Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Bugünden Sonra Beyoğlu
Share 26 November 2007

Şimdi Tarlabaşı’na geri dönersek, biraz önce söylediklerimle ilgili birkaç sorun üzerinde duralım: Binalar yıkılmak üzere. Bir süre sonra zaten binalar çökmeye başlayacak bu bir sır değil. Fiziki yapı yenilenmezse o korumaya değer bulunan tarihi doku topyekun tarih olacak. Tescilli birçok yapı var alanda. Tescili bir kenara bırakın tarihi doku ayakta. Bunlar Tarlabaşı’nın içinde kaybolup gitmiş. Bugün siz, ben dışında Tarlabaşı’nın böyle bir zenginliği barındırdığını kim biliyor? İstanbullu gözünün önündekine duyarsızken, bir gettonun içine saklanmış kültürel ve mimari mirastan haberdar olabilir mi? Alanın çevre ile entegrasyonu kopmuş. Üstelik çok ciddi güvenlik sorunlarının yaşandığı ve bu sorunların yakın çevreye ihraç edildiği bir zon. Taksim’e, İstiklal Caddesi’ne iki adım mesafede. Buranın kamunun erişimine yeniden açılması lazım. Günün her saatinde güvenle gezilebilen yaya aksları-sokaklar, kamusal alanların ve kentlerin ana omurgasını oluşturur.


Tarlabaşı’na bir fırça dokunmuş olsa…

Bu noktada şu konuyu açmak isterim: kamu yararı öyle kişiden kişiye değişen bir konu değil. En başta bu sokaklara kentlinin girmesi, o havayı soluması sağlanıyorsa bu başlı başına kamu yararıdır. Bu çok önemli. Bağlamla uyumlu, öngörülen veya alanın kendisinin dayattığı işlevlere uygun, erişilebilir ve yaşayan alanların yaratılması, özellikle kent belleğinden silinmeye yüz tutmuş tarihi dokunun ortaya çıkarılması başlı başına KAMU YARARININ KENDİSİDİR.

Herkesin erişimine açık, tarihi dokunun ortaya çıktığı bir çevrenin nasıl yaratılacağı veya NASIL YENİDEN TESİS EDİLECEĞİ konusunda ise AMERİKA’YI YENİDEN KEŞFETMEYE gerek yok. YÖNTEMLER BELLİ. MÜDAHALE BELLİ ORANLARDA BELLİ ŞEKİLLERDE YAPILIYOR DÜNYANIN HER YERİNDE. Alternatifler arasından her alanın kendi özelliklerine uygun modeller geliştiriliyor. Bu sorunlarla boğuşurken tarihi korumanın yanında en temel parametre sürdürülebilir bir iyileşmenin sağlanması. Alanın yeniden kente entegrasyonu için yeni işlev ve aktörlerin alana sokulması, enjekte edilmesi bir zorunluluk. Bu kimilerinin iddia ettiği gibi “soylulaştırma” “seçkinleştirme” adına yapılan bir şey değil, kentsel canlandırma için olmazsa olmaz bir unsur. Seçkinci olmamak adına, kentin ortasında tarihi değerini de kendiyle birlikte içeri gömmüş bir zona, “ne kadar orjinal” mi dememiz lazım? Bir mimar ve korumacı olarak bunu söyleyemem. Bütün dünyanın sorun olarak teşhis ettiği durumları orjinalite olarak göremiyorum, kimse kusura bakmasın.


Tarlabaşı’na bir fırça dokunmuş olsa…

Sorunlar ve mevcut fiziki yapı sadece müdahale gerekli mi değil mi sorusunu cevaplamıyor. Ayrıca yapabileceklerinizin, yapmanız gerekenlerin çerçevesini çiziyor. Tarihi dokuya sahip alanlarda “kentsel dönüşüm” olmaz. Kentsel dönüşüm çok daha kapsamlı bir şey. Tescilli binaların yerlerini mi değiştireceğiz. Sokak örüntülerini bozup yeniden mi kuracağız. Kentsel ölçekte planlama mı yapacağız buralarda?

Buna karşın, yenilemenin değişim ve dönüşüme neden olduğu da bir gerçek. Zaten olumlu yönde bir değişim arzulanan bir sonuç.

