Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Kimliğin mekânı ve mekânın kimliği: Rant, risk ve İstanbul Kanalı
Share 4 February 2020

Günümüzde öngörülemez ve hesaplanamaz risklerin damgasını vurduğu risk toplumlarında yaşadığımızı savunan Alman Sosyolog Ulrich Beck’e göre geleneksel toplumlara kıyasla ekonomik, teknolojik, bilimsel açıdan çok daha dinamik çevresel yenilenme ve müdahalelerde bulunan sanayi toplumları, ileri gelişme aşamalarında giderek belirsizlik ve denetlenemezliğin tahakkümü altına girerler.

 

 

 

 

 

Aile ve akraba ilişkileri, toplumsal cinsiyet, etnik, dini, kültürel ve ulusal aidiyet ve günümüzde giderek önemli hale gelen sosyal medya (ya da daha geniş anlamda dijital topluluklar) kullanımı üzerinden tanımladığımız kimliklerin oluşumunda çok önemli rol oynayan bir başka bileşen de mekândır.

 

Büyüdüğümüz mahalle, gittiğimiz okul, gezindiğimiz park, takıldığımız kafe, spor yaptığımız kulüp, çalıştığımız bina, ilk öpücüğümüzü deneyimlediğimiz yer vb. Almancadaki deyimiyle identitätsstiftend (kimlik doğuran) kaynaklar işlevini görür. Mekân, bütünlüklü anlatıların gerçekleştirilebilmesi için gerekli kolektif ve bireysel hafızanın oluşumuna da asıldır. Ve mekân, her zaman fiziksel bir mekânın ötesinde toplumsal ilişkilerin ürünü olarak biçimlenmiş toplumsal bir mekândır.

 

Mekânın kimlik oluşturmadaki rolü o kadar temeldir ki yaşadığımız, alıştığımız, hatıralarımızın gömülü olduğu mekânlara diğer kurum ve aktörlerin müdahalesi kentsel hareketlere, dirence, isyanlara, dönüşümlere yol açabilir. Mekâna rant üretmenin aracı olarak bakan yaklaşımlar mekânın bu kimlik ve bellek oluşumundaki payını göz ardı eder.

 

 

Henri Lefevbre’in somut ve soyut mekânlar ayrımı ya da mekâna kullanım değeri mi yoksa değişim değeri üzerinden mi yaklaşıldığı bunu belirler. Lefebvre’e göre kapitalist toplumlarda mekânın, “günlük yaşam pratiklerini gerçekleştirdiğimiz, yaşadığımız, ihtiyaçlarımızı karşıladığımız” kullanım değerinden çok değişim değeri önemlidir (Al-Rebholz, 2017). Sadece değişim değeri, yani kentsel dönüşümde olduğu gibi inşaat şirketlerine dönüşümün getirisi, ya da şimdilerde İstanbul Kanalı’nda tartışıldığı gibi “Türkiye’ye” getireceği gelir değerlendirilir bu tür yaklaşımlarda. Kâr ve rant aracı olarak değerlenen mekânın bu anlamda ne tarihselliği ne de kullanımının ve sosyal değerlerinin önemi vardır: Tarihi Emek sinemasında, Haydarpaşa garında ya da yerine Neo-Osmanlıcı bir nostalji ile bir kışlanın ve alışveriş merkezinin kurulması istenen Gezi Parkı’nda olduğu gibi… Birbirinden farklı mekânları sadece değişim değerine indirgeyen kapitalizm aracılığıyla soyut mekân homojenliğe yönelir ve farklılıkları, tikellikleri azaltılır (Al-Rebholz, 2017). Aslında farklılığı yücelten ve pazarlayan küreselleşmenin ve küresel kentler arasındaki kimlik rekabetinin mantığına da ters düşer bu, bir anlamda kapitalist rasyonalite kendi bindiği dalı da kesmiş olur.

 


Toplumsal ve siyasal pratikler tarafından denetim, tahakküm ve hegemonya altına alınmaya çalışılan mekânın kendisi de toplumsal ve siyasal pratikler doğurur (Lefebvre, 2014). Yani kent, Lefebvre’e göre çatışmaların, yüzleşmelerin ve çelişkilerin mekânıdır. Günümüzde insan yapısı çevreler olarak Türkiye’de kentsel mekân ve son olarak da İstanbul Kanalı üzerine süregelen çekişmelere bu açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum.

