Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Doğru, Biz Boğaz Köprüsü’ne de Karşıydık / Arif Şentek
Share 15 January 2020

Kanalcılar, “Bunlar Boğaz Köprüsü’ne de karşı çıkmışlardı” diyorlar. Evet, doğrudur. Aradan geçen 50 yıl, o gün karşı çıkanların söylediklerini doğruladı.

 

 

 

 

Spekülatif “Kanal İstanbul” girişimine karşı çıkanlara, 50 yıl öncesinden aşina olduğumuz bir “suçlama” ile karşı çıkıyorlar.

 

 

Son derece önemli sonuçları olacak bu fiziksel altyapı projesini, bilimsel ve teknik düzeyde tartışmaktan kaçınıyorlar. Konuyu bir siyasal tercih meselesi haline getiriyorlar ve karşı saldırıya geçiyorlar: “Siz zaten 80 yıldır her projeye karşı çıkan bir zihniyetin temsilcilerisiniz.”

 

 

Boğaz köprüleri İstanbul’u iyice içinden çıkılmaz bir keşmekeş haline getirdi.

 

 

İktidarın bilimsel somutluktan, objektif bakış açısından uzak yaklaşımına karşıydı “köprüye karşı çıkanlar”. Konunun, sadece iki yakayı birbirine bağlamak basitliğinde ele alınamayacağını savunuyorlardı.

 

 

Ülke ekonomisi açısından böyle bir yatırımın önceliğini sorguluyorlar, köprünün İstanbul kent bütününe, Marmara bölgesine getireceği sorunları ortaya koyuyorlardı.

 

 

1961 Anayasası’nı temel alan bütüncül yaklaşım 

 

Birinci Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkanların savunduğu ilkesel görüşler ne yazık ki bugün Kanal girişimi için de geçerli.

 

 

Onlar kenti, bölgeyi ve ülkeyi dikkate alan bütüncül bir yaklaşımın gerekliliğini savunuyorlardı. 1961 Anayasası ile öngörülen ekonomik ve sosyal yapı bu bütüncül yaklaşımı gerektiriyordu.

 

 

1950-1960 döneminde ülkeyi tek başına yönetenler öyle bilimsel ve kapsamlı bir yönetimden yana olmamışlardı. Aziz Nesin o yıllarda yazdığı bir taşlama şiirde, “Biz hesapsız kitapsız bir kitleyiz / Gitmeyiz de gitmeyiz” demişti. Sonunda gittiler gibi görünse de, DP gitmiş AP gelmişti.

 

 

Aslında “hesapsız kitapsız” demek yetersiz kalıyor.

 

 

Elbette herkesin, her iktidarın kendine göre hesabı, kitabı vardır. Önemli olan bu hesabın kimin yararına yapıldığı. 1961 Anayasası ile öngörülen ve 1960 kuşağınca benimsenen, uygulanmak istenen politikalar öncelikli olarak ülke yararını, kamu çıkarını dikkate alıyordu.

 

 

Ülkede 1960-1970 hatta 1980 arası yaşananları ve 1961 Anayasası’nı anlayabilmek için “bilimsel yaklaşım”, “sosyal adalet”, “kamu çıkarı” ve “planlı kalkınma” gibi bazı temel kavramları yeniden düşünmenin yararı var.

 

 

Daha doğrusu, siyasetle ilgilenenlerin 1961 Anayasası’nı çok daha ayrıntılı okumaları, anayasada öngörülen devlet yapısına kimlerin temelde karşı çıktığını, 12 Mart ve 12 Eylül’ün neye karşı yapıldığını, bugünlere nasıl geldiğimizi görmeleri gerekir.

 

 

Geçtiğimiz yıl Kasım ayında aramızdan ayrılan Mümtaz Soysal’ın, elli yıl önce 12 Mart’ta tutuklanmasına neden olan ve neredeyse her anayasa değişikliğinde yeniden elden geçirdiği “Anayasanın Anlamı” kitabı siyasi tarihimizde önemli bir belgedir. Siyasetle ilgilenenler Soysal’ın öğrencilerinin, örneğin Cem Eroğul’un yazdıklarını da mutlaka okumalı.