Tabii işin ekonomik boyutu da sıkça tartışılıyor. Bu benim uzmanlık alanım değil ama düşünmeden edemiyorum. Her değer artışını spekülasyon olarak ele alma meselesi var. Eğer böyle yaparsak hiç bir yeri yenileyemeyiz, hatta hiç bir yere dokunamayız. Bakın AB’nin desteklediği ve çok sınırlı müdahalede bulunan Fener-Balat Rehabilitasyonu bile bölgedeki fiyatları nasıl artırdı. Yenileme alanlarında değer artışı kaçınılmaz. O zaman, olumsuz sonuçların ve yan etkilerin giderilmesine, azaltılmasına çalışmalıyız.

Birileri diyebilir ki yapıları aynen yenileyin, şu anda oturan kişilere iade edin. Amacımız sorun çözmek ise bunu yapamayız. Daha doğrusu sadece bunu yapamayız. Hem mal sahiplerine aynen iade edilecek, hem de yeni alanlar yaratılacak. Çok işlevlilik ve yeni sakinlerin alana girmesi neden gerekli? Bunu yapmazsanız Tarlabaşı’nı bugüne getiren süreç yeniden işlemeye başlayacak. Aynı döngü burada tekrar yaşanacak. Bağlamını oluşturmadan restore edip kendi kaderine terk etmek derken anlatmaya çalıştığım bu.

Neticede bu projeler hem yerel halk hem İstanbullular için yapılıyor. Çözülmek istenen sorunları yaşayanların başında, alandaki yerel halk geliyor. Burada menfaatlerin dengelenmesi esas olmalı. Ama bütün menfaatler dikkate alınmalı. Mülk sahibinin de, kiracının da kentlinin de. Ama şu konu önemli: sosyal dokuya sahip olmadığı özellikleri atfetmek yanlış bir tutum. Açıkça söylemem gerek. Burası Sulukule değil. Bakın Sulukule Projesi de tartışılabilir, yani kesinlikle projeyi kötülemek için söylemiyorum bunu. Mevcut sosyal doku bağlamında söylüyorum. Tabii her alanın özellikleri farklı. Zaman zaman Tarlabaşı Yenileme Projesi sanki bir etnik ya da dini azınlığa yönelikmiş gibi bir izlenim yaratılmaya çalışıldığını görüyorum. Burada bir mühendislik yapılmışsa eğer, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları yapmış onu.


Tepebaşı’ndan Beyoğlu’na bakış

Son dönem alınan göçler ve göçmenlerin kent yaşamına entegrasyonu ise zaten çağın meselesi. Geçmişteki hataların veya hala yaşanan sorunların faturasını Tarlabaşı gibi ÖZEL BİR MİMARİ DOKUYA VE STRATEJİK ÖNEME sahip bir alana kesmek ne kadar doğru? Bunu herkes düşünmeli. Sonuç olarak, Beyoğlu’nu bir bütün olarak ele almalıyız. Buradaki kültür ve sanat yaşamı çok önemli. Kentli her gün her saat Beyoğlu’na akmaya devam etmeli. Ama tabii bu akın bilinçli olmalı. Beyoğlu’nda ikamet edenler, ofisleri olanlar, çalışanlar olmalı. Çok işlevlilik dinamizmi koruyan bir özellik. Tarihi değer üzerinden kent bilincinin oluşturulması ve kent belleğinin yapı taşlarının korunması temel meselemiz. Tabii tarihi dokuya sahip alanları geleceğe taşıyabilmek için önce bu alanları sadece korumak değil yaşatmak da gerekli. Bu noktada mimari tasarımın bu zorlu alanlarda vereceği sınavlardan korkmamalıyız. Bu noktada şunu da söylemek isterim: Beyoğlu’nun yarınlarını İstanbul’un yarınlarından soyut düşünmek de mümkün değil. Kentin en büyük sorunu ise, bana sorarsanız göç ve nüfus artışı. Kente entegre olamamış kalabalıklara her geçen gün yenileri ekleniyor. Bu çok ağır bir yük. İkinci sorun ise sözde “kentlilerin” de işin içinde olduğu imar uygulamaları.

