Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Bugünden Sonra Beyoğlu
Share 26 November 2007

“Beyoğlu’nun Dünü Bugünü Yarını” sempozyumunun ikinci gününde en ilgi çeken sunumlarından bir tanesi, Prof. Dr. Sercan Özgencil Yıldırım tarafından yapıldı. Yıldırım’ın, İstanbul’un tarihî kimliğini oluşturan başlıca bölgelerden Beyoğlu üzerine yaptığı sunumu aktarıyoruz.

İstanbul kimliğini oluşturan, İstanbul denince akla gelen ve kendi içinde mekânsal bir bütünlük gösteren üç yerden bahsedilebilir: Tarihi Yarımada, Boğaziçi ve Beyoğlu. Kendi içinde üç farklı kimlik, üç farklı gelişim var gibi görünse de, hepsinde tarihsel bir bağlam var. Belirleyici olan da tarihsel bağlam.


Taksim Meydanı; Beyoğlu denince akla ilk gelen yer

Dolayısıyla bugünden sonrasına bakarken geçmişin yol göstermesi, ışık tutması kaçınılmaz. Geçmişin geleceğe ışık tutabilmesi için en önemli şart ise, tarihsel olanın şimdiki zamanda değer oluşturabilmesi. Bizler için tarih bir değer oluşturamıyorsa, bir bağlam sunamıyorsa, geçmişle bağların kopması kaçınılmaz. Bunun en vahim sonucu ise geleceği öngörememek oluyor, yarınlar referansız kalıyor. Geçmişi geleceğe taşımak klişe bir sözdür belki. Zaten asıl mesele bunun nasıl yapılacağıdır. Bugün, tarihsel olanı hem gündelik hayatın içine alabilirsek hem de belleklerimize kaydedebilirsek geçmişi geleceğe taşımak mümkün olabilir.Özellikle Beyoğlu, yarınlarının tasarlanması, yeniden inşa edilmesi gereken bir nokta değil. Beyoğlu geçmişinden farklı, yeni bir vizyon geliştirilecek bir yer değil. Zaten Beyoğlu gibi tarihi değere sahip bir alanda geçmiş bağlamı belirlemekte. Ama ne var? Beyoğlu’nda ve çevresinde, geçmişte ya da bugün karşılaşılan sorunlar var. Geleceğe bakarken, geçmişte alanın yaşadığı döngülerin dikkate alınması ve bunların nedenlerinin sorgulanması gerekiyor. Sorunlar tespit edilecek ve yaşanan olumsuzlukların tekrarlanması engellenecek. Beyoğlu’nun yarınına bakarken çıkış noktamız bu olmalı. Basite indirgersek, yarına bakarken yapılması gereken, geçmişten ders almaktır. Beyoğlu’nun ana caddesi Taksim-Tünel hattı, 7 gün 24 saat yaşayan bir kentsel mekân.


Beyoğlu’nun simge yapılarından Pera Palas

Bu ana aksın canlılığını sağlayan her kesimden, her yaştan kentlinin buraya gelmesi. Bu anlamda özel mekânlardan birisi Beyoğlu. Bu unsur gelecekte de korunması gerekli bir özellik. Ana aks üzerinde alt, orta, üst gelir grubuna ve farklı yaş kesimlerine hitap eden mekânların olması, alanın kozmopolit yapısının muhafazası, gece 12.00’de 01’de bayanların rahatlıkla yürüyebildiği bir yer olmaya devam edebilmesi için gerekli. Mekânların hitap ettiği kitlelerdeki ufak bir dengesizlik, ortamın havasını değiştirmeye yeterli olabilir.

Tabii Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan en önemli özellik kültür ve sanat ortamı olarak karşımıza çıkıyor. Sanat galerileri, sinemalar, kitapçılar, müzik aletleri satan dükkânlar, bunların yanı sıra dernek ve vakıf merkezleri, eğitim kurumları, yabancı kültür merkezleri, siyasi parti merkezleri, konsolosluklar ve dinsel merkezler Beyoğlu’nun vazgeçilmezleri.