 

 

1961 Anayasası’nda şöyle denilmişti: “İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek; bu maksatla, milli tasarrufu artırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planları yapmak Devletin görevidir.” Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkanlar işte böyle bir temel anlayışı savunuyorlardı.

 

 

Kalkınma planları, kent planlaması 

 

Devlet Planlama Teşkilatı DPT kurulmuştu. Beş Yıllık Kalkınma Planları yapılıyordu. Yapılacak yatırımların DPT tarafından uygun görülmesi gerekiyordu.

 

 

Kalkınma her boyutuyla planlama konusu olarak görülüyordu. Sadece altyapı veya endüstri yatırımları değil, eğitim gibi sosyal yatırımlar da planlanıyordu.

 

 

Örneğin beş yıllık bir süre içinde gerekli olan insan gücü hesaplanıyor, açılacak okulların, değişik dallarda yetiştirilecek öğrencilerin sayısı bu hesaplamalara göre belirleniyordu.

 

 

Kent ve bölge ölçeğinde de planlama anlayışı öngörülmüştü. Bazı büyük kentlerde, örneğin İstanbul, Ankara, İzmir hatta Zonguldak’ta “Nazım Plan Büroları” kurulmuştu. Çevresiyle birlikte kentlerin nasıl gelişmesi gerektiği tartışılıyor, ulaşımdan konut üretimine kadar kentsel yerleşimin alacağı biçim planlanıyordu.

 

 

Sosyal bilimciler ve ekonomistlerle birlikte İmar İskân Bakanlığı ve İller Bankası deneyiminden gelen mimarlar kent ve bölge planlama çalışmalarında görev alıyor, kentlerin bilimsel esaslara göre gelişmesi öngörülüyordu. Bu arada ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ilk mezunlarını vermeye başlamıştı.

 

 

Mimarlar Odası’nın 1968 yılında düzenlediği bir seminerde uzmanlar ülke ölçeğinde fiziki planlamanın nasıl yapılacağını tartışıyordu.

 

 

Bizde özel teşebbüs narindir, fazla sıkıntıya gelmez. Ne demişler: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” Demirel iktidarı da Boğaz Köprüsü kararını, planlama sürecini ve ilgili kurumları dışlayarak vermiştir. Demirel’in o yıllarda söylediği “Bize plan değil pilav lazım” sözü ünlüdür.

 

 

Birinci Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkanların görüşlerini zamanında yayınlanan belgelerden ayrıntılı olarak izleyebilirsiniz. 1969′da yayınlanan “Boğaz Köprüsü Üzerine Mimarlar Odası Görüşü” adlı kitapçık böyle bir belgedir. İlhan Tekeli’nin “Şehir ve Bölge Planlaması Açısından Boğaz Köprüsü” başlıklı ayrıntılı makalesi (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı:30, Mart 1970) bir başka önemli kaynaktır.

 

“Köprüler tuzağı” ve Demirel 

 

 

 

 

 

Birinci köprünün yapımı sırasında dile getirilen bir bilimsel “kehanet” ne yazık ki kısa sürede doğru çıkmıştır. Plancılar ve mimarlar “köprüler tuzağı”ndan söz etmişler, gerekli tamamlayıcı önlemler alınmadan yapılacak köprünün iki yaka arasındaki geçişleri tetikleyeceğini ve yeni köprülerin yapımının kaçınılmaz olacağını söylemişlerdi. Haklı çıktılar.

 

 

Hesapsız, kitapsız bir girişim demek yetersiz kalır demiştik. Yandaşlarının “hesap adamı” olarak bildikleri Demirel de kendi hesabını yapmıştı.

 

 

“Köprüler tuzağı”nın farkındaydı ama bunu önlemeyi düşünmüyor, tam tersine yeni iş olanakları sağlayacak bir fırsat olarak değerlendiriyordu. Şubat 1970′de yapılan temel atma töreninde şöyle diyordu:

 

 

“Göreceksiniz, bir on sene, yirmi sene içinde bu tesis de kâfi gelmeyecek.

 

 

Bunun tadını aldıktan sonra Boğaz’ın bir tarafından diğer tarafına yeni geçiş imkânları arayacağız.” Belki biraz kaba kaçacak ama kahve sohbetlerinde bu lafa karşılık “Vay be abi, iyi yere dükkân açmışsın” denilmez mi? Belki zamanında demedik, şimdi demiş olalım.

