Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Melih Cevdet ile Urla’yı Yeniden Dolaşmak/Arif Şentek
Share 5 November 2019

1972 ilkbaharında ülkede neler yaşanmaktadır? 12 Mart birinci yılını doldurmuş, kentlerde sıkıyönetim vardır, evler basılmakta, kitaplar toplatılmaktadır. Böylesi bir ortamda Anday ve iki arkadaşı; Şadi Çalık ve Oğuz Akkan birkaç günlük bir tatil için İstanbul’dan kalkarlar İzmir’e, Urla’ya gelirler.

 

 

 

 

 

 

 

Yıl 1972, aylardan Nisan; Melih Cevdet Anday ile iki arkadaşı, Şadi Çalık ve Oğuz Akkan birkaç günlük bir tatil için İstanbul’dan kalkarlar İzmir’e, Urla’ya gelirler. Onlara İzmir’de mavi vosvosuyla Vedat Mavitan katılır. Sadece Urla’da kalmazlar, neredeyse bütün yarımadayı dolaşırlar. Çeşme’ye, Seferihisar’a giderler. Tavlalı, rakılı bir tatil gibi görünür ama gezdikleri yerlere, karşılaştıkları insanlara ilişkin izlenimleriyle, bölgenin tarihi üzerine söyledikleriyle farklı bir gezi öyküsü çıkar ortaya. Anday oturur bu öyküyü kaleme alır.

 

Anday’ın yazdığı gezi öyküsü, “Urla Yarımadasında Bir Gezinti” başlığı ile bir yazı dizisi olarak 26 Temmuz-3 Ağustos 1972 tarihleri arasında dokuz gün Milliyet gazetesinde yayınlanmış. Anday yazıyı, bazı yerlerini biraz daha genişleterek, 1977 yılında yayınladığı “Anadolu’da ve Sosyalist Ülkelerde” adlı gezi notları kitabına da almış. (Çağdaş Yayınları, s.52-108)

 

1972 ilkbaharında ülkede neler yaşanmaktadır? Birinci yılını dolduran 12 Mart, bütün ağırlığıyla ilericileri, aydınları hedef almıştır. Tutukevleri sol politik eylemcilerle doludur. Kentlerde sıkıyönetim vardır, evler basılmakta, kitaplar toplatılmaktadır. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamını önlemek için yapılan bütün girişimler sonuçsuz kalmış, Meclis idam kararını onaylamıştır. Özetle, deyim yerindeyse “Hava kurşun gibi ağır”dır. Böyle bir ortamda birkaç günlük Urla gezisi, Anday ve arkadaşlarına biraz soluklanma fırsatı vermiş olmalı.

 

Melih Cevdet ve Urla gezisi arkadaşları

 

 

 

 

 

Meraklısı internet ortamında arar bulur ama yine de Urla’da bir araya gelen dört arkadaş hakkında kısa bilgiler vereyim:

 

Melih Cevdet Anday (1915-2002) Garip akımının üç şairinden biri. Tiyatro oyunları, romanlar, deneme yazıları yazmış. TRT’de ve Paris Büyükelçiliği’nde görev yapmış.

 

Şadi Çalık (1917-1979) Girit’in Kandiye kentinde doğmuş. Çocukluk ve gençlik yılları ailesinin mübadelede yerleştiği Urla’da geçmiş. Güzel Sanatlar Akademisi hocalarından. ODTÜ Atatürk anıtı ve İzmir Kültürpark’ta yaptığı heykellerle ünlü.

 

1982 yılında yitirdiğimiz Oğuz Akkan, Babıâli’nin deneyimli gazetecilerinden. Akşam gazetesi genel yayın yönetmenliği yapmış. Daha sonra yayıncılığı seçmiş, 1964 yılında Cem Yayınevi’ni kurmuş.

 

Vedat Mavitan (1915-1986) Güzel Sanatlar Akademisi kökenli ressam ve grafik sanatçısı. İzmir’de yaşamış. Özellikle 1940′lı yılların İzmir Fuarı afişleri onun elinden çıkmış.

 

Bu dört kafa dengi arkadaşın ortak özellikleri üzerine çok şey söylenebilir. Galiba en önemlisi, yaşamı, bu toprakları, bu dünyanın insanlarını sevmiş olmaları. Bu sevgilerini, yerelden evrensele uzanan kültür ve sanat anlayışlarını, ürettikleriyle ortaya koymuşlar.
Anday’ın neredeyse 50 yıl önce yazdıklarını izleyerek günümüz Urlası’nı yeniden dolaşmak herhalde ilginç olacaktır. Birkaç noktaya değinerek kısa bir gezinti yapalım:

 

Coğrafyacıların yarımadası ve Urla adının kökeni 

 

 

Öncelikle “yarımada” adlandırmasına açıklık getirelim. Anday’ın da yazdığı gibi İzmir’in batısında, Urla’dan başlayarak Ege’ye uzanan yarımadanın tümüne coğrafyacılar “Urla Yarımadası” demişler. Bugün de bu adlandırma kullanılıyor. Ancak belki de yerelleşmenin giderek güç kazanması sonucu, artık yarımadanın belirli bölümleri Çeşme Yarımadası, Karaburun Yarımadası olarak adlandırılıyor.