Beyoğlu’nun Tepebaşı bölgesindeki yapılarından

İstanbul gibi bir kentte, kent belleğinin taşıyıcıları sadece anıt eserler değil. Tarihe tanık olmuş mekânlar, isimler ki bizde sık sık değiştirilen bir şeydir isimler, bazen bir meyhane ya da pastane, bazen bir pasaj girişinin mekânsal özelliği, bazen bir cafede otururken gördüğünüz kesit. Ne yazık ki bunları tescilleyerek koruyamıyoruz. Hoş biz tescilli yapıları da koruyup yaşatamıyoruz ama neyse. Oysa kentsel belleğin, kimliğin taşıyıcı bloğu, bir bina, bir ağaç, bir sokak olabilir. Bu nedenle Beyoğlu gibi bir yerde çok dikkatli olmak gerekiyor. Örneğin ticari olumsuzluklara karşı sürekliliğin desteklenmesi zaman zaman gerekebilir. Ufak önemsiz gibi görünen değişiklikler, örneğin bir dükkânın kapanarak yerine yeni bir tanesinin açılması, uzun vadede alanın çehresini değiştirmede etkili olabilir.


Günün her saatinde yoğun İstiklal Caddesi

Burada işin biraz teorisine girmekte sakınca görmüyorum. Kent yanlızca fiziksel değil aynı zamanda kavramsal bir olgu. Kentlinin, toplulukların mekânla ilişkisinde, kamusal bellek, tarihsel bilinç, aidiyet duygusu gibi kavramlar önem taşır. Aslında insanın yaşadığı mekân ve çevreyle ilişkisine dair bu kavramlar doğrultusunda mekânlar, mimari kimlik bulur.


Tarihî Çiçek Pasajı

Kent bağlamında, tarih ve kültür ile ilişkinin kopması, birlik duygusunun, aidiyet duygusunun zedelenmesi hatta yok olması ile sonuçlanabilir. Aslında İstanbul’un en büyük sorunlarından biri olan göçün yaptığı en büyük tahribat da budur: kentte, tarih ve kültür ile ilişkinin kopması.


Nevizade girişi

Kent kültürünün yaşaması; insanların birbirleriyle, kentleriyle, tarihleriyle ilişki kurabilecekleri, bağlanabilecekleri, kişisel veya toplumsal olaylarla özdeşleştirebilecekleri, özleyecekleri yerlerin ve mekânların korunması ile mümkün. Aslında “yaşam kalitesi” ile kastedilen de budur. Mekânların “kalitesi”, yaşanmışlığı hatırlamaya değer kılar. Nedense kalite bizde hep sosyo-ekonomik bir kavram olarak kullanılmakta. Beyoğlu’nun, bütün İstanbul için canlılığını her zaman korumasında, kentlinin, kalabalıkların işte bu saydığım ilişkileri buradaki mekânlarla kurması ve bu ilişkiyi sürdürmesi hayati önem taşımakta. Karşı karşıya olduğumuz sorunların başında, yeni yapılan bir araştırmaya göre % 63’ü hiç bir kültürel faaliyete katılmayan bir kentli profili ile karşı karşıya olmamız. Bununla beraber, tüketim toplumunun en sıradan davranış biçimi olan her daim yeninin peşinde koşan bir gürüh da söz konusu ki o da ayrı mesele.

İstiklal caddesinde yürüyen kalabalıkların, buranın özel atmosferi ve mekânları ile ilişkilerinin sağlamlaştırılması, daha bilinçli hale getirilmesi amaçlanmalı. Mimari değerlere ve tarihe yönelik FARKINDALIĞIN yaratılması da bunun önemli bir parçası.

Taksim-Pera gibi, önemli sosyal ve tarihsel olaylara sahne olmuş yerlerde bu olayları hatırlayamıyor olmamız tabii Türkiye’ye özel bir durum. Biz genelde kötü şeyleri anmak istemeyiz. İstesek de izin verilmez zaten. Oysa hatırlamak, mekânsal sürekliliklerin sağlanmasında hayati bir öneme sahip. Tarihsel topoğrafyasına baktığımız zaman, alanın, özellikle son 60 yılda kaybolan bir takım özellikleri var. Taksim, Pera hem Tarihi Yarımada’yı hem karşı kıyıları, Üsküdar’ı gören bir tepe noktası aslında. Tabii denizle kurulan bu görsel ilişki büyük oranda kopmuş durumda artık. Son zamanlarda teraslar üzerinden denizle ilişki kısmen de olsa kurulabiliyor. Ama ben İstanbul gibi silüetlerin ve vistaların çok önemli olduğu bir kentte bu kaybın anlamlı olduğunu düşünüyorum.