 

 

Boğaz’da ikinci köprünün de yetersiz kaldığı ve bir üçüncüsünün tartışıldığı günlerde Doğan Hasol, Yapı Dergisi’nde (Sayı: 181, Aralık 1996) yayınlanan “Boğaz Köprüsüne Hayır!” başlıklı makalesinde köprü serüvenini çok iyi özetleyerek anlatmıştır.

 

 

Elli yıl öncesinin tartışmalarını hatırlamak isteyenlere tavsiye ederim.

 

 

Planlamacılar ve iktidarlar
Boğaz Köprüsü örneğinde olduğu gibi o dönemde planlamada veya siyasette veya akademik çalışmalarda konulara genel çerçeve ile ilişkisi kurularak bütüncül bir yaklaşımla bakılıyordu.

 

 

Belki bu ağırlıklı olarak “sol” tarafa özgü, “modernist” bir tutumdu. İktidarlarla çatışmanın nedenlerinden biri bu genel yaklaşım farklılığıydı denilebilir. Kimi zaman “halkçı” iktidarların “popülist” yaklaşımları da başka bir çatışma konusu oluyordu.

 

 

Özellikle 12 Eylül sonrası herhalde Türkiye’de planlamanın, kalkınmada rasyonel öncelikleri savunmanın defterinin dürüldüğü bir dönem oldu. Planlamacı kurumlar birdenbire ortadan kalkmadı ama sönümlendi gitti. 2000′lere gelindiğinde ne Devlet Planlama Teşkilatı kaldı ne de kentlerdeki nazım plan büroları.

 

 

Kentler ayrıcalıklı imar uygulamalarıyla parsel bazında planlanır oldu.

 

 

Şaşırtıcı bir gelişme, Kadir Topbaş’ın belediye başkanlığı sırasında 2005 yılında İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu İMP’nin kurulmasıdır.

 

 

 

 

Belki de o yıl İstanbul’da yapılan Dünya Mimarlık Kongresi’nin getirdiği havadan olacak, mimar kökenli Topbaş plansız İstanbul’u planlamaya niyetlendi. Hüseyin Kaptan yönetiminde kalabalık bir akademisyen ve uzman kadrosu ile çalışmaya başlayan İMP, İstanbul için ses getirecek projeler üretti.

 

 

Başlangıçta yerel ve merkezi yönetimle iyi giden ilişkiler uzun ömürlü olmadı. Hüseyin Kaptan 2008′de görevi bırakmak zorunda kaldı. Ardından büro dağıtıldı.

 

 

İMP, Ankara’dan yönlendirilen Galataport, Dubai Kuleleri, 3. Köprü gibi projelere karşı çıkmıştı ve iktidarın buna tahammülü yoktu.

 

 

Kanal İstanbul projesi, Boğaz köprülerinden çok daha ağır ve karmaşık sonuçları olacak akıldışı bir girişim. Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkanların bilime dayanan ilkesel eleştirileri Kanal İstanbul için çok daha açık bir biçimde geçerli.

 

 

İktidarların, hele tek başına iktidar olanların, güçlerine güç katacak mega projelere düşkünlüğü bilinmeyen bir şey değil. Ayrıca Kanal İstanbul, yeni rantlar yaratacak bir mega spekülasyon projesi olarak kotarılmak isteniyor. Dolayısıyla muktedirlerin projeyi eleştirenleri dikkate alacak hâlleri yok. Ama bu iktidarın ömrü bu projeyi gerçekleştirmeye yeter mi? İşte burası kuşkulu.

 

 

Erdoğan birkaç yıl önce İstanbul için “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum” demişti. Böyle bir samimi itiraf kente karşı işlenen suçlarda “hafifletici neden” olarak görülebilir mi? Elbette hayır. Hele Kanal İstanbul gibi geri dönülmesi olanaksız sonuçlar getirecek bir proje için bunu düşünmek söz konusu olamaz.

 

 

Boğaz köprülerinin İstanbul’u nasıl içinden çıkılması çok güç bir karmaşaya sürüklediğini bütün açıklığıyla görmek ve bunun nedenleri üzerinde durmak gerekiyor.