Bir yandan da kentte ve çevresinde inşaatlar tam gaz devam ediyor. Kime yapılıyor bu evler, bu sözde “yaşam merkezleri”? Kent merkezini hep birlikte terke mi hazırlanıyoruz bilemiyorum. Merkezin terk edilmesinin teşvik edilmesi kötü bir politikadır. Ama tabii bu da bilinçsizce yapılan bir şey, o nedenle, politika olarak tanımlamak doğru değil. Sonuçları düşünülmeyen uygulamalar memleketidir Türkiye. İnsanların Beyoğlu’nda bulunmaktan, yaşamaktan, çalışmaktan zevk alması, bunları yaptığı için kendini özel hissetmesi lazım. Çünkü Beyoğlu özel bir yer. İstanbul, her şeye rağmen, umarım Beyoğlu’nun fiziki çevresini, tarihi ve kültürüyle koruyacak, yaşatacak, geleceğe taşıyacak güce sahiptir. Ben buna inanmak istiyorum.

Tarlabaşı Yenilemesi’ni diğer projelerden ayırmaya yönelik olarak şunu da söylemeliyim: alandaki ortalama emsal artışı % 6-7 civarında. Bazı yapı adalarında azalma, bazılarında artış var. Bu genellikle yüklenici firmanın karı ile açıklanır. Ama aynı zamanda, yeni işlevlerin enjekte edildiği bir yenileme alanında kontrollü bir emsal artışı gerekli olabiliyor.

Mülkiyet ilişkileri bozulmuş. Malik ile mülkiyet konusu arasında ilişki kopmuş. Dolayısıyla yapılar kullanıcılarının merhametine terk edilmiş durumda. 3) Malikler hareket etmiyor üç nedenden ötürü: a) Zaten öyle bir durumdaki yapılar, ekonomik gücü el vermiyor b) Ekonomik gücü olsa bile, çevre şartları o kadar olumsuz ki bireysel olarak yapacağı iyileştirme beklenen sonuçları veremez c) İşgal edilen yapılarda ise maliklerin binanın önünden bile geçmesi mümkün mü bilemiyorum. Belediye’nin iki yıldır yerel halkla görüşmelerini sürdürdüğünü, geçiş süreci için destek programlarını hazırladığını ve bu iş için, daha önce de yenileme ve dönüşüm alanlarında halkla iletişimi sağlayan profesyonel bir ekibin görevlendirildiğini biliyorum. Bakın bunlar hep olumlu gelişmeler.

Her şeye karşı olmak amaçsa mimarlığı bırakalım başka bir faaliyete girişelim. Her şey birbirine karıştırılmış. Genel başlıklar oluşturulmuş. Kentsel dönüşüm adı verilmiş bir cadı kazanında herşey eritiliyor. Doğru yanlış birbirine karıştırılmış bir ortamda, özel bir alan için yapıcı bir tartışma yapılamıyor. İşgalcilerin menfaatlerini koruyan gecekonducu-mafyacı zihniyete teslimiyeti, ben kısaca lümpen muhalefet olarak nitelendiriyorum.


Tarlabaşı iç sokaklarından

Projeden önce İngiltere’deki yenileme ve dönüşüm süreçlerini inceledim. Belediye ve ilgili kurulların çizdiği çerçeve içinde proje ihale ediyor. İhaleyi alan firma alan için bir proje geliştiriyor. Proje geliştirirken tabii belediye ve koruma kurullarıyla birlikte çalışılıyor. Ama orada da özel inşaat firmaları, mimarlık ofisleri birlikte çalışıyor. Bu bağlamda işleyişte olağanüstü bir durum görmedim ben.

Kültürel Miras o tarihi dokuda yaşayanlara, sadece onlara mı ait? Gecekonducu zihniyet her yere egemen durumda zaten. Ama bu zihniyetin sistematik korumasına bugüne kadar geçilmemişti. Ben bu tavrı lümpen muhalefet olarak tanımlıyorum. Ne adına yapılıyor bu? Toplumsal menfaate karşı birey menfaatlerinin tercih edilmesidir bu. Kamu yararını, oradaki bir kişinin binasına karşı kaç ev alacağına indirgeyen bir zihniyetin kamu yararından haberi yoktur. Bu bire bir tartışılacak projenin teknik bir ayrıntısıdır. Biz bilimsel olarak meseleye bakmaya mecburuz burada.