İstiklal Caddesi’nde kendi olanaklarıyla yenilenen tekil bir yapı

Beyoğlu’nu sadece İstiklâl caddesi ile sınırlı olarak düşünemeyiz. Taksim Meydanı, Talimhane, Tarlabaşı, Cihangir, Galata-Tünel, Tophane var. Bu alanlar birbirleriyle ilişkili olarak ele alınmalı. Hem coğrafi yakınlık hem de tarihsel gelişim bunu zorunlu kılmakta.

Bu noktada Beyoğlu ilçe sınırlarına kadar konuyu genişletmeyeceğimi söylemek isterim. Bilindiği gibi Haliç’in iki yüzünden biri Tarihi Yarımada ise, diğeri Karaköy’den Sütlüce’ye kadar uzanan kıyıdır. O başlı başına bir konu. Şimdi gelelim çevredeki sorunlara. Son günlerde herkesin ilgisini çeken bir konu. Sıraselviler, Cihangir, Tünel- Galata alt merkezlerden bazıları ve diğerlerine göre sorunsuz gibi görünüyor. Ama Tepebaşı’na inen diğer yakada, Tarlabaşı tarafında ciddi sorunlar var. Aşağıdan gelen baskı Talimhane’de yapılan iyileştirme’yi de bıçak gibi kesiyor. Bu yakada İstiklal’e paralel uzanan sokakları da bu olumsuzluğun etki alanı içine sokabiliriz.

Öncelikle şunu söylemeliyim, her ne kadar bugün karşı karşıya olduğumuz uygulamalar bizi ürkütse de, tepkisel hale getirse de olumsuzlukların aşılması için insiyatif almaktan korkmamak gerek. Geçmişten ders almaktan bahsetmiştim. Beyoğlu’nun bugünden sonrasına bakarken, hem geçmişten hem bugünden ders almak, alanın geçmişte ve hala yaşadığı sorunların nedenlerini iyi analiz etmek ve sorunlara müdahale etmek gerekmekte. Tarlabaşı Yenileme Projesi’ne ben böyle yaklaşıyorum. Tabii bu konuyu yakında bol bol tartışacağız ama umarım sistematik ve yapıcı bir biçimde.

Fiziki yapıdaki çöküş, kent yaşamından şu ya da bu şekilde kopuş, çevreden izolasyon en klasik kentsel sorunlardan birkaçı. Bunlar kentsel alanların canlandırılması, yeniden kent yaşamına dâhil edilmesi ihtiyacını doğurmakta, hatta söz konusu alanın konumuna göre bunu kaçınılmaz kılabilmekte. Bir alana müdahalenin gerekliliğini sorgularken, ki bu sorgulama işin belki de en önemli aşamasıdır, sorunların tespiti esastır. Sonra müdahalenin parametreleri ortaya konur. İstanbul gibi bir yerde, bu parametrelerin başında ise tarihi doku ve mirasın korunması geliyor. Ki bunu her zaman vurguluyorum, bu aynı zamanda başlı başına bir amaçtır. Yani sadece projelendirmeyi şekillendiren bir unsur değil, genel olarak bu tip alanlarda yapılan projelerin amaçları içinde ele alınması gereken bir konudur.


İstiklal Caddesinde tarihi dokuya uygun, kurul onaylı (başka türlü olamaz herhalde) yenilenmiş yapılar

Tarlabaşı’ndaki en önemli mesele, aslında İstiklal ve civarının genel fiziki yapısı ile bütünlük gösteren tarihi dokusunun korunması. Bunu, alanı yeniden kent yaşamına dahil etmeden, kentlinin erişimine açmadan, fiziki yapıdaki sorunları çözmeden yapamazsınız.

