçe çekirdek aile yapısı daha da parçalanacak. Avrupa’da, özellikle Polonyalı-Çek işçiler, ailelerine para yollayarak bu durumun yarattığı sıkıntıyı azaltıyorlar. Ve bu küresel çalışma koşulları kentlerde toplumsal bir değişime karşılık geliyor. İnsanlar birbirlerine daha az bağımlılar, burada yeni bir toplum mühendisliğinin devreye girmesi gerekiyor.

Bu yeni yaşam modelinde aslında sokak mobilyaları birdenbire çok daha büyük bir öneme sahip oluyor. Çünkü 75 yaşında biri için sokak mobilyaları dekor değildir; bir bank, eve dönüş yolunda ücretsiz bir dinlenme noktasıdır. Duraklar yağmurdan korunacak alanlardır. Yalnız ve parasız bir göçmen işçi için bir internet kafe sıcak ve ucuz bir ortamdır. Bu koşullar altında yeni bir toplumsal yaşam yaratmak zorunlu hale geliyor.

Aslına bakılırsa, tüm dünyada dalga dalga yayılan kapalı alanlarda sigara içme yasağı, sosyal ortamı bir bakıma kopardı; sağlık nedenleri sosyalleşme imkanlarını yok etti. Toplum hayatındaki bu dönüşümü dikkate almak gerekiyor. Çünkü insanlar artık kent içinde toplumdan ayrı bir yapı içinde yaşıyorlar.

“Hinge City” yani “Bağlı Kentler” kavramı aslında yeni değil. Orta çağda da ticaret yoluyla birbirine bağlı kentler bulunuyordu. İnsanlar diğer kentlerle ticaret yapar ama kendi evlerinde yaşarlardı. Sadece Akdeniz gibi deniz yollarında gemicilik yapanlar evlerinden ayrı yaşarlardı.

BM’nin Akdeniz’in güney kıyılarındaki kentler üzerinde yaptığı araştırmada, 20’li yaşlardaki insanların yeni yaşam kurmak amacıyla evlerini terk ederek göç ettikleri ortaya çıkmıştır. Bu da aslında biyolojik kentsel deneyimin merkezini “bağlı kentlerin” oluşturduğunu gösteriyor. Bu kentler, iş amacıyla yerleşilen, farklı bir yaşam alanı, ihtiyaçlara ve beklentilere cevap veren yerler olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi bu noktada plancıların hep savunduğu konut planlama sistemini bir kenara bırakalım, demiyorum. Tabi ki kentlerde evlenip çocuk yapmak isteyenler için de evler yapmak lazım. Ama ne kadar büyük evler yaparsanız yeni kentlilerin bu evleri satın almaları ya da kiralarını ödemeleri kent içinde o kadar zor olacaktır. Plancıların buna göre, modern yaşama katkı sağlamaları gerekmektedir.

Bu insanlar artık evde çok fazla vakit geçirmiyorlar, o nedenle ev dışına odaklanmak ve o kentte topluma ait olmayı hissedecek bağlar kurmak lazım.

Toplum planlamasında geçici deneyimlerin anlamlı olduğunu kabul etmemiz ve artık daha az formel, daha az keskin hatları olan kentler tasarlamamız gerekiyor.

İstanbul’da olmak ve bu toplantıya katılmak da aslında bağlı bir kentte olmak gibi. Ve İstanbul, hem geçmişin hem de geleceğin bir arada incelenebileceği bir laboratuar gibi.”

• Suketu Mehta, Yazar, Maximum City ve Öğretim Üyesi, Gazetecilik Departmanı, New York Üniversitesi, New York

Küresel Kentlerde Toplumsal Anlatıları

UA-11“Her kentin bir resmi, bir de gayrı resmi anlatısı vardır. Resmi anlatısı ışıltılı, göz kamaştırıcıdır. Buna karşılık gayrı resmi anlatı sessiz ama kalıcıdır. Ağızdan ağza söylenir, popüler halk türkü ve filmlerine konu olur. Kent dışındakiler için bu gayrı resmi anlatı neredeyse imkansızdır.