Bütün kesimlerin erişimi esas olmalı. Üst gelir grupları da buna dahil. Böyle bir alanı sadece üst gelir grubuna tahsis edemeyeceğimiz gibi (villalara konaklara tahsis edemeyeceğimiz gibi ki istense de bu mümkün değil) sadece alt gelir grubuna da tahsis edemeyiz?

KATILIMCI SÜRECİN İŞLETİLEBİLMESİ İÇİN BİR PROJENİN ORTAYA KONMASI LAZIM. Yakında tüm süreci, sürecin aktörlerini ve çalışmaları anlatan kitapta da göreceksiniz. Sürecin işleyişinde bir mesele yok. Dışlama yok. Ama dışlama yok derken de korkuya ve yoksulluğa, kadere teslimiyet de yok. Bu anlayış, mimariyi ve şehir bölge planlama ilmini yok sayan bir anlayış olur. Uygulanmasını istemeyenler olabilir. Bu durum bölgenin sorunlarını yok saymamızı mı gerektirecek? Zaten bu karşı çıkışın temel nedeni ekonomik. İnsanlar diyor ki bizim de çoluğumuz çocuğumuz var biz de korkuyoruz. Daha ne kadar ertelenecek bu sorunlar, neyi bekleyeceğiz ben bilemiyorum.

YENİLEME VE KENTSEL DÖNÜŞÜM DOĞASI İTİBARIYLA TAM DEMOKRATİK BİR SÜREÇ DEĞİL. AMA GEREKLİ VE PROFESYONEL GİRDİ GEREKTİREN BİR SÜREÇ.

Belediye ve yerel halk 2 yıldır görüşmeler yapıyor. İnsanlarin endişesi olmaması mümkün değil. İlk planda 278 yapı söz konusu.

Burayı GAP İnşaat değil belediye yapıyor olsaydı da yeni işlevlerin enjeksiyonu yeni konutlar eklenecekti. Bu kar etmek için yapılmıyor. Bu, kentsel yaşamı yeniden canlandırıp çevreyle entegrasyonu sağlamak için bu olmazsa olmaz bir şart. Neden şart?

Bir de şu var: sorunlar yeni çıkmadı, güvenlik sorunu yıllardır var. Eee ne yapalım? Sorun bugün var mı yok mu? Üzümü yemek değil bağcıyı dövmekse mesele Atatürk Dönemi sonrası kentlerde ve sosyal yapılara karşı işlenen suçların vebalini Tarlabaşı Yenileme Projesi’ne yükleyelim. Beyoğlu bir çevre, bir gelenek, bir kültür işidir. Kentin tarihsel merkezinin yaşaması, burada bir yer edinmek yanlızca “entellektüel” bir arzu değildir. Kültürel çeşitliliğin korunması bölgenin kimliğinin korunması için hayati öneme sahiptir. Kültürel boyutun ön plana çıkarılması, yapılı çevrede bir proje gerçekleştirilirken bilgi sistemlerinin kurulması, seffaflık ve paylaşımcılık avrupa mimarlık konseyinin üzerinde durduğu önemli konuların başında gelmektedir.

Mimarların ki bunlar türkiye’nin sayılı mimarları alanın ve insanların ihtiyaçlarını dikkate almadıklarını nereden biliyorsunuz.

Tarihe dokuya sahip, ciddi güvenlik sorunları yaşanan bir bölge, üstelik Beyoğlu’nu ve kent yaşamını tehdit eder durumda, bir zon. Kent belleğinde Tarlabaşı artık suç ile özdeşleşmiş durumda. topluluk, coğrafi olarak düzenlenmiş, yaşadığı topraklara kök salmış, karşılıklı bağlılık ilişkisiyle yaşayan bireysel birimlere sahip çıkan bir nüfus kastedilmektedir

Tekrar koruma anlayışına dönelim. Örneğin sokak örüntüleri. Tarihi dokuya sahip alanlarda, korunması gereken değerlerin başında sokak örüntüsü gelmektedir. Bu örüntüyü bozan (tabii tarihsel bir örüntüden bahsedebildiğimiz alanlar için konuşuyorum ki Beyoğlu buna dahildir) müdahaleler kente çok zarar vermiştir ve verecektir. Mekânsal süreklilikler bu tarz müdahaleler ile kopmuştur. Tarlabaşı’nda kesinlikle böyle bir müdahale söz konusu değil.