Bu noktada bizdeki hâkim koruma anlayışı üzerine birkaç söz söylemek isterim. Bizde korumaktan anlaşılan, sadece restore etmek. O yapı kentlinin giremediği bir sokağın köşesinde durabilir. Onun orada durduğunu bir tek anıtlar kurulu, birkaç meraklısı bilsin yeterli. Oysa konuşmamın başından beri yaşayan ve hafızalara kaydedilen mekânların öneminden, insanların kentsel mekânlarla kurduğu ilişkilerden bahsediyorum. Hafızasız bir toplumda, “tarihi değeri” bir de gözlerden uzak tut, sakla. Sonra bekle ki, tarih, tarihi doku, kültürel varlıklar kentin belleğinde yer etsin.

Bağlamı ile ilişkisi kopmuş alanlarda, tek tek dağılmış sivil mimari örnekleri için, tek yapının korunmasından daha çok, yenileme aracılığıyla “canlandırma” bir gerekliliktir. Kanunun içeriğini ve uygulamasını belki tartışabiliriz, ama ismi kanımca son derece isabetli: Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması. Dikkatinizi çekerim YENİLEYEREK KORUMA VE YAŞATARAK KULLANMA. Bunu ne kadar başarırız bunu zaman gösterecek ama hedef bu olmalı.

Ben TARİHİ DOKUYA, KÜLTÜREL VARLIKLARA SAHİP ALANLARDA KENDİ KADERİNE TERKİN, BİR ALTERNATİF OLABİLECEĞİNE İNANMIYORUM. Birileri bazı alanlar için diyebilir ki buraya dokunmayalım. Bunu fiziki yapı çökmekte olsa bile söyleyebilir. Bu da bir öneri. Ama bir alan tarihi dokuya sahipse bunu bir öneri olarak kabul etmek mümkün değil. Tarihsel değeri, yaşanan kısır döngü içerisinden çıkarıp yeninin vazgeçilmez bir öğesi haline getirebilmek bu bağlamda çok önemli bir açılım sağlamakta. Yani tescilli yapıları tek tek seçip restore ederek böyle bir alanda kendi kaderlerine terk etmek, tarihsel süreç içinde gözlenen olumsuzlukların tekrarlanmasını engellemez.


Yenileme proje alanına bir başka bakış

Bu noktada korumacı olmamın yanı sıra bir proje hocası olarak mimariye düşen rol üzerinde de kısaca durmak isterim. Tarihsel değeri ortaya çıkarmak, bugüne dahil etmek, kentsel alanları bu çerçevede canlandırabilmek gücü, mimari tasarımda yatmaktadır. Tasarım üzerinden kentli nezdinde “farkındalık” yaratılması, kentsel bilincin geliştirilmesi ve kollektif bellekte sürekliliğin sağlanmasında bir araçtır. Mimari proje, bu nedenle yenileme alanlarındaki projelerin temelini teşkil etmektedir. Alanın fiziki yapısı ve tarihi dokusu ile ilişkili mimari tasarımlar, ki bu uyum ya da zıtlık ilişkisi de olabilir, sanılanın aksine kimlik kaybına neden olmaz. Aksine korunmak istenen kimliği ön plana çıkarır. Bu noktada sıkça yapılan bir hatanın altını çizmek isterim: tarihi taklit etmeye çalışmak. Yeni yapıların eskiye benzetilmeye çalışılmasının, kentte bellek kaybına ve yabancılaşmaya neden olacağı açıktır. Ne geleceğe ne bugüne ne de geçmişe ait olabilen “eski görünümlü” taklitler ile tarih-mekân-insan ilişkisinin sağlıklı kurulması mümkün değildir. Bu bağlamda boşlukların dokuya uygun çağdaş mimariyle tamamlanmasına taraftarım. Dokuya uygun tamamlayıcı tasarımlardan bahsediyorum. Tabii tarihi dokuya sahip alanlar, mimarların farklı üsluplarının sergilendiği alanlar olamaz. Bu özellikli alanlarda mimarın başarısı, tasarımını bağlama, yere ait kılabilmesinde yatmaktadır.