Örneğin Bombay’da postanelerin yanında oturup, okuma yazma bilmeyenlerin evlerine kartpostal ve mektuplar yazmasına yardımcı olanlar vardır. Bu aslında bir kentin anlatısı için çok büyük değer taşır. Ama hiçbir resmi tarihe girmemiştir.

Gayrı resmi anlatı, kentin hareketini ortaya koyar. Dünyada 175 milyon kişi doğduğu yerin dışında yaşıyor. Ve bu kişiler, amansız hareketlilik içinde öykülerini anlatarak taşınmaya karşı koyuyorlar.

Yine Bombay’ın bir suç öyküsü vardır. Kentte yaşayanlar suçla savaşacak politikaya oy verirlerdi ve bir zaman polise, yargılamaksızın suçluyu öldürme hakkı verilmişti.

Lizbon Avrupa’nın en güvenli sayılan kentlerinden biri. İstanbul’da özel güvenliğe milyar $’lar harcanıyor. Ama yine de kentliler “gecekondulardan gelen canavarlardan” korunmak için sitelere kapanıyor.

“Slum” denen kavram dünyada sizin gecekondularınızdan çok daha farklı, çok daha kötü koşulları olan yaşam alanlarıdır. Hindistan’da bunlara “Basti” denir ve insanlar buralarda su ve tuvalet ihtiyaçları için sıraya girerler. Yerlerdeki çukurlar her türlü ihtiyaca cevap verir. Aa diğer yandan da buralar çok renklidir. Her oda içinde yaşayanın ihtiyacına göre şekillenmiştir ve içerisi dışarısından da daha renklidir. Ancak hükümet bu Basti’leri yıktığına yerlerine gri renkli toplu konutlar yaptı, bu konutlar da ihtiyaçlara yeteri kadar cevap veremedi.

Bugün gençler atalarının yaşadığı yerlerde yaşamak istiyorlar. Gri renkli toplu konutlarda değil. O nedenle gecekonduları yıkmak yerine onları iyileştirmeyi deneyin, içinde yaşayanlara da çok küçük paralar karşılığında 99 yıl yaşama hakkı verin örneğin. Çünkü orada yaşayan insanlar kent plancılarına ihtiyaç duymadan kentlerini inşa ediyorlar, onlar için plancılar Tanrı ile insan arasındaki aracılardan başka bir şey değil.

Bu noktada ben gazetecilerin çok kilit bir noktada bulunduklarını düşünüyorum. Güçlü zenginlerin dilini yoksul kentlilere doğru şekilde aktarabilecek ve bu iki kesim arasındaki iletişimi sağlayacak kişiler onlar çünkü. Kentlerin gelişimine gazetecilerin katkı sağlamaları gerektiğine inanıyorum.”

• Gündüz Vassaf, Yazar ve Psikolog, İstanbul

İstanbul’un Sesi: Şehir Kime Aittir?

UA-12Gündüz Vassaf, İstanbul’a yazdığı, İstanbul’un ağzından anlatılan bir kent anlatısını okudu. Anlatının içinde yer alan bazı sözlere şöyle değinebiliriz:

“…Burada insanlarla Tanrılar bir arada yaşardı… Şimdi bir kimlik bunalımı yaşıyorum… Farklı tabakaların bir araya geldiği katmanlardan oluşurdum. Ama şimdi yağmalandım, ele geçirildim… Hakkımda çok şey yazıldı: yanmış küller üzerine ağlamayacağım… Ben vatanın kendisiyim, sahibi olmayan bir yuvayım… Zaman benden geçmedi, beni korudu… Benim siluetime Haliç’ten bakın ve beni koruyun…”

“ Kentlerdeki insanların kaçı turist, kaçı vergi ödemeyen, girişimci, öğrenci, kaçı futbol taraftarı, göçmen, yerli? Her birimiz belirli kentlere aidiz, o kentler de bize ait….