 

 

Bu, çok daha büyük kentsel felaketlere yol açabilecek Kanal İstanbul’u anlamak için de gerekli. Sadece anlamak da yetmiyor, en yalın ve en yaygın biçimde kitlelere anlatmak da gerekiyor.

 

 

Bu filmi daha önce görmediniz mi? 

 

 

Daha önce yaşananların aynen tekrarlanması durumunda “Biz bu filmi daha önce görmüştük” denir ya, gelin böyle bir ilişki kuralım ve yazıyı bir film önerisi ile bitirelim.

 

 

“Boğaz Köprüsü’ne Hayır!” denilir de Zap Köprüsü hatırlanmaz mı? 1969 yılında “Boğaz’a değil Zap’a Köprü” diyen genç öğrenciler bir araya gelmişler ve Hakkari’ye giderek Zap’ın iki yakasını birleştiren bir asma köprü inşa etmişlerdi. İnşaat için gerekli para Milliyet gazetesinin yürüttüğü bir kampanya ile toplanmıştı.

 

 

O günlerin deyimiyle gençler etkili bir ajitasyon çekmişlerdi diyebilirsiniz. Köylüler o köprüyü Deniz Gezmiş Köprüsü diye hatırlıyorlar, köprü yaygın olarak “Devrimci Gençlik Köprüsü” diye biliniyor. Köprünün öyküsü Bahriye Kabadayı’nın 2007′de yaptığı bir belgesel filmde anlatılıyor.

 

 

Fırsat bulursanız “Devrimci Gençlik Köprüsü” filmini izleyin. O dönemin gençlik eylemlerindeki ataklığı yad etmenin ötesinde ufkumuzu açabilir. Belki Kanal İstanbul ve benzeri akıl dışılıklara karşı yeni eylemlere esin kaynağı olabilir.

 

 

 

 

Kaynak : bianet.org

2 Yorum
  1. evet aynen öyle olmuştu, halkın parasını otomobil ve lastik tekerlekli ulaşıma değil toplu taşıma yatırılması savunulmuştu, karayolculuğun ve köprülerin kent içi ulaşımda ilk öncelik olmadığı vurgulanmıştı. tarih her şeyin nasıl olduğunu aslında çok çabuk gösterdi. ama utanması olmayanlar yine büyük paraları götürecekleri işleri meşrulaştırmak iterken “bunlar 1 boğaz köprüsünü de istememişlerdi” diyebiliyorlar.

    cahide akçor | 15 January 2020

  2. Sağ cenah demagojiyi sever, halkı aldatmak için hep bir çengele takılmış peyniri vardır. Büyük Türkiye’ler hep bu oltanın ucundaki yemdir. Bütün bu işleri yaparken kamu değerlerini, topluma ait varlıkları nasıl işe, paraya ve kara dönüştürür ve nasıl bunu kendi tarafımıza aktarırız diye hesap ederler. Bir ara iki anahtar vaad etmişlerdi, biri herkese krediyle ev biri de araba. Herkesin bir ve ya daha fazla arabası olsun istemekteydiler. Oysa İstanbul’un o günlerde raylı sitem toplu taşımacılığına adım atılmasını savunan, karayollarıyla ve araç geçiş üstünlükleriyle, şehrin yaşanmaz hale gelmesinin önüne geçmek isteyenler ise solculardı. Bütün dedikleri çıktı, şimdi kendileri bile arada bir “kente ihanet ettik” falan diyorlar. Evet, solcular 1. köprüye de itiraz etmişlerdi, ne kadar doğru yapmışlar değil mi?

    Gülfidan İnce | 18 January 2020


Yorum yazmak için


TBMM’ye gelen tasarı yasalaşırsa, imar planı değişikliklerinden doğan arsa değer artışlarının yarısına merkezi yönetim el koyacak. Millet bahçeleri yoluyla kıyılarda yapılaşmanın önü açılacak. Yüksek katlı yapılaşma yasaklanmayacak, planla belirlenecek!             Coğrafi Bilgi Sistemleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi TBMM’de komisyon gündemine geldi. Çoğu durumda olduğu gibi esaslı [...]
ARŞİV
Subscribe