Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?…
Share 17 August 2009

17 Ağustos’tan Günümüze 10 Yıl Geçti. Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?…

17 Ağustos 1999′da bundan 10 yıl önce bütün Marmara bölgesini sarsan çok büyük bir deprem gece 3.02 de meydana geldi. Merkez üssü Gölcük olan 7,4 şiddetindeki 45 saniyelik deprem yaşamları söndürdü.

Ülkemizin planlamadan yapı üretim sürecine kadar “çürük” olan fiziki örgüsü bu sarsıntıya dayanamadı ve çöktü.

“Büyük Türkiye” sloganıyla şekillenen merkezi devlet yapısı büyük ve yaygın afet karşısında şakına döndü, kurtarma, haberleşme ve ulaşım felç oldu.

Yaşananlar yıllara dayalı büyük hataların sonucuydu. Afet risklerini hesaplamayan, yer seçimi ve planlamadan, tasarlamaya ve bina yapmaya değin “güvenli yaşam çevresi” yaratmayı öğrenememiş, bunu talep etmemiş ve bu ilkeyi kontrol etmemiş devlet örgütlenmesi 17 Ağustos’ta 30 binden fazla insanın ve büyük maddi kayıpların nedeni oldu.

Değerlendirmeler ders almak için yapılır
17 Ağustos felaketi sırasında toplum güçleri bir süre dayanışarak hem acıları azalttı hem de yeni süreçleri sorgulayacak bir tutum geliştirdi. Bu sorgulama “hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” özdeyişiyle bir süre etkili oldu. Ancak ülkemizde imar düzeni, yapı sektörü ve sorumluluklarından kolayca sıyrılabilen devlet bürokrasisi kaldığı yerden devam etti. Bu olumsuzluğu değiştirecek, yaşam hakkını savunan bir yurttaşlık girişimi ise ne yazık ki oluşturulamadı.

Bütün kurumlar öncelikle ‘kurtarma’ işine heveslendiler. Deprem sonrasında felakete uğrayan halka nasıl yardım edileceğine ilişkin çalışmaları öne çıktı.

Ancak deprem öncesi özellikle “risk azaltma” temelli çalışmalar yapılamadı. Bu konuda kayda değer tek kapsamlı çalışma İstanbul Deprem Mastır Planı (İDMP) çalışması oldu. Ancak bu önemli belgenin tespitleri ve önerileri üzerinden bir iz oluşturulamadı, kamu yöneticileri bu belgeyi bir yol haritası olarak benimsemedi.

Son günlerde en yetkili kurumlardan bu konuya ilişkin ciddi hiçbir girişim yoktur. Siyasetin gündemi çok başka yerlerde atmakta, bu sorun gündemde sıralamaya girememektedir.

Değerlendirmeler dokuz yıldır yapılıyor. Ancak ders alınmış ve ülkenin üretim güçleri olası afetin zararlarının azaltılmasına yönlendirilmiş değil. Merkezi ve yerel devlet organları ile toplumun, yaşam alanlarının kurtarılmasına ilişkin bir planı yok. Geniş kesimler tarafından henüz talep edilmeyen bu çalışma defalarca dile getirilmesine rağmen ilerlemiyor.

Toplumsal mutabakat sağlanmalıdır
Afetlere dayanımlı kentlerin yaratılması, var olan kentlerimizin kırılgan, güvenliksiz fiziki yapısını değiştirmek, yaşam alanları olmaktan uzak mekanlar ve varlıklarıyla tehlike yaratan fiziksel unsurları ortadan kaldırmak, gerekli olanları düzenleyerek yeniden yapmak; üretim güçlerinin, toplumsal güçlerin, yönetimlerin, bilim çevrelerinin, toplum katılımcılarının ortak işi olabilir.

Toplumsal kesimlerin ortaklaşalığına dayanmadan, değişimin ve dönüşümün gereğine yeterince inanılmayan ortamlardan aksiyon çıkması çok zordur.

Depreme karşı güvenlik sadece merkezi hükümetin çıkaracağı yasalara bağlanamayacağı gibi sadece dış kaynaklı büyük kredilerin sağlanmasına, uluslararası büyük finans ve inşaat gruplarının işi üstlenmelerine bırakılamaz.