“Kim çingeneleri başka yerlere taşır ki? Kim tarihi alana müdahale eder? Kim su yatağına konut diker? Şirketler, kuruluşlar çok uluslu olabiliyorlarsa, bizler neden kentin paydaşları olamıyoruz? Şirkette hissesi olanlar o şirket için oy verebiliyorsa, biz neden bir kentte karar vermek için çok geç olmasını beklemeliyiz?…

“İstanbul’da Antik surlar restorasyon adı altında yok ediliyorsa, Londra’da gökyüzü yok oluyorsa, söyleyecek sözümüz olmamalı mı?…”

Tarih ve Kentsel Değişimle Yüzleşme

UA-13

• Hashim Sarkis, Peyzaj Mimarisi ve Kentleşme Ağa Han Profesörü, Tasarım Yüksekokulu, Harvard ÜniversitesiAkdeniz Şehirlerinde Kentsel Kültür

UA-14Öncelikle mimar ve plancıların “Akdeniz Kenti” derken ne ifade ettiklerini bilmek lazım. Bugün genel anlamda “Akdeniz Kenti” deyince akla deniz, güneş ve cinsellik gelmektedir ve bu da aslında örneğin Kemer Country gibi özel konut alanlarında yaratılan görüntüden çok farklı bir şey değil.

Akdenizlilik tanımı bugün farklı açılardan değerlendirilmektedir:

1- Zaman içinde birleştiren bir coğrafya
2- Birbirini tamamlayan mikro bölgeler kümesi
3- İki karşı kıyı arasında birbirine zıt ancak ilişki içindelik
4- Çevresi ekolojik olarak tehlike altında bir bölge

Öncelikle birleştiren bir coğrafya olarak Akdeniz kentlerine bakarsak, kıyıların hemen ardında yükselen dağlarıyla aslında İstanbul’un topografyasına da benzemektedir. Akdeniz kentleri de tıpkı İstanbul gibi eş zamanlı olarak farklılıkları barındırır. İstanbul’da Tarih komisyonu uzunca bir süre kentin yüzeyini korusa da, daha sonra Levent üzerinde İstanbul’un panoramasını değiştiren gökdelenler ortaya çıktı.

İkinci olarak Akdeniz kentlerinin oluşturduğu mikro bölgeler birbirini tamamlar. Tarihçiler ve sosyologlar Akdeniz kentini incelerken kültür ve tarımın etkisini mutlaka düşünmelidirler. Bu kentlerde enformel yaşam kentin nabzı gibidir, kent, şimdi artık kaybolan Pazar deneyiminde yaşar. Bu pazarlar günümüzde AVM’lere dönüştü ama kent içinde başka enformel yaşamlar gelişmeye devam ediyor.

Üçüncü olarak Akdeniz kentlerinde birbirine zıt nacak yinede etkileşim içinde bir yapı görürüz. Farklı yakalar sadece hinterlantla değil, ticaret ve diğer ilişkilerle de birbirlerine bağlıdırlar. Bu kentler anakaraya sırtlarını, karşı kıyıya yüzlerini dönmüşlerdir. İstanbul da boğazda aynı bu yapıyı göstermektedir. Diğer kentlerle ticaretini sürdürürken kentsel yapısını daha heterojen biçimde geliştirmektedir. Başka kentlerle ilişkisini ise yeni rant yapısının da etkisiyle, göçle oluşturmaktadır ve bu da yıkıcı bir etki göstermektedir.

Son olarak çevresi ekolojik olarak tehlike altında bir bölge olarak Akdeniz kentlerine bakarsak, bu kentlerin, dünyada çok hızlı gerçekleşmekte olan iklim değişikliğinden çok fazla etkilendiğini görürüz. Aynı zamanda bu bölgeleri yangın, deprem gibi afetler de büyük ölçüde etkilemiştir. Bu kentlerde ahşap ve taş yapılar bir arada bulunur. Bu kentler, yerel-bölgesel olarak değerlendirilemez, risklerin çoğuyla ulusal ölçekte mücadele edemez.