Tarlabaşı Yenileme Projesi içindeki yapı adalarına bakış

Kentsel bellekte yer alan yapıların ve dokuların kendi bağlamları içinde değerlendirilmesi ve gün yüzüne çıkarılmasında, mimarlık üstüne düşen vazifeyi yapacaktır, yapmalıdır. Dünyada zaten yapıyor. “Mimari tasarım ile yaşam kalitesinin artırılması” bir ilke olarak birçok ulusal mimarlık kuruluşunun temel politikaları içinde yer almakta. Özetle, mimari mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarımı ve mimarlıkta yenilikçi yaklaşımların özendirilmesi birbirlerini beslemekte, kesinlikle bir zıtlık oluşturmamakta.

sonraki sayfa –>

Hazırlayan – Sunan: Prof. Dr. Sercan Özgencil Yıldırım

7 Yorum
  1. Sayın hocam, siz yazınızda “Ben TARİHİ DOKUYA, KÜLTÜREL VARLIKLARA SAHİP ALANLARDA KENDİ KADERİNE TERKİN, BİR ALTERNATİF OLABİLECEĞİNE İNANMIYORUM. Birileri bazı alanlar için diyebilir ki buraya dokunmayalım. Bunu fiziki yapı çökmekte olsa bile söyleyebilir.” demişsiniz. Bir şaka gibi belki ama gerçekten böyle diyenler var. Hiç birşey yapılmasın, öylece kalsın, yavaş yavaş yok olsun, ama bizim korumacı aklımız hep üstün olsun. Ben bu krul işlerini falan bilmem, oradaki yetkililer ne türlü bir eğilimdedirler bundan anlamam. Fakat yaşadığım şehirde, bu ülkede Prag gibi, Viyana gibi, Brüksel gibi, Roma gibi niye bir tarihi kent korumacılığı gerçekleştirilememiştir, bunu merak ederim. Sonra o merkezlerde yeni ypının da nasıl özenli, nasıl cesaretle çağının özelliklerini temsil ettiğini bilirim. Bir gariplik var bu işte.

    Zafer Güngör | 26 November 2007

  2. Koruma fikrinin doğru, ülkemizdeki gündeme getirilişinin çoğu zaman yanlış olduğunu düşünüyorum. Kurullar biçim empoze eden, şöyle şöyle çiz diyen bir kurum herhalde olmamalıdır. Ama o iş yoğunluklarında ve bürokratik git geller arasında bitmeyen süreçlerin sonlanması için herkesin herşeye razı olduğu manasız bir sonuca malsef çoğu zaman varılıyor. Burada diğer önemli mesele hocamızın vurgu yaptığı husustur: Mimar sorumludur ve tasarımını geliştirir. Yenilikçiliğe sürekli çelme takılan, “eskiye benzeme” dışındaki yolların ayıplandığı söylemlerin korumayı geriye götürdüğünü düşünmekteyim. Şimdiye kadar kafa olarak bu ikilemi aşamamış olan koruma taraftarları, genellikle atalet içinden çıkamayıp, tarihi bölgelerdeki “otopark” alanlarının oluşmasına dolaylı olarak neden olmuşlardır. Tarihi çevrenin yaşatılması ve bu yolla korunması fikrini doğru buluyorum.

    Cem Ersevil | 27 November 2007

  3. Beyoğlu İstanbul’un tarihi semtlerinden en önemlileri. Fakat İstiklal Caddesi tarfından ziyade Dalan yolu diyebileceğimiz Tarlabaşı Bulvarı hattı gerçekten iki tane Beyoğlu yarattı. Zaten Beyoğlu sırtına göre daha alt kademede yapılardan oluşmuş bu bölge yirmi otuz yıldır tam bir çöküntü alanı haline gelmiş durumda. Fiziki çevre için yapılabilecek tanım gerçekte bu. PLancı-mimar-korumacı yaklaşımı buranın yaşama döndürülmesi, hem tarihi özelliğinin devam ettirilmesi için düşünür.

    Şu anda orada yaşayanlar ne olacak? sorusu sadece tasarımcıların sorunu değildir şüphesiz. Kurul da bu işin hakemi olamaz. Bu sosyal bir meseledir ve orada yaşayanlara da yeni imkanlar sunmak devletin çeşitli kurumlarının görevidir. Yoksulluk meselesi Türkiye’nin meselesidir ayrıca.