Bilim çevrelerinin, toplumu demokratikleştirmeye çalışan kesimlerin, toplumun büyük kısmını oluşturan emeğiyle geçinenlerin, kamuda çalışanların, yerel yönetimlerin, kentine sahip çıkmak isteyenlerin, yıllardır bu şehirlerden zenginleşen ve sermayesini büyüten işverenlerin, sanayicilerin, ortak mekanı olan kenti kullanan, kentte yaşayanların ve buna bağlı olarak yönetim erkini oluşturan kaymakamın, valinin; sonra sırasıyla milletvekili, bakanın, başbakanın… ortak kurdukları bir plana ihtiyacımız var.

Ne tepeden inme yasa ve yönetmeliklerin yaşama şansı ne de bilim çevreleri, meslek odaları, sivil kuruluşların tek tek istemlerine dayalı önermelerin hayata geçme şansı var. Yaşadık ve gördük…

Afet risklerine dayanımlı yaşam alanlarının yaratılması bir toplumsal sözleşme konusudur ve bizleri beklemektedir.

Afet zararlarının azaltılması, hemen şimdi
Afetlere dayanımlı kentleri süratle yaratmalıyız.

Son elli yıldır kentleri dayanımsız kılan ve yapı üretimini ilk maliyeti bakımından ‘ucuzlatan’ geri konvansiyonel yöntemlerin değiştirilmesi, yeni yapı teknolojilerini sektöre önermemiz artık görevden de öte bir anlam taşımaktadır.

Yaşam hakkının savunulması, yaşam standartlarının ve güvenlik unsurlarının yükseltilmesi,
Mimarlık ve mühendislik hizmetlerinin yapı üretiminin gerçekten bir parçası haline getirilmesi,
Kentlerin planlamasında, bina yapımında çok yönlü ve ardışık riskleri tasarım ve uygulamanın parametreleri olarak yorumlanması,
Mevcut kentlerin rehabilitasyonu, yeniden planlanması, bina-sokak-mahalle ölçeklerinde risklerinden arındırılırken yaşanılır çevre haline dönüştürülmesinin pratiklerine başlanılması,
Tarihi merkezlerin korunması, olası afetlere dayanımlı kılınması,
Beklenen ve kayıplar vereceği bilinen deprem ve diğer afetlere karşı insan yaşamının değerini öne çıkararak, en az kayıpla atlatılacak bütün fiziki düzenlemelerin yapılması için; sonra değil, hemen şimdi.

mimarlıkta
DEMOKRATİK AÇILIM PLATFORMU

4 Yorum
  1. Daha ne kadar geçmesi lazım derken bir kinaye yaptığınız anlaşılıyor. Gerçekten on yıl herşeyi kavramak ve gereknleri yapmak için çok uzun bir süre. Bu kadar vurdumduymaz bir idare bu kadar savruk bir stk grubu bu kadar kendi derdine düşmüş meslek odaları olunca “daha ne kadar geçecek” sorunuz anlam kazanıyor.
    Ne yazık ki?

    Ahmet Çetin | 20 August 2009

  2. Artık hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Çünkü herhangi bir konuda yapılan tartışmalar, açıklanan görüşler (onaylama veya eleştiri), bir şeylerin değişebileceği umudunu taşır, ya da taşımalıdır. Oysa tüm gelişmeler öylesine umut kırıcı ki. Artık umutsuzluğumu yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ediyorum.

    Bir deprem master planı hazırlanıyor, emek, zaman, kaynak harcanıyor. Sonra bir kenara atılıyor. Yaptıran kurum olarak Belediye’nin dikkate almamasının yanı sıra ne yazık ki bazı meslek odaları ve STK’lar da sahip çıkmıyor. (Eleştirilebilir ve geliştirilebilir ama bunu yapmak için öğrenmek ve daha ileri götürmek için çaba gerekir ki bu zordur, bunun yerine dudak bükmek ve yok saymak kolaydır.) Ardından deprem odaklı kentsel dönüşüm pilot projeleri yaptırılıyor, yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Bunlar da hiç yokmuş gibi aynı şekilde kenara itiliyor. Geçen on yılda bu konuda hiçbir şey yapmamış olmayı unutturmak için, bu günlerde ne bu projelerle, ne de DMP ile ilgisi olmayan kat karşılığı bir proje (Zeytinburnu Sümer mahallesi) “Türkiye’nin ilk deprem odaklı projesi” reklamları ile uygulamaya konuyor.