Tüm bu dört öğe üzerinden bakarsanız İstanbul da bir Akdeniz kenti özelliği taşıyor ve Marmara da İstanbul’un Akdeniz’i görevi görüyor. Kentin tüm zayıflıkları ve dayanıklılığı bu doğa ile ortaya çıkıyor.

Aslına bakarsanız bu özellikler Urban Age’in tüm kentlerinde görülüyor, belki de dünyada yeni bir Akdenizlilik tanımı ortaya çıkıyor.

• İhsan Bilgin, Direktör, Mimari Tasarım Programı ve Dekan, Fen – Edebiyat Fakültesi, Bilgi Üniversitesi, İstanbul
• Murat Güvenç, Şehir ve Bölge Planlama Profesörü, Mimari Tasarım Programı, Bilgi Üniversitesi, İstanbul

İstanbul’un Mekansal DNA’sı

İhsan Bilgin, İstanbul’un Fiziksel DNA’sı

UA-15Sadece İstanbul’un değil tüm kentlerin anlaşılmasında toprak mülkiyeti çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu nedenle bu çalışmada biz yapılaşma patlamasının öncesi ve sonrasında mülkiyet deseninin nasıl evrildiğine bakıyoruz.

İstanbul’da 1930’a kadar modern kapitalist düzene uygun bir toprak mülkiyeti bulunmuyordu. Kentsel ve kırsal toprak üzerinde kullanım hakkı vardı ancak toprak alınıp satılabilen bir meta değildi ve miras olarak da bırakılamıyordu. Özel hukukun gelişmesiyle toprak metalaşabilir hale geldi ancak o dönemde çok fazla yeni yapıya ihtiyaç duyulmuyordu.

1950 sonrasında yeni bina ve yapılaşma ihtiyacı ile hızla yapılaşan bölgelerde şu durumlar ortaya çıkıyor:

1) Eğer alan yapılaşmışsa
1.a. Yapılaşmış alan da küçük parseller üzerine yapılmış küçük sıra evlerden oluşmuş ise, hızla yıkılıp, kimi zaman küçük parseller birleştirilerek yerlerine apartmanlar yapılmıştır.

  1.b. Yapılaşmış alan iri parsellerden, yani çoğunlukla köşklerin bulunduğu geniş alanlardan oluşuyorsa,
1.b.i. Avrupa yakasında köşkler yıkıldıktan sonra bu dev parseller bölünerek genellikle 7-9 metre cepheli, 6-8 katlı apartmanlar,
1.b.ii. Anadolu yakasında ise yine köşkler yıkıldıktan sonra parseller bölünmeyip iri kule apartmanlar yapılmıştır.

2) Eğer alan yapılaşmamışsa
2.a. Yapılaşmamış alan daha önceleri tarım amacıyla bazı aileler tarafından kullanılan büyük çiftlikler ise, bu çiftlikler o ailelerin özel mülkiyetine geçmiştir ve
2.a.i. Ya parsellenerek apartmanlaşmışlardır,
2.a.ii. Ya da büyük toplu konut girişimlerine sahne olmuşlardır.

  2.b. Yapılaşmamış alan daha önce kimse tarafından kullanılmamışsa, o zaman devlete kalmıştır ve büyük oranda enformel yapılaşmanın gerçekleştiği yerler haline gelmişlerdir. Bu durumda
2.b.i. Daha erken dönem gecekondularının, formu modern kentle en çok çelişen, derme çatma yapılarak ailenin genişlemesiyle eklenen yapılarla gelişen yapıların merkezi olmuştur. Buralarda siyasi yapı ile patronaj ilişkisi içerisinde bir yaşam söz konusudur, yıkılırlar ama ardından yine yapılırlar. Yasalarla desteklendikten sonra da apartmanlaşırlar. Buralarda apartmanlaşma biçimi hemen ayırt edilebilir, yol ve parsel düzeni yoktur.
2.b.ii. Ya da, hiç gecekondulaşma başlamadan belli patronaj araçları tarafından yapılaşmaya açılarak örtülü olarak satılmıştır.

