Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Kentsel Dönüşüm Genel Çerçeve ve Örnekler – I
Share 22 April 2007

Kentsel Dönüşüm Genel Çerçeve ve Örnekler Paneli 40 gün 40 gece Sulukule etkinlikleri kapsamında gerçekleştirildi.
İclal Dinçer’in moderatörlüğünde gerçekleşen panele Mücella Yapıcı, Neşe Erdilek, İlyas Bulcay, Hacer Foggo, Ali Kılıç, Belgin Cengiz, Aslı Kıyak İngin, Aysel Can Ekşi, Hasan Kıvırcık ve Asuman Yeşilırmak konuşmacı olarak katılırken, panelin birinci bölümünde Kentsel Dönüşümün Genel Çerçevesi ele alınırken, ikinci kısmında kentsel dönüşüm örnekleri tartışıldı.

Panelin açılışını yapan İclal Dinçer, kentsel dönüşüm konusunun bu tarz sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek bu konuyu konuşuyor olmasının İstanbul adına çok önemli bir kazanım olduğunu dile getirdi. Kentsel dönüşüm konusunun gelecek on yıllara damgasını vuracak bir konu olarak karşımızda durduğunu ve ona oldukça temkinli durularak, sakin adımlarla zamana yayılmış projelerle yaklaşmak gerektiğini söylerken, bu toplantıdan önemli sonuçların elde edilebileceğini söyleyerek paneli başlattı.

I. Oturum: Kentsel Dönüşüm Genel Çerçeve

İlk konuşmacı olarak söz alan TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin hukuk danışmanı İlyas Bulcay; kentsel dönüşümle doğrudan ilişkisi olmasa bile ilk davanın Sulukule’de açıldığını belirterek, Sulukule’de yaşanan sürecin hukuksal boyutuyla ilgili bilgi verdi. Bulcay konuşmasında; Yıllardır orada yaşamış olan ve farklı bir kültürel yapıyı orada ayakta tutmaya çalışan yurttaşlar ve vatandaşlar adına bir dava açıldığını ve bu davanın ana nedeninde orada yapılmaya çalışan ve arkasında kentsel dönüşüm olduğu söylenen ve beraberinde yıkımları da getiren işlemle ilgili olduğunu belirtti. Bütün bu süreçlerin yasal kılıflarının her zaman olduğunu, ancak son dönemde özellikle de son beş altı yıl içinde bu kılıfların önceden hazırlanmaya çalışıldığını belirtti. Bulcay konuşmasında yasaların çoğunlukla gözlerden kaçırılarak ve çok kısa zamanlarda bu yasalara yetişilemeyecek kadar hızlı bir biçimde çıkartıldığını ve bu yasalarla insanların hak arama özgürlüklerinde her geçen gün sınırlandırılmaya çalışıldığını sözlerine ekledi. Geçmişte haklı nedenler olduğunda o nedenlerden yola çıkarak hukuk kanalıyla bir kısım haklara ulaşmanın mümkün olduğunu ancak bugün artık bunun çok daha kısıtlayıcı bir alana doğru evrildiğini dile getiren Bulcay; kentsel dönüşüm ve yenileme ile ilgili yasal çalışmanın da bunlardan bir tanesi olduğunu söylemiştir. Bu yasayla birlikte başka argümanlarında geliştirildiğini söyleyen Bulcay; bunlardan bir tanesinin Sulukule’de ve daha önce de başka yerlerde karşımıza çıkan acele kamulaştırma meselesi olduğunu dile getirdi.

2005 yılında bu bölgede içinde olmak kaydıyla 1/5000’lik tarihi yarımada koruma amaçlı nazım planı yapılmış olmasına rağmen o plana uygun olarak 1/1000’lik Eminönü Fatih Koruma İmar Planın hazırlandığını ve söz konusu Sulukule’ye ait alanlarda içinde olmak üzere diğer alanlarda da kullanış işlevleri açısından iskana yönelik kararlar bulunmasına rağmen, yani herhangi bir kamulaştırmayı gerektirecek kentsel dönüşüm kararı verebilecek bir planlama söz konusu olmamasına rağmen Bakanlar Kurulu yinede bu alanlarda acele kamulaştırma kararı alma yönünde bir girişimde bulunduğunu söylemiştir.