 

 

ÇED raporu onaylanan İstanbul Kanalı projesinin yol açabileceği ekolojik ve jeolojik risklere, kentsel, demografik, sosyolojik, hukuksal, diplomatik, ekonomik ve kültürel açıdan öngörülemeyecek sonuçlarına birçok uzman tarafından dikkat çekildi. Son olarak İBB Yayınları İstanbul Bülteni’nde Ayşe Kahveci ve Koray Çalışkan tarafından hazırlanan yazı da çarpıcı rakamlarla bu çekinceleri iyice göz önüne seriliyor. Bu sonuçlardan en dikkat çekici olanlardan birisi de yukardaki mekân-kolektif/bireysel hafıza-kimlik oluşumu çerçevesinde anlaşılması gereken Arnavutköy’deki Baklalı, Roman, Yeniköy mezarlıkları ile Küçükçekmece, Başakşehir, Altınşehir ve diğer mezarlıkların taşınmak zorunda kalınması. Kamusal alanlar, anıtlar gibi mezarlıkların da toplumsal hafızanın oluşmasındaki yeri yadsınamaz.

 

 

Ekonomik açıdan da kanalın getirisinin tartışmalı olmasının ötesinde kime getirisi olacağı sorusu daha önemli. 1983 yılında dönemin hükümeti tarafından yapılan yanlışın–boğazdan geçiş için gemilerden ton başına alınan Frank altınının 2,8 dolara sabitlenmesi-düzeltilmesi halinde devletin kasasına girecek gelirin kat be kat artacağına dikkat çeken görüşlerin aksine bu gelirden vazgeçiliyor (Bkz. Ozan Gündoğdu, Birgün; Mahfi Eğilmez, t24). “Devlet neden bu gelirden vazgeçmek ister, neden bu gelirin kendi kasası yerine özel bir şirketin kasasına girmesini yeğler” sorusu neoliberal düzende devletin dönüşümü açısından değerlendirilebilecek başka bir yazının konusu. Yine de burada hatırlatmadan geçemeyeceğimiz başka bir nokta var: 2002’de iktidara gelen AKP’nin önemli meşruiyet kaynaklarından birisi de merkeziyetçi otoriter modernleşmenin aktörü olarak görülen cumhuriyetçi modelin yerine âdem-i merkeziyetçi bir anlayışın getirilmesi, yani merkezi irade dışında bizzat yerel belediyelere yönetimde hak ve özgürlüklerin verilmesi idi. O zamanlar böyle bir yerelleşmeyi bizzat savunan bir iktidarın, bugün hem TOKİ uygulamalarında hem de özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve merkezi yönetim arasındaki çekişmede ve diğer birçok başka söylem ve politikalarında görüldüğü üzere, iktidara geldiği dönemlerdeki duruşuna ters düşmüş olması ve yerel belediye ve aktörleri süreç dışı bırakması çok dikkat çekicidir.

 

Rant ekonomisinde doğa, insan istismarına açık kaynaklarından sınırsızca faydalanabilecek atıl bir nesne olarak görülüyor. Halbuki ekolojik ve eko-feminist yaklaşımların ortaya koyduğu gibi doğa ve uygarlığı iki ayrı ve birbirine karşıt olgular olarak görüp bu iki karşıtlık üzerinden çıkarımlarda bulunmak yanlış. Küresel ısınma ve en son olarak da bu yılın, son yüzyıl içinde yaşanan en sıcak yıllardan birisi olması sonucu yaşanan afetlerin gösterdiği gibi dünya ekolojik sisteminin kendine ait dinamikleri var ve bu dinamiklere insan müdahalesinin ne şekilde sonuçlanacağı hiçbir şekilde öngörülemiyor.