Her durumda eninde sonunda apartmanlaşma yaşanmıştır ve cephesi, yolu, görünümü de sosyal statüye göre şekillenmiştir.

Murat Güvenç, İstanbul’un Uzamsal DNA’sı

UA-16Kentsel coğrafyanın kontrol mekanizmaları iki bölüme ayrılabilir: aşikar ve gizli mekanizmalar.

Planlama, inşaat modelleri, pazarlama, iletişim, satış küresel yani aşikar mekanizmalar arasında sayılabilir.

Bunun yanında gizli mekanizmaları ise, topolojik olarak kentin kumaşını, dokusunu, sosyal ve simgesel dokularını ve imgelerini içerir.

Kentin bu gizli ve aşikar mekanizmaları değişimi belirler. Analitik olarak bu uzamsal DNA’yı kentten çekip alacak teknolojiye sahip değiliz. Kentin kendi içindeki eş zamanlı varlığını ya da yok oluşunu sadece saha çalışmasıyla anlamak mümkün değildir.

Biz bunun için mahalle yapılarını inceldik. 1990 ve 2000 yılını karşılaştırdığımızda, 2000 yılında pek çok mahallenin emekten çıkıp beyaz yakalı mahallelere dönüştüğünü görüyoruz.

UA-2

UA-3

Sosyal kriterlere bakılarak hazırlanan haritalarda, 2000 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye alanının üç ayrı noktasında eğitimli, iyi maaş alan, görece orta yaş yoğunluklu, batı kentlerinde doğanların oluşturduğu mahallelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Diğer yerlerde ise daha güvenliksiz evlerde, eğitim seviyesi düşük, inşaat, imalat ve ulaşım sektörlerinde çalışan, daha genç ve doğu kentlerinde doğmuş, büyük evlerde yaşayan mahalleler ortaya çıkmıştır. Buralar genellikle sahille sınırlandırılmış ve diğer yerlerden kendilerini ayırmışlardır.

Bu sınırlı zamanda çok kısıtlı konuyu açıklığa kavuşturabiliyoruz ama mekanda öyle bir kod gizli ki, bunu deşifre etmek hepimizin görevidir diye düşünüyorum.

mimdap

2 Yorum
  1. kent üzerinde her açıdan zengin bir değerlendirme demeti. üstelik lonusunda uzman çok değerli bilim insanları tarafından. çok önemli bir fikir fırtınası yaşanmış. okuyunca ben faydalandım. teşekkürler.

    halide göçmen | 13 November 2009

  2. İstanbul açısından açılan bunca perspektifi izleyen, not defterine yazan ve buradan ortaya konulan değerlendirmeleri kentin meselelerinin çözümünde kullanan bir yerel yönetim, merkezi yönetim yetkilisi veya sivil toplum gönüllüleri varmıdır acaba?
    Keşke olabilse.

    duygu alataş | 16 November 2009


Yorum yazmak için


Türkiye çapında yüz bine yakın teknik elemanın katılımıyla gerçekleşen bu eylem, TMMOB’nin yasalarla çizilmek istenen meslek örgütü sınırlarını aşarak, ülkemizdeki emek mücadelesinin ayrılmaz parçası ve toplumsal muhalefetin temel dinamiklerinden birisi olduğunu apaçık ortaya sermiştir.           EMİN KORAMAZ – TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı     Ülkemizin toplumsal mücadeleler tarihinde yer edinmiş hareketler, [...]
ARŞİV
Subscribe