Kendilerinin de bu kararı dava konusu yaptıklarını belirten Bulcay; 6 Mahallenin yenileme alanı olarak kabul edilmesi ve Nisan Ayında verilen Bakanlar Kurulu kararı ve İçişleri Bakanlığı’nında bu 6 mahalleyi yenileme alanı ilan etmesiyle sürecin işlemeye başladığını anlatmıştır. Bulcay konuşmasında yasanın daha henüz yürürlüğe girmeden iptal edilmesinin aslında çok daha kolay bir süreç olacağını ancak dava konusunun kendi önlerine geldiğinde bu süreçler için geç kalınmış olduğundan acele kamulaştırma kararının kendisini dava ederek süreci yeniden kazanmayı tercih ettiklerini belirtti. Yıpranan tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yeniden korunması ve yaşatılarak kullanılması ile ilgili uygulama yönetmeliğinin 24. maddesinde olağan kamulaştırma sürecinin projenin uygulanmasında gecikmeye neden olacağının anlaşılması halinde kamulaştırma kanunun 27. maddesine göre acele kamulaştırılır şeklinde bir düzenleme getirildiğini söyleyen Bulcay; burada nasıl bir gecikmenin söz konusu olduğunu, neyin kaçtığını, kimlerin neyi kaçırdığını hangi çıkarlar nereden nereye kaçmaktadır ki bu kadar acele bir sürece gerek vardır bunu kimse açıklamamaktadır ve işin özünün de burada olduğunu söylemiştir.

Burada yaşayan insanların bir taraftan yasalarla mağdur edildiğini diğer taraftan da belki de dolandırıcılık olarak isimlendirilebilecek süreçlerinde içine sokulduğunu dile getirmiştir. Burada özellikle yaşayan insanların katılımını yok sayan bir süreçle karşı karşıya olunduğunu söyleyerek sözlerine son vermiştir.

Daha sonra söz alan Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Alı Kılıç; Dönüşüm kavramın bilindiği gibi çok boyutlu bir kavram olduğunu ancak kendisinin bu kavrama biraz farklı baktığını ve dönüşüm kelimesinin sonundaki ‘üm’ü biraz ayrı tuttuğunu söylemiştir. Dönüşümü, dönüş anlamıyla anlatmak istediğini ve kendisinin bu kavramı, geriye dönüş, öze dönüş gibi algıladığını belirtmiştir. Sanayinin desantralizasyonu ile birlikte kıyı alanlarında başlayan dönüşümü inceleme fırsatını bulduğunu söyleyen Kılıç, sanayileşme sürecinin kentlerin sahip olduğu sosyal, ekonomik, fiziksel, doğal birçok değerleri yıkıp parçaladığını bu sanayinin desantralizasyonu ile birlikteyse kentlerin yeniden özüne dönme fırsatını yakaladığını söylemiştir. Burada kentlerin önüne iki tane fırsat çıktığını anlatan Kılıç, bunlardan birincisinin kentin yeniden özüne dönme, kenti kent yapan değerleri yakalama şansı olduğunu, ikincisinin ise bundan biraz daha farklı olduğunu, kenti farklılaştırmak, bir takım modeller ithal etmek, özünden sapmak bir takım değerlere özenerek kenti yeniden kurgulamak üzerine olduğunu belirtmiştir. Bu yaklaşımların iki modeli olduğunu bu örneklerden bir tanesinin Baltimore kentinde bir diğer uç örneğinde Londra’daki Dok alanları olduğunu söyleyen Kılıç, aslında her iki modele bakıldığında da özünde kamu – özel sektörün birlikteliğine dayanan bir model olduğunu belirtmiştir. Baltimore örneğinin Londra’daki dok alanlarından çok farklı olduğunu, bu örneği çok daha farklı kılan şeyinse yaşayanların böylesi bir dönüşüm modeline katılması olduğunu açıklamıştır. Bu iki uç örnekten birincisinde kentin kaybedilen değerlerine değinme, kentin özünü yakalamaya yönelik bir dönüşüm modelinde orada yaşayanların bu işe katılımı temeli oluştururken, diğerinde ise iki önemli dinamiğin karşımıza çıktığını belirten Kılıç, neo liberal politikalar ve küreselleşme eğilimi ve bununla birlikte teknolojinin dayatması kentleri kendi öz değerlerinden çok hızlı bir şekilde uzaklaştırmaya başlayarak kentleri adete bir Pazar alanına çevirdiğini söylemiştir. Dönüşümün bu boyutunun kentleri yeni felaketlere çok hızlı bir biçimde sürüklemeye başladığını söyleyen Kılıç, bunun en açık örneğinin Londra Dok alanlarında görüldüğünü söylemiştir. İnsan odaklı olmayan orada yaşayanları temele almayan bu tür dönüşümlerin ömrünün çok kısa olduğunu belirtmiştir.