    İstanbul için Çevre Düzeni Planı adı altında üst ölçekli bir plan, daha doğrusu planlar yapılıyor. Çok sayıda akademisyen ve uzmanla yapılan ilk plan için yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Hukuken kesinlikle sorunlu olduğu ve açılan ilk davada iptal edileceği bilinmesine rağmen onaylanan planın (artık aymazlık değil tercih olduğuna inandığım) iptalinden sonra, Belediye bürokratları ve teknokratları tarafından yapılan bazı değişikliklerle plan yeniden onaylanıyor. Gerek iptal edilen gerekse mevcut durumu bir belgeye bağlamaktan öteye gitmeyen bu özelliği ile de “ayakları yere basan plan” olarak ifade edilen her iki plan da İstanbul’un beklenen depremi için ne getiriyordu? Sadece içi boş sloganlar… Getirme şansı var mıydı? Böyle bir planlama yaklaşımı ile hayır… Mevcut durumu ve mevcut eğilimleri bir belgeye bağlayan bu plan niye yapıldı? Herhalde tepeden inme büyük ulaşım projelerini (üçüncü köprü, karayolu tüp geçişi vb) üzerine “İŞLEMEK” için…

    Kentin gelişimini kesinlikle değiştirecek olan büyük yatırımları planlamıyorsunuz, birleri karar veriyor, birilerinin plana “işlemesi”, Belediye Meclisi ve Başkanlığının da bir noter gibi onaylaması bekleniyor. Bu kentte yaşayanlar ne mi düşünüyor? Onlar anlamaz, ne bilgi verirsek onu bilir. Bu karaların bu kente ne getirip ne götüreceğinin onlara açıklanması gerekmez. Gelecek kuşaklara ne bırakacağımız ya da bırakamayacağımızsa hiç düşünmediğimiz bir ayrıntı.

    Daha çok konu var insanı umutsuzluğa düşüren; Ülkenin en güçlü imar kurumu haline gelen TOKİ faaliyetleri, ona yetişmeye çalışan KİPTAŞ faaliyetleri, bütün ilçe belediyelerinin (acele kamulaştırma vs gibi) kolay uygulama şansını verdiğini düşündükleri için hevesle sarıldıkları “Kentsel Yenileme” projeleri vs….

    Umutsuzluğu artıran yalnızca idarelerin tasarrufları da değil. Yapılan eleştiri ve karşı çıkışlarda daha bilgili, daha donanımlı olmaları beklenen kurumların; esası görecek bilgi donamı olmayan, paylaşmayan, tartışmayan (yani farklı görüşleri tartışmayan), aynı eleştirdikleri idareler gibi, iktidarda olanın her şeyi bilmesi anlayışına dayanan yaklaşımları ile geniş kesimleri yanına alamayan muhalefetleri ne yazık ki güçlü idareler karşısında başarısız oluyor.

    Bu umutsuz yorumu yine de umutla noktalamak adına umarım yanlışlardan doğrular çıkarmayı çok geç olmadan öğreniriz ve umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir.

    Asuman Yeşilırmak | 20 August 2009

  3. Gerçekten çok tüketici, bıktırıcı bir süreç. Oysa herkes biraz daha özenli olabilirdi. Devlet görevlerine daha çok sahip çıkabilirdi. Öyle olmadı. İnsanlar unuttu gitti. Asuman hanım umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir diyor ama bu bir dilek sadece.

    olcay karaca | 20 August 2009

  4. deprem tehlikesi bence hiç bir zaman ciddiye alınmadı. şimdi Van depremini ciddiye aldık onun için kanun çıkardık diyorlar ama bu da bana inandırıcı gelmiyor.

    resmiye güldoğan | 31 March 2012


Yorum yazmak için


Tasarım: Bjarke Ingels Group (BIG) Amager Bakke olarak da bilinen CopenHill, Kopenhag’ın dünyanın ilk karbonu olma hedefine uyum sağlayarak hedonistik sürdürülebilirlik kavramını benimseyen, bir kayak pisti, yürüyüş parkuru ve tırmanma duvarı ile bezeli yeni bir atıktan enerji santrali türü olarak açılıyor. CopenHill, sosyal altyapıyı mimari bir dönüm noktasına dönüştüren, kentsel rekreasyon merkezi ve çevre eğitim [...]
ARŞİV
Subscribe