 

Urla adının nereden geldiğine ilişkin çeşitli etimolojik açıklamalar var. Anday, Urlalı ozan Seferis‘i de kaynak göstererek Urla’nın “Vurla”dan geliyor olabileceğini, ancak tersinin de mümkün olduğunu söylüyor. Urla için önemli bir kaynak olan Milioris‘in “Bir Zamanlar Urla” diye Türkçeye çevrilen kitabında uzunca bir bölüm bu konuya ayrılmış (1). Urla’ya emek verenlerden Mehmet Emeç ve Tayfun Caymaz da kitaplarında (2) bu ad konusu üzerinde uzun uzun durmuşlar.

 

Urla adının “Uğur Ola” sözünden geldiği bile söylenir. Aynen, Türklerin “Amma uzun ha” dediği nehre daha sonra Amazon adının verilmesi veya “Bu ne yaygara” dediği şelalenin adının Niagara kalması yakıştırmaları gibi bir şey.

 

Yıkılanlar, yeniden yapılanlar

 

 

Anday daha İzmir’den geçerken, körfezin iki kıyısında yıkılan eski yapıların yerine çok katlı yeni apartmanların yapılmış olduğunu görür ve eleştirir; “Değişmiş İzmir’in görünümü, gerçi karşı konulmaz bir şeydir bu, ama eskiyi aramanın bir türlü vazgeçilmez tutkusu da insansaldır… Bursa’nın Muradiye semtinde eski yapıların yok olmasına gönlüm razı değil. İzmir’in Sakız tipi evlerini artık göremeyeceğiz” der.

 

İzmir’le Urla arasındaki yapılaşmayı da eleştirir Anday; “Çoğu mimarlık açısından berbat… Oysa yerleşmeyi daha baştan düzenlememiz, o bölgeyi eskisinden daha iyi yapmamız gerekirdi” der.

 

İzmir’e sekiz katlı apartmanlar yetmedi, şimdi körfezin kıyısında gökdelenler yükseliyor. Eski yapılardan artakalanlar tek tük korunuyor. Bu arada Çeşme’ye uzanan bir otoyol yapıldı. Eski kıyı yoluna “takılmak” istemeyenler bu yoldan kısa sürede Urla’ya ulaşıyor. Yol boyunca kıyıda sıralanan yazlık evlerin berbatlığı, son yıllarda yapılan makyajlarla bir ölçüde giderildi.

 

 

Camdan kafes içinde korunan ev

 

 

 

 

Eskileri yok etmeden yapılacak bir yenileme mümkün değil mi acaba? Bu bir kültür sorunu olmalı. Uzaklara gitmeye gerek yok, İzmir’de, Urla’da gerçekleştirilmiş böyle başarılı yenileme projeleri var. Ama yenileyeceğiz diye eskiyi görünmez hale getirmenin de “başarılı” örnekleri var. Buna en iyi örnek, Melih Cevdet ve arkadaşlarının Urla’da kaldıkları, sofra kurup sohbet ettikleri evin başına gelenler.

 

 

Şadi Çalık’ın ablası Neriman Hanım, Urla’nın varsıl ailelerinden Zerenlerin oğlu Kazım Bey’le evlidir. Anday ve arkadaşları, Urla İskele’de Zerenlere mübadelede verilmiş eski Rum evinde kalmışlar. Ev iskelenin biraz dışında, deniz kıyısında genişçe bir bahçe içindedir, önünden yol geçer.

 

 

Hoş bir evdir, geleneksel yerel mimariden farklı bir görünüşü vardır. İlginç bir durum; bugün ev yerli yerinde duruyor ama göremiyorsunuz. Zerenlerin evini herhalde restoran veya kafe olarak kullanacak yeni sahibi, bahçeyi kapatmak üzere evi koyu renkli cam kaplı çelik bir yapıyla sarıp sarmaladı. Ev, camdan bir kafes içine alındı desek yanlış olmaz.

 

 

Necati Cumalı’nın evi nasıl kaydırıldı?