Kılıç; Baltimore’da 1960’larda başlayan bu tür dönüşümlerin çok hızlı bir biçimde kendini yenileyerek, oradaki insanlarla bunu paylaşarak büyük ivmeler kazandırdığı görülürken, Londra’ya bakıldığında 80’lerde başlayan bu değişimin çok kısa sürede iflas ettiğinin görüldüğünü söylemiştir. Bunun en önemli sebebinin temelinde alanı Pazar alanı olarak görmenin, liberal ekonomilerin dayattığı küresel sermayenin hakim olduğu bir anlayışın hakim olmasında yattığını söyleyen Kılıç, küresel sermayenin bu tür mekanlara girdiğinde buraları çok hızlı bir biçimde sömürüp, alması gerekenleri aldıktan sonra kendilerine sömürecek yeni alanlar aradıklarını belirtmiştir. Böylesi bir anlayışın sonucunda bu tür dönüşümlerin çok hızlı bir biçimde iflas ederek, eskisi gibi bir takım değerleri olmadığının görüldüğünü söylemiştir. Baltimore’da ise, oradaki yaşayanların ön planda olduğunu ve oradaki yaşayanların sanayinin geri çekilmesiyle oradaki alanların nasıl dönüştürmeleri gerektiğine kendilerinin karar verdiğini bunları geniş bir katılımla gerçekleştirildiğini söyleyen Kılıç, böylesi bir sürecin daha değerlenerek günümüze kadar yaşama şansını yakaladığını belirtmiştir. Dönüp yaşadığımız kente baktığımızdaysa İstanbul kıyılarının bu süreci en iyi yansıtan noktalardan bir tanesi olduğunu söylemiştir. İstanbul kıyısıyla yaşayan bir kentken, İstanbul’un bugün kıyılarını yok ettiğini söylemiştir. Orada yaşayan insanları ve onların biçimlendirdiği mekanları yok ettiğini belirtmiştir. Her mekanı biçimlendiren, şekillendiren insanlar, onların gerçek sahipleri olduğunu söyleyen Kılıç, o insanları oraya bağlayan çeşitli unsurların olduğunu ve bunların yıkılmasının oradaki insanların yaşamlarını altüst ederek onları mutsuzluğa sevk ettiğini belirtmiştir. İstanbul kıyılarına bakıldığında bunun çok net olarak görülebildiğini ve artık İstanbul kıyılarına alakası olmayan bir kültürün geldiğini söylemiştir.
İstanbul’un çok farklı mekanları olduğunu ve dönüşüm projelerinin de bu anlamda çok farklı ele alınmak zorunda olduğunu, standart bir projenin ele alınamayacağını belirtmiştir. Bu anlamda Sulukule’ye baktığımız zamanda aslında buradaki dönüşüm modellerinde bu mekanları özellikli kılan özel alanların bu özelliğini temellendirdiği alanların izinin sürülmesi gerektiğini söyleyen Kılıç, bunların bulunarak yüceltilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu anlamda dönüşümün ‘üm’sini ayrı tutarak dönüşümü; iz sürmekle eşdeğer tuttuğunu söylemiştir.

Sulukule’nn çok farklı bir mekan olduğunu, yaşamın evde sokakta her yerde olduğunu, burasının insanların mutlu olduğu mekanlar olduğunu, planlamanın temelinde insanları mutlu kılmak olduğunu, insanların bu mutluluğunu elinden almak üzere plan yapılamayacağını söylemiştir. Sulukule’de her türlü mekanda insanların sahip oldukları becerileri gösterebildiklerini, insanların yeteneklerini sergilemek için bindirilmiş mekanlara ihtiyaç duymadığını belirten Kılıç, insanların mutlu oldukları şekilde yaşamlarını devam ettirmesini sağlayacak bir yaklaşımın geliştirilmesi gerektiğini söylemiştir. İnsanların mutluluğu yakaladığı mekanları geliştirmenin ve düzenlemenin bu işin temelinde olması gerektiğini söyleyen Kılıç, dönüşüm kavramından bunları algıladığını belirtmiştir. Sulukule’yi Sulukule yapan şeyin insanlar olduğunu vurgulayan Kılıç, orada yaşayan insanları kaldırdığınız zaman Sulukule diye bir şeyin kalmayacağını, o zaman burada gerçekleştirilecek olan projenin insan odaklı bir proje olması gerektiğini ancak bu projelere bakıldığı zaman bunların insan odaklı değil, rant odaklı olduğunu belirtmiştir. İnsanları mutlu kılan şeylerin saptanıp, onları geliştirmenin yüceltmenin yolunun ve yönteminin keşfedilmesi gerektiğini söyleyerek sözlerini bitirmiştir.

Daha sonra söz alan Hasan Kıvırcık, kentsel dönüşüm kavramıyla son iki üç yıldır akademik ortamın, plancıların, mimarların, yerel yönetimlerin ve halkın büyük bir kısmının bu konuyla meşgul olduğunu ancak son zamanlarda fikri düzeyde olduğu kadar politik olarak da güncel hayatımıza girmiş bir kelime olduğunu söylemiştir. Bu kavramın nasıl bir şey olduğu konusunda çeşitli yorumlar yapıldığını, Mimdap olarak kendilerinin de kavramı çeşitli biçimlerde dile getirdiklerini belirten Kıvırcık, panelde bu yazılardan bir çerçeve oluşturmaya çalışacağını söylemiştir. Konunun biraz mesleki bir alandan, mimarlığın küreselleşme karşısındaki konumundan sorgulanabileceğini, fizik mekan yapma meselesinde ve daha sonra plan yapmayla kente yansıyan bazı sorunlar olduğunu ve bunlardan bahsetmek istediğini de sözlerine eklemiştir.