<– önceki sayfa

Hazırlayan – Sunan: Prof. Dr. Sercan Özgencil Yıldırım

7 Yorum
  1. Sayın hocam, siz yazınızda “Ben TARİHİ DOKUYA, KÜLTÜREL VARLIKLARA SAHİP ALANLARDA KENDİ KADERİNE TERKİN, BİR ALTERNATİF OLABİLECEĞİNE İNANMIYORUM. Birileri bazı alanlar için diyebilir ki buraya dokunmayalım. Bunu fiziki yapı çökmekte olsa bile söyleyebilir.” demişsiniz. Bir şaka gibi belki ama gerçekten böyle diyenler var. Hiç birşey yapılmasın, öylece kalsın, yavaş yavaş yok olsun, ama bizim korumacı aklımız hep üstün olsun. Ben bu krul işlerini falan bilmem, oradaki yetkililer ne türlü bir eğilimdedirler bundan anlamam. Fakat yaşadığım şehirde, bu ülkede Prag gibi, Viyana gibi, Brüksel gibi, Roma gibi niye bir tarihi kent korumacılığı gerçekleştirilememiştir, bunu merak ederim. Sonra o merkezlerde yeni ypının da nasıl özenli, nasıl cesaretle çağının özelliklerini temsil ettiğini bilirim. Bir gariplik var bu işte.

    Zafer Güngör | 26 November 2007

  2. Koruma fikrinin doğru, ülkemizdeki gündeme getirilişinin çoğu zaman yanlış olduğunu düşünüyorum. Kurullar biçim empoze eden, şöyle şöyle çiz diyen bir kurum herhalde olmamalıdır. Ama o iş yoğunluklarında ve bürokratik git geller arasında bitmeyen süreçlerin sonlanması için herkesin herşeye razı olduğu manasız bir sonuca malsef çoğu zaman varılıyor. Burada diğer önemli mesele hocamızın vurgu yaptığı husustur: Mimar sorumludur ve tasarımını geliştirir. Yenilikçiliğe sürekli çelme takılan, “eskiye benzeme” dışındaki yolların ayıplandığı söylemlerin korumayı geriye götürdüğünü düşünmekteyim. Şimdiye kadar kafa olarak bu ikilemi aşamamış olan koruma taraftarları, genellikle atalet içinden çıkamayıp, tarihi bölgelerdeki “otopark” alanlarının oluşmasına dolaylı olarak neden olmuşlardır. Tarihi çevrenin yaşatılması ve bu yolla korunması fikrini doğru buluyorum.

    Cem Ersevil | 27 November 2007

  3. Beyoğlu İstanbul’un tarihi semtlerinden en önemlileri. Fakat İstiklal Caddesi tarfından ziyade Dalan yolu diyebileceğimiz Tarlabaşı Bulvarı hattı gerçekten iki tane Beyoğlu yarattı. Zaten Beyoğlu sırtına göre daha alt kademede yapılardan oluşmuş bu bölge yirmi otuz yıldır tam bir çöküntü alanı haline gelmiş durumda. Fiziki çevre için yapılabilecek tanım gerçekte bu. PLancı-mimar-korumacı yaklaşımı buranın yaşama döndürülmesi, hem tarihi özelliğinin devam ettirilmesi için düşünür.

    Şu anda orada yaşayanlar ne olacak? sorusu sadece tasarımcıların sorunu değildir şüphesiz. Kurul da bu işin hakemi olamaz. Bu sosyal bir meseledir ve orada yaşayanlara da yeni imkanlar sunmak devletin çeşitli kurumlarının görevidir. Yoksulluk meselesi Türkiye’nin meselesidir ayrıca.