 

 

Günümüzde öngörülemez ve hesaplanamaz risklerin damgasını vurduğu risk toplumlarında yaşadığımızı savunan Alman Sosyolog Ulrich Beck’e göre geleneksel toplumlara kıyasla ekonomik, teknolojik, bilimsel açıdan çok daha dinamik çevresel yenilenme ve müdahalelerde bulunan sanayi toplumları, ileri gelişme aşamalarında giderek belirsizlik ve denetlenemezliğin tahakkümü altına girerler. Risk toplumları sanayi toplumlarından çok önemli bir şekilde ayrışır. Örneğin sanayi toplumlarında zenginliğin dağıtımı belli iken (üst tabaka ve elitler en yüksek payı alırlar), artık küreselleşmiş dünyada ortaya çıkan risk toplumlarında riskin dağıtımı coğrafi sınır, sınıf, grup topluluk tanımaz aynı Çernobil’de afetinde olduğu gibi.

 

Yine Beck’e göre risk toplumlarında geleneksel toplumlara kıyasla uzmanlara olan ihtiyacımız çok daha fazla artmıştır. Fakat uzmanların bilgi ve yetkinlikleri bile ileri sanayi toplumunda karşılaşılabilecek riskleri denetim altına alınması ya da öngörülebilmesine yetmez. Riskler ancak deneyerek öğrenilebilir. Bu durumda uzmanların rolü ancak risklerin kabul görmesi ya da meşrulaştırılması olur. İstanbul Kanalı ÇED raporu da bu anlamda basit bir kandırmaca, siyasal yanlılık ya da dolandırıcılık değil aslında artık çok ayrışmış uzmanlık alanlarının birbirlerine tercümelerinin zorlukları olarak okunabilir. Aynı zamanda bu tür uzman raporları uzmanların dilinin oluşturabileceği tuzakları ve uzman tartışmalarının kamuoyuyla paylaşılsa bile örneğin konuyla ilgili birtakım ögelerin öne çıkartılarak diğerlerinin üstünün örtülmesi gibi basit yollar ile riskin ne dereceye kadar meşrulaştırılabileceğini göz önüne serer.

 

Ulrich Beck her şeye rağmen risk toplumu hakkında kötümser değildir. Risk toplumlarından öz-eleştirel toplumlar bile çıkabilir ona göre. Yeter ki siyasetçiler, tüketiciler, üreticiler, bilim insanları, uzmanlar vb. özgür bir ortamda biraya gelip birbirlerini eleştirebilsinler ve risk kaderine karşı gelebilsinler. Süregiden tartışmalara rağmen İstanbul Kanalı hakkında rantın ötesinde ekolojik dengeleri gözeten, riski kaderimiz yapmayacak öz-eleştirel bir karara varılabilmeli, bunu sağlayacak özgür ve eşitlikçi bir tartışma ortamı yaratılabilmeli.

 

Kaynaklar:
Anıl Al-Rebholz (2017): “Kent Kuramları: Klasikler ve Çağdaşlar”. Lisans yayıncılık, Kent Sosyolojisi içinde.
Ayşe Kahveci & Koray Çalışkan: “Ya Kanal ya İstanbul”. İstanbul Bülteni Ocak 2020
Henri Lefebvre (2014): Mekânın Üretimi, Sel Yayıncılık
Mahfi Eğilmez: “Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Kanal İstanbul”. T 24, 02.01.2020
Ozan Gündoğdu: “Özelleştiremeyince Kanal Açıyorlar”, Birgün 22.12.2019
Ozan Gündoğdu: “Kanal İstanbul’da Yalanlar ve Gerçekler, Birgün 16.12.2019

Ulrich Beck, Risk toplumu, Anıl Al-Rebholz “Güncel Tartışmalar” ders notları

 

 

 

 

Kaynak : Birgün

2 Yorum
  1. Müthiş, çok farklı bir yaklaşım, eleştiri, özeleştir ve mücadeleden bir sonuca varma fikri çok değişik.

    ender demir | 10 February 2020

  2. mühim saptamalar

    Saliha | 13 February 2020


Yorum yazmak için


Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ordu’ya ziyareti esnasında akıbetini sorduğu ve ‘derhal yıkın’ diye talimat verdiği inşaatla ilgili olarak detaylar ortaya çıkmaya başladı.             Yıkılan inşaatın büyük ortağı ‘İntaya&Özmen&Köksal Adi Ortaklığı’ adına yapılan basın açıklamasında, yıkıma kadar gelinen süreç aktarılarak, kamuya verilen bu zararların kimin karşılayacağı soruldu.     ‘İntaya&Özmen&Köksal Adi [...]
ARŞİV
Subscribe