Bundan yaklaşık iki yıl önce dünyanın çeşitli yerlerinden mimarlar Türkiye’de toplanarak UIA toplantısının gerçekleştirildiğini ve bu toplantıda bazı sosyal konuların masaya yatırılmaya çalışıldığını belirten Kıvırcık, bu toplantıda dünya çapında bir muhalefet odağı haline gelemeyen bir yapının ve bundan şikayetçi olan bir çok kesimin bulunmasına karşın ancak bir arada olmadıkları için seslerinin bütünlük taşımadığının ortaya çıktığını söylemiştir. Mimarlık camiasında sık sık, biz kültürün ifadesiyiz onu yaparız diye bir iddia olduğunu ancak “hangi kültürün ifadesiyiz” sorusunun her zaman sorulması gerektiğini söylemiştir. Kent ve bina yapıcısı olarak neyi yerine getirebiliyoruz? Neyi yapabiliyoruz? Neleri yerine getiremiyoruz? Bu soruları sorguladığımızda arkasının boşaldığını ve bazen de var olan kurulu düzen içinde savrulduğumuzun görüldüğünü söyleyen Kıvırcık, küreselleşmenin karşısındaki mimarlığın krizini ve fakat başka bir mimarlığın mümkün olabileceğini, bu kurgunun şu anda yaşadığımızdan başka türlü varedilebileceğini ortaya koyduğunu belirtmiştir. Bu kurgunun UIA 2005’te olduğunu ve bir sonraki Torino toplantısına da bunun aktarılmasının istendiğini söyleyen Kıvırcık, bunun yanı sıra dünya’nın yoksulluk, eşitsizlik gibi temel sorunlarının derinleşerek devam ettiğini ve ayrıca bütün insanların doğaya ve ekolojiye karşı yarattıkları bir açmaz ve bunun giderilmesi gibi başka problemleri olduğunu, bunlara karşı da bir sorumluluk payımızın olduğunu belirtmiştir. Türkiye’ye baktığımızda kentlerde ve metropollerde mimarlık ailesi şimdiye kadar çeşitli sorumlulukları yüklenerek, bundan 30 yıl öncesinde bile Mimarlar Odası’nın içerisinde kentlerin gelişimi insanların yaşamı konusunda çeşitli açılımlar ve belki de var olan yasal düzleme ters bile olsa bunları yaptıklarını ve bugünde tarihsel olarak gerçeklerin ortaya konması gerektiğini söyleyen Kıvırcık, küreselleşmenin karşısında sadece şikayetçi olan bir kalabalık olma halinden çıkıp bütünlüklü bir söylemin kurulması gerektiğini söylemiştir.

Kıvırcık, “1990’ların ortasından itibaren öğrenmeye yeni başladığımız bir şey var: alternatif var oluş yöntemlerini bulamazsak eğer şu andaki gibi dağınık bir muhalif yapı ortaya çıkarsa bundan sonrada düzlem daha elverişli olmayacaktır” dedi. Tek yanlı olarak bir konuyu; örneğin küreselleşmeyi ya da yöneticileri ya da yasal düzeni, kötüleyerek bir sonucun çıkamayacağını, özne ya da nesne konumunda olanlarında bunları ifade ederken, kendisine ait bir eleştiriyi de ortaya koyması gerektiğini söyleyen Kıvırcık, alternatif çıkışın nasıl olduğuna bir yanıt bulmada bir problemle karşı karşıya olduğumuzu dile getirmiştir.

Yapılan bu toplantıların da bizi götüreceği yerin ortak fikirlerin geliştiği bir yer olması gerektiğini söyleyen Kıvırcık, misal olarak kent aktörlerinden birinin bir şeyler yaptığında buna karşı çıkmanın tavırlardan bir tanesi olduğunu ve bütün organizmaların bu şekilde ilk olarak savunma ve gelecek darbeye karşı kendisini savunmaya öne aldığını, ancak ondan sonraki tavrın “peki ne yapmak lazım” yönünde geliştirilmesi gerektiğini söylemiştir.

Kıvırcık,Türkiye’nin demokratik ve toplumsal yapısının asıl olarak 1980’lere dayalı bir sıkıntısı olduğunu, toplumsal muhalefetin tümüyle dağıtıldığı bir ortamda 90 lı yıllarda özelleştirme ve 98’de özellikle başlayan MAI süreci ve daha sonra tahkim süreci yani sermaye yatırımlarının Türkiye’de başka bir hukuk düzeniyle görülüyor olması, Türk hukukunun dışına çıkartılıyor olması ondan sonrada devletin yeniden yapılanma diyebileceğimiz bir döneme geçiriliyor olması hepimizin yakinen bildiği şeyler olduğunu söylemiştir.