 

 

 

 

 

Heykel ve seramik sanatçısı Müfide Çalık, Şadi Çalık’la evlidir, Urlalı yazar Necati Cumalı’nın kız kardeşidir. Yani Çalıklar ile Cumalılar akrabadır. Şadi Çalık arkadaşlarını Cumalıların evine de götürür. Evde Girit mübadili kiracılar oturmaktadır. Konuklarını ağırlarlar, kahveler içilir, Yunancayla karışık sohbet edilir. Anday ev için “yüz yıllık bir Rum evi, kapısında yapıldığı tarih ve yapanın adı yazılı” diyor.

 

 

Bugün Urla’ya geldiğinizde kime sorsanız size Necati Cumalı’nın adını taşıyan cadde üzerinde, bir bahçe içinde bulunan Cumalı ailesinin evini gösterecektir. Cumalıların belediyeye bağışladığı ev şimdi “Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi” olarak kullanılıyor. Yalnız bu ev, o ev değil!

 

 

Şöyle olmuş; yol genişletme çalışması sırasında belediye özgün evi almış, arkaya kaydırmış. Aslında kaydırma filan yok, evi yıkmışlar, 15-20 metre arkaya aynısını yeniden yapmışlar. Ne denir, akademisyenler pek uygun görmeyebilir ama bu da farklı bir “koruma” yöntemi.

 

 

Elbette evin kapısında yazılı yapım tarihini ve yapanın adını korumak kimsenin aklına gelmemiş. Evi eski özgün haliyle gösteren bir fotoğrafı ve yapılan “koruma/yenileme” işini anlatan bir açıklamayı “Anı ve Kültür Evi”nin görünür bir yerine koysalar ne iyi olurdu. Öte yandan keşke belediye bir himmet etse de yapı etkin bir biçimde kullanılabilse, düzenli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapsa, kitaplığı canlandırılsa.

 

 

İskele’nin yıkılarak imarı ve Seferis Sokağı

 

 

 

 

 

Anday ve arkadaşları İskele’de epeyi bir vakit geçirmişler. Anday, “İskele Köyü” diyor. Gerçi bugün Türkiye’de bütün köyler “mahalle” oldu, ama yapılan yeni yapılar, kıyıya sıralanan balık restoranları, açılan kafeler ile İskele’nin gerçekten köylük tarafı kalmadı. Aslında İskele de mimari mirası yıkarak uygulanan bir imar anlayışının örneğidir. İskele’nin 1922′deki halini gösteren fotoğrafa baktığınızda, yerel mimarlığın korunması gereken örneklerinden olan bir dizi yapının bugün yok olduğunu göreceksiniz. Eskiler yıkılarak meydan açılmış, meydana bir de Atatürk anıtı kondurulmuş, anıtın hemen yanında günlük balık satışlarının yapıldığı mezat yeri bulunuyor… Neyse, Seferis’in çocukluk fotoğraflarında görünen Batis’in kahvesi ayakta kalmış, ona şükredelim.

 

 

Anday, Urla’yı 1950 yılında ziyaret eden Seferis’in yazdıklarını hatırlatıyor. Seferis, 14 yaşında terk ettiği İskele’de çocukluk günlerinin izlerini aramış, bazılarını bulmuş. Bazılarını ise bulamamış. Duygu dolu satırlar yazmış. Yıllar sonra Urlalılar, Nobel kazanmış bu eski hemşehrilerinin anısını yaşatmak istemişler ve doğduğu evin bulunduğu sokağa onun adını vermişler. Yunanistan’dan gelen kalabalık bir grubun katıldığı törenle sokağa “Seferis Sokağı” tabelası çakılmış.

 

 

Gelgelelim “milliyetçi” duyguları kabaran bir kısım Urlalı bunu içine sindirememiş. Belediye meclisinde çoğunluğa sahip olan ANAP’lılar ayaklanmış, “Seferis Sokağı” adının değiştirilmesi için karar bile alınmış. Gerekçe olarak da “Biz böyle her sokağa bir Yunan adı verirsek, onlar tekrar silahı alır, tepemize dikilir” demişler. Neyse, partinin genel başkanı Mesut Yılmaz duruma el koymuş da Urla’nın namusu kurtulmuş, diplomatik bir skandal önlenmiş. (3)

 

 

Zamanın belediye başkanı Seferis’in doğduğu evin kültür merkezi haline getirileceğini söylemiş, ama ev bugün butik otel olarak hizmet veriyor.(4) Arada bir Yunanistan’dan Urla’yı ziyarete gelenler oluyor, ama hâllerinden öyle ellerine silahları alıp tepemize dikileceklerine ilişkin bir tehlike sezilmiyor. Ziyaretler dostluk havası içinde geçiyor, Urlalılar onları “