    Ancak Beyoğlu ya da Tarlabaş’ndaşu anda yaşayanlar tarihsel sürekliliğin sadece bir evresidir. Orada zaten geçmişten beri yaşayanların orayı sahiplenmelerinde sorun yok ve zaten yenilemeden onlar yeterince faydalanacaklar yasaya göre. Kiracılar ve diğer kullanıcılar için ise sosyal iyileştirilmeler uygulanmalı ve sorun çözülmeli. Ama bu sorunu bahane ederek yenileme projesinin önü tıkanmamalı.

    Müjdat Arlı | 27 November 2007

  4. Çok iyi bir toparlama ve yeni düşünceleri içeren bilinç tazelemesi olmuş, hocamızın ellerine sağlık. Koruma ve yenileme kardeş kavramlar. Bunun sadece bir tarafını düşünenler (ya biblo gibi koruyup kullanmayanlarla ya da yıkıp yok sayanlar) bugüne kadar bizi buraya taşıdılar. Bundan sonra umarım sizin düşüncelerinize yaklaşılır.
    Saygılarımla

    Canan Kısa | 29 November 2007

  5. Sayın Yıldırım’ın bu tarihi bölgelerde yapılacak proje ve uygulamalara mimarların ağırlığını koyması gerektiği vurgusuna katılıyorum. Bu iş “önce falan koruma planını yapalım, üst ölçekli falan planla uyumlu hale getirelim…” gibi plancı sözeline yayılırsa gerçekliğin kendisi üzerinde değil de yaratılan “temsil fenomenler” üzerine kavram tarışması yıllarca sürer. O planlar ilgili kurumlar tarafından bir türlü yapılamaz ve sonunda korunması gereken tarihi miras “yerinde yok olur”. Şimdi bu bildiğimiz ülke gerçeğini atlamayalım en azından derim. Burada ikinci etap olarak fakat, topluca yapılacak Tarlabaşı gibi projelerin örnek olmaları yüzünden çok özenli ve çok araştırmalara dayalı olması gerektiğini vurguluyorum.

    Semih Düzkan | 30 November 2007

  6. Bugünden sonra Beyoğlu’nu bir Avrupa şehri gibi görmek istiyorum. Korunacak tarihi eserleri tertemiz korumak, anıtsal değeri olanları iyice ortaya çıkarmak, aradaki problemli olan bizim betonarme ve şekilsiz olanşların tümüyle yıkılıp kaliteli bir mimari uğraşla bağlam oluşturarak çevrenin tümüyle toparlanmasını istiyorum.

    Klasik korumacı söylemin tek tek yapı üzerine kaygı belirtmekten daha fazla bir işlevi şimdiye kadar görülmedi. Bu silüetin gerçekten şehre kazandırılması ve yaşatılması fikiri en mühim noktadır. Saygılarımla.

    Muhittin Okur | 3 December 2007

  7. Beyoğlu için ve burada şimdilerde konuşulan Tarlabaşı projesi için hocamızın anlattığı özen gösterilmişse, bu açılmla ele yapılıyorsa gerçekten hiç bir sözüm yok. Diğer türlü bir çeşit popülist söylem tarafından herşeyin kar elde etmek için yapıldığı varsayımı artık şizofrenik bir hale dönüştü. Yaşatarak korumaya karşı çıkanlar, bunları kıstlı açılımlı çevrelerinde söyleyenlere benim bir sorum var: Naıl korunmalı öyleyse? Yaşatarak koruma ve yenilemeye karşıysanız nasıl kentsel koruma yapılabilir, hiç biliyor musunuz?

    cevriye özden | 12 December 2007


Yorum yazmak için


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Söğütlüçeşme için hazırladığı plana itiraz eden Kadıköylüler, arazinin yeşil alan olarak kullanılmasını talep etti             Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mülkiyeti TCDD, İBB ve Maliye Hazinesi’ne ait olan Söğütlüçeşme İstasyon alanı için yeni bir planı askıya çıkarmıştı.     Yeni hazırlanan planla birlikte gar sahası 42 bin 451 metrekareyi kapsayacak. Proje [...]
ARŞİV
Subscribe