Son yıllarda ülkemizde gösterime sunulan vizyondaki fikrin; “bir tek yol vardır o da, sermaye girişimini maksimum düzeye çıkarabilecek, bütün yatırımları maksimum tutabilecek olan dış yatırımcıları buraya çekmek ve bunun için ne gerekiyorsa yapmak” olduğunu söyleyen Kıvırcık, tek refah yolu da budur ve bundan başka bir kalkınma yolu da görünmemektedir gibi bir söylemle bilinç altının doldurulduğunu belirtmiştir. En baştan en alta kadar yöneticilerin böyle bir sevdası olduğunun fark edildiğini ve beraberinde yanılsamanın, körleşmenin burada başladığını vurgulamıştır. Kıvırcık; bu açıdan ele alındığındaysa küreselleşmenin aynı şekilde bütün dünyayı batağa çevirdiğini ya da yoksullaştırdığını görmezden gelerek, olayı sadece ekonomik bir kalkınma olarak sunulan küreselleşme ve kapitalizmin yeniden inşa edilişi meselesini gerçekten analiz etmemiz gerektiğini ve işin özünün burada olduğunu söylemiştir.

Kıvırcık konuşmasına; “Geri çekilerek yokmuş gibi yapmak bütün bunlara biraz yanda durarak, yasal yönetsel ve geleneksel çerçeveye asılarak durulamaz. Bazı kurumlarımızın yasal güçlerine dayalı olarak, yasalardan aldıkları dava açma, ya da itiraz etme yetkisi var bunlar çok değerli ama artık bu anayasal bu hukuksal bir sistem içinde bundan sonra sözü edilen hakkın uzun süreli geçerli olmayacağı fark edilerek daha ileri bir aşamada farklı bir şekilde örgütlenilmelidir” diye devam etmiştir.

Dolayısıyla demokratik yapıların her türlü iyi niyetlerine rağmen, belirli bir süre sonra yasalar ve hukuk düzeni değiştikçe bu tür yetkilerini kullanmalarının etkili değerinin olmayacağını söyleyen Kıvırcık, sınırlarını itirazlarla sürdürenlerin daha da geri bir noktaya doğru gideceğini varsaymak durumunda olduğumuzu belirtmiştir. Bunun tersini gerçekleştirecek bir eylemliliğinse ne yazık ki olmadığını belirttikten sonra, toplumsal yapıların kendilerini aşacak ve daha çok şey verebilecekleri alanlara yönelmelerinin şart olduğunu ve toplumla sahiden birleşebilecekleri, yaşamla ciddi şekilde kucaklaşabilecekleri sorun bölgelerine yönelmelerinin mutlak olduğunu oysa kamu yarına çalıştığını söyleyen örgütlerin perspektiflerinin kısıtlı ve yollarının tıkalı olduğunu söylemiştir.

Kentlerin kullanımı ve mimarlığın yönelimiyle ilgili pek çok aramanın sürdüğünü söyleyen Kıvırcık, işgücünün kullanımı, sanayi ve teknolojinin değişimi ile birlikte fiziki yapının farklılaşması sonucunda kentlerin yeni roller, işlevler üstlenmesi aynı zamanda nüfus yönünden kalabalık oluşu, mekanın büyümesi, ulaşım araçlarının gelişmesi gibi bir dizi etken sonucunda kentlerde farklı bir yaşantının ortaya çıktığını, dolayısıyla artık dönüşüm demesek bile bariz bir değişmenin olduğunu söylemek durumunda olduğumuzu belirtmiştir. Temelini ekonomik ve sosyal gerekçelerden alan kentlerdeki değişmenin önüne geçebileceğimiz ya da engelleyebileceğimiz bir şey olmadığını, önce bir kabul noktasında durup, ne yapmak gerektiği üzerine bir fikir geliştirmek gerektiğinden bahsetmiştir. Kıvırcık, kentlerin kullanımı ve mimarlığın yönelimleri açısından projelere bakıldığında; ulaşımın çözülmesinin, kamusal alanın dönüşümü bakımından daha fazla insanların toplu taşımla taşınmasının, buralarda hayatı daha fazla kolaylaştıracak unsurların yapılmasının yönelinen noktalar olduğunu söylemiştir. Dünyada bunun için kamusal alanlar öne çıkmakta, insanların topluca bulundukları alanlar çoğaltılmaktadır. Bizim ülkemizdeyse büyük projelerle gelen değişim dalgasını yaşadığımızda bu özle aynı olmadığını, sadece bir sermaye transferi ya da bunun hareketliliğini sağlamaya yönelik bulunduğunu söyleyen Kıvırcık, dolayısıyla bu tür dönüşümlere temkinli bir savunma çizgisiyle yaklaştığımızı, sonunun nasıl olacağını bilmediğimiz için şimdilik reddetme refleksiyle yaklaştığımızı belirtmiştir.