    Ancak Beyoğlu ya da Tarlabaş’ndaşu anda yaşayanlar tarihsel sürekliliğin sadece bir evresidir. Orada zaten geçmişten beri yaşayanların orayı sahiplenmelerinde sorun yok ve zaten yenilemeden onlar yeterince faydalanacaklar yasaya göre. Kiracılar ve diğer kullanıcılar için ise sosyal iyileştirilmeler uygulanmalı ve sorun çözülmeli. Ama bu sorunu bahane ederek yenileme projesinin önü tıkanmamalı.

    Müjdat Arlı | 27 November 2007

  4. Çok iyi bir toparlama ve yeni düşünceleri içeren bilinç tazelemesi olmuş, hocamızın ellerine sağlık. Koruma ve yenileme kardeş kavramlar. Bunun sadece bir tarafını düşünenler (ya biblo gibi koruyup kullanmayanlarla ya da yıkıp yok sayanlar) bugüne kadar bizi buraya taşıdılar. Bundan sonra umarım sizin düşüncelerinize yaklaşılır.
    Saygılarımla

    Canan Kısa | 29 November 2007

  5. Sayın Yıldırım’ın bu tarihi bölgelerde yapılacak proje ve uygulamalara mimarların ağırlığını koyması gerektiği vurgusuna katılıyorum. Bu iş “önce falan koruma planını yapalım, üst ölçekli falan planla uyumlu hale getirelim…” gibi plancı sözeline yayılırsa gerçekliğin kendisi üzerinde değil de yaratılan “temsil fenomenler” üzerine kavram tarışması yıllarca sürer. O planlar ilgili kurumlar tarafından bir türlü yapılamaz ve sonunda korunması gereken tarihi miras “yerinde yok olur”. Şimdi bu bildiğimiz ülke gerçeğini atlamayalım en azından derim. Burada ikinci etap olarak fakat, topluca yapılacak Tarlabaşı gibi projelerin örnek olmaları yüzünden çok özenli ve çok araştırmalara dayalı olması gerektiğini vurguluyorum.

    Semih Düzkan | 30 November 2007

  6. Bugünden sonra Beyoğlu’nu bir Avrupa şehri gibi görmek istiyorum. Korunacak tarihi eserleri tertemiz korumak, anıtsal değeri olanları iyice ortaya çıkarmak, aradaki problemli olan bizim betonarme ve şekilsiz olanşların tümüyle yıkılıp kaliteli bir mimari uğraşla bağlam oluşturarak çevrenin tümüyle toparlanmasını istiyorum.

    Klasik korumacı söylemin tek tek yapı üzerine kaygı belirtmekten daha fazla bir işlevi şimdiye kadar görülmedi. Bu silüetin gerçekten şehre kazandırılması ve yaşatılması fikiri en mühim noktadır. Saygılarımla.

    Muhittin Okur | 3 December 2007

  7. Beyoğlu için ve burada şimdilerde konuşulan Tarlabaşı projesi için hocamızın anlattığı özen gösterilmişse, bu açılmla ele yapılıyorsa gerçekten hiç bir sözüm yok. Diğer türlü bir çeşit popülist söylem tarafından herşeyin kar elde etmek için yapıldığı varsayımı artık şizofrenik bir hale dönüştü. Yaşatarak korumaya karşı çıkanlar, bunları kıstlı açılımlı çevrelerinde söyleyenlere benim bir sorum var: Naıl korunmalı öyleyse? Yaşatarak koruma ve yenilemeye karşıysanız nasıl kentsel koruma yapılabilir, hiç biliyor musunuz?

    cevriye özden | 12 December 2007


Yorum yazmak için


İzmir Büyükşehir Belediyesi, özelleştirilmek istenen Alsancak’taki Tarihi Elektrik Fabrikası’nı, 35 milyon TL bedel karşılığı ihale usulüyle satın almıştı. Ancak Tarihi Elektrik Fabrikası’nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne verilmesi için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan beklenen onay gelmedi. CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan, konuyu TBMM gündemine taşıyarak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından yanıtlanması istemiyle yazılı soru önergesi verdi. Bakan, [...]
ARŞİV
Subscribe