Kıvırcık; sermayenin nasıl bir konum alması gerektiğini nasıl bir hukukla yönetilmesi gerektiğini, kentlerin nasıl yeniden planlanması gerektiği konusunda hem bilgi ve deneyim düzeyimizin hem de kamuoyunun bununla olan ilgisi, alakası ve duyarlılık düzeyinin alt seviyelerde olduğunu söylemiştir. Belki de bir öğrenme, yeniden yapma ve bundan sonra belki de birkaç şey söyleme fırsatını bulacağımızı dile getirmiştir. Kentsel dönüşümün bir ölçütü olması gerekiyorsa, bunun da kamu yararı olması gerektiğini belirtmiştir. Kentsel dönüşümün aynı zamanda kavram bozulmasına maruz kaldığını, kentlerin sürekli dönüştüğünün farkına varmamız gerektiğini söyleyen Kıvırcık, bu ülkenin 50’lerde değiştiğini bunu reddetmemiz gerektiğini o zaman adının konmadığını ama bir yapsat düzeniyle iki katlı üç katlı yapıların yıkılarak yerlerine apartmanların geldiğini bunun sonucunda da bütün ülke kentlerinin fiziki çevresinin değiştiğini belirtti. Daha sonra 80’li yıllarda eski kent alanları tüketilince, kentin dışında toplu konut alanlarıyla dönüşüm geçirildiğini ve şimdi de hepsini birden ele alan bir dalgayla, küresel dalgayla karşı karşıya olduğumuzu ve bunun pek çok kişinin belirttiği nedenlerle de olumsuz bulunduğunu dile getirmiştir.

1990’larda Mimarlar Odası’nda deprem ile ilgili çalışırken, dönüşüm değil ama rehabilitasyonun şart olduğu fikriyle bunun nasıl yapılabileceğinin konuşulduğunu dile getiren Kıvırcık, bir depremle bu kentin yıkılarak fiziksel çevrenin çökeceğinin tartışıldığını ve bu nedenle de bunun değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir. Ancak, bu yapılırken, sosyal donatıların yetersiz, insana yakışmayan mekanların olduğu çok yoğun bir yapılaşmanın değil de, planlı bir şekilde bu mekanların rehabilite edilmesi gerektiği yönünde bir görüş içine girildiğini de belirtmiştir. Konunun bir de bu boyutunun olduğunu, insanların yaşadığı mekanlardan memnun olmadığını ama bu dönüşümün nasıl yapılacağı ve nasıl ele alınacağının tartışılması gerektiğini belirten Kıvırcık, küreselleşmenin bir devamı olarak bir dönüşümle her tarafı yıkarak inşaat sektörüne iş çıkarmak bakımından bir dönüşümün değil, insanlara fırsat veren onların hayatlarını mekanla birlikte iyileştiren bir dönüşüme ihtiyaç olduğunu vurgulamıştır.

Dönüşüm fiilinin tümden bozulmamasının gerektiğini, kötü tüketilmemesi ve bu kavramların bize de lazım olacağını bildiren Kıvırcık, “ama madem ki dönüşüm deniyor, önce yoksulluğu dönüştürelim, eşitsizliği dönüştürelim, eğitimi, demokratik olmayan yapıyı, eşitsizlik yayan sistemi dönüştürelim. Bunlara hiç dokunmadan sadece fiziki yapının dönüşmesini savunmak hiçbir anlam taşımaz” dedi.

Soylulaştırmanın uluslar arası uygulamalarda argümanlardan biri olarak görebildiklerini ve bazı kuramcıların bunu normal saydığını fakat ülkemiz için yerinden etme figürüyle ilgili bir dönüşümün kabul edilemeyeceğini, asıl olarak yaşayanların hayatlarına bir imkan tanıyarak onların güncelini daha da iyileştiren, sadece fiziki mekanın kalitesinin arttıran bir dönüşüm değil de, onların yaşam kültürlerine katkıda bulunan bir değişim bizim için düşünülmesi, önerilmesi ve peşinden gidilmesi gereken bir değişim olmalıdır demiştir.

İnsanların çevresine, kentine ve daha büyük ölçekte ise ülkesine sahip çıkabildiği ve bütün karar alma süreçlerine dahil olarak onlara ait argümanlar sunabildiği bir kent demokrasisinin kurulması gerektiğini, bugünkünden farklı bir şekilde yaşam alanları sahipliğine dayalı yeni bir demokratik anlayışın esasında siyasal demokrasiye de nefes alma kanalları açacağını söyleyerek sözlerine son vermiştir.

Daha sonra söz alan Ulaşılabilir Yaşam Derneği’nden Belgin Cengiz, kentsel dönüşüme yerinden etme olarak yaklaşarak incelemiştir. Geçtiğimiz sene içerisinde 28 ilde romanların yerleşimlerini inceledikleri bir geziye düzenlediklerini söyleyen Cengiz, o zaman kentsel dönüşümün etki alanlarının nasıl bir şey olacağını anlama fırsatı yakaladığını söylemiştir. Bu gezi sırasında ziyaret ettikleri mahallelerde yaşayan tüm Roman vatandaşların, kentsel dönüşüm kapsamında evlerinin yıkılacağından ve taşınacaklarından endişe duyduklarından bahsettiklerini belirten Cengiz, İstanbul’a döndükten sonra Kağıthane ve Küçükbakkalköy gibi yerleşimlerde kentsel dönüşümün başladığını ve insanların kendilerini endişeli bir biçimde toplantıya çağırarak destek istediğini anlattı. İstanbul genelinde 3 milyon insanın kentsel dönüşümden etkilenerek yer değiştirilmesinin beklendiğinin tespit edildiğini ve bunun çok önemli bir kısmının da İstanbul’un çingene mahalleleri olarak adlandırılan ve yoksulluğun en yoğun, olumlu veya olumsuz ayrımcılığı da en yoğun bir biçimde hisseden Roman Mahallelerinde gerçekleşeceğini söylemiştir. Cengiz; bu mahallelerdeki insanları diğer gruplarla bir araya getiren bir tartışma platformu oluşturmayı hedeflediklerini ve o platform üzerinden de bugüne kadar gelen bir dizi etkinliklerin oluştuğunu anlatmıştır.

Kentsel dönüşümün etkilediği bölgelerin gecekondu mahalleleri ya da kentin çöküntü alanları olarak tanımlanan gelir seviyesinin düşüklüğünün yanı sıra, mimari açıdan da kent içi yapılanma açısından da sorunlu olduğu düşünülen bölgeleri kapsadığını ancak yoksulluk sorunun ulusal çapta ele alınarak bir çözüm aranmadıkça çözülemeyeceğinin altını çizmiştir. Bu çerçevede de kentsel dönüşüm eğer sadece nakit alım gücü olan insanları kapsayacak bir program olarak ele alınacaksa, kentin belirli bölgelerinin gelir seviyesi yüksek insanların yerleşimine açılması olarak ele alınacaksa, bunun ulusal ve uluslar arası ciddi sorunlar yaratacak bir konu olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Cengiz; Kentsel dönüşüme de bu şekilde bakıldığında uluslar arası literatürdeki ülke içinde yerinden edilme kavramıyla Türkiye’deki kentsel dönüşümü buluşturma şansının yakalandığını söylerken, ülke içinde yerinden edinmenin 1990’ların sonunda Birleşmiş Milletler’e bağlı çalışan BM. Mülteciler Yüksek Komiserliğine bağlı çalışan bir ekibin sınır ötesine geçmeyen ama kendi ülkelerinde sürekli yer değiştirmek zorunda kalan insanların yaşadıkları sorunlar göz önünde tutularak hazırladığı bir çerçeve oluşturma çabası olduğunu açıklamıştır.

Cengiz; 2000 yılında sadece kendi ülkelerinde, ülke içindeki savaş ve çatışma durumları, doğal ya da teknolojik afet ve kalkınma eksenli bir ülkede yapılan ve hazırlanan programlar olarak sınıflandırılmış üç ana gerekçeyle yaklaşık 25 milyon insanın yer değiştirmek zorunda kaldığını söylemiştir.

Türkiye’nin de 2005’te alınan 5366 sayılı kararla birlikte yaygın bir kitle hareketliliğiyle karşı karşıya kaldığını ve bu genel çerçevenin bir alt başlığı olarak da artık gündeme girdiğini anlatan Cengiz, yol gösterici çerçeve ilkelerinin 30 maddeye dayandığını ve bu maddelerinde Türkiye’nin de taraf olduğu uluslar arası sözleşmeye dayandığını söylemiştir. Yol gösterici ilkeler olan bu 30 maddenin ülkeleri zorunlu olarak bunları uygulamaya taraf kılmadığını ancak ülke içindeki bu yerinden edilmelerin, ülkelerin taraf olduğu anlaşmalardan herhangi bir maddesini ihlal eder bir duruma gelmesi halinde uluslar arası birliklerin o ülkeye müdahale etme hakkının olduğunu açıklamıştır. Cengiz Türkiye’nin daha öncede bu konuda uyarılar aldığını ama kentsel dönüşüm kapsamında ilk defa 2006’nın sonu ve 2007’de uluslar arası kamuoyunda ve bir takım raportör kuruluşlar tarafından uyarılmaya başlandığını söylerken bunlardan birisinin Vatandaşlık ve Siyasal Haklar sözleşmesinin 26. maddesine dayandırılarak, yasalar önünde herkesin eşit olması ve hiçbir ayrımcılık yapılmadan yasaların din, dil, cinsiyet, milliyet, siyasi ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer statü gibi temellere dayanan her türlü ayrımcılığa karşı herkesi eşit ve etkili koruma yükümlülüğüne bağlandığını dile getirmiştir.

Cengiz, Kentsel dönüşüm uygulamalarında tebligatsız ve bildirimde bulunmadan bu tarz uygulamaların gerçekleştirilmesi, o bölgede yaşayan insanların katılımcılığının sağlanmaması çeşitli durumlarda örneğin Küçükbakkalköy’de olduğu gibi, polis yada devletin diğer güçlerinin eşliğinde zor kullanarak bu tarz uygulamaların gerçekleştirilmesi daha sonraki dönemde sıhhi yaşam, hijyen, gündelik yaşamın devamı için herhangi bir yaklaşımın geliştirilmemesi, planlama ve protokollerin açık ve şeffaf yapılmaması, protokole taraf olan kurumlardan protokol istendiği zaman verilmemesi, eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerden faydalanılmasına kentsel dönüşüm uygulamaları sonucunda bu hizmetlerden faydalanma haklarının alınması, sosyal güvence haklarının ellerinden alınması bölgeler ve uygulamalarda ırksal ve etnik ayrımcılıkların öne çıkması gibi gerekçeler, meselenin ülke içinde yerinden edilme çerçevesinde ele alınmasını ve uluslar arası sözleşmeler içerisinde mahkemelere ve hukuksal sürece yönlendirilmesini zorunlu kıldığını açıklamıştır.

Bu konuda üç temel uyarı yapıldığını dile getiren Cengiz, 5 kurumun bir araya gelerek hazırlamış olduğu ve Başbakan Erdoğan’a uyarıcı nitelikteki bir mektupla ilk başta bir uyarı yapıldığını söylemiştir. Bu mektupta; gene benzer maddelere dayandırılarak yapılan tahliye sürecinin olumlu sürecinden emin olunmadığını, yaklaşık 500’ün üzerindeki insanın 3 ayrı bölgede çok ciddi mağduriyet yaşadığı ve bu mağduriyetlerin sonuçlandırılarak, bundan sonra bu süreçlerin daha kontrollü ve katılımcı yapılması ve bu uygulamaları yaşayan ailelere gerekli tazminat ve yardım ve benzeri haklar gözetilerek yapılan uygulamaların olumsuz yönlerinin giderilmesi için bir uyarının yapıldığını söylemiştir. Daha sonra Bakış Açısı raporunda Romanlara yönelik zorla tahliyelere son verilmesi yönünde bir uyarıda bulunulduğunu, ayrıca 2006 AB İlerleme Raporunda da gerek kentsel dönüşüm süreçlerinin başlaması gerekse kentsel dönüşüme ilişkin yasalardaki yanlış uygulamalara yönelik daha kapsayıcı daha dikkatli uygulamalara geçilmesi gerektiğinin söylendiğini belirtmiştir. Cengiz, bu meselenin gerek hukuksal gerek politik çerçevesinin ülke içinde yerinden edilme olgusu olarak kavraması gerektiğini ve Türkiye’nin kalkınma endeksli olarak yapılan kentsel dönüşüm uygulamalarında, kendisinin de taraf olduğu uluslar arası sözleşmelerdeki gereklilikleri yerine getirerek yer alması gerektiğini ve özelde de yoksulluk ve etnik kimlikten ötürü ayrımcılığa maruz kalma ve barınma hakkı gibi haklardan bu insan gruplarının mahrum edilmesine karşı STK ve tüm duyarlı kuruluşların bir araya gelerek bir platform kurulmasının gerektiğini söyleyerek konuşmasını bitirmiştir.

2 Yorum
  1. Çok bilgilendirici ve inanılmaz yolculukta bir panel . Yıllar sonra bile belge niteliği taşıyacak düzeyde

    fikret ozturk | 16 February 2013

  2. Belgin Cengiz ‘in hazırlamış olduğu Kağıt Hane isimli belgeselini izledikten sonra yaptığım aramalar ile bu sayfaya geldim, 2007 ‘de yapılmış bu panelden notlar gerçekten etkileyici.

    Taner | 29 March 2013


Yorum yazmak için


Amerikalı mimarlar Tod Williams ve Billie Tsien, Japonya Sanat Birliği’nin 2019 Praemium Imperiale ödülünü  kazandı.       2019 Praemium Imperiale mimarisi, Tod Williams ve Billie Tsien’i ödüllendirdi. Fotoğrafı çeken Taylor Jewell     Her yıl verilen Praemium Imperiale, mimarlık, heykel, müzik, resim ve tiyatro ya da film alanlarında “büyük uluslararası etki” yapan sanatçıları tanır. [...]
ARŞİV
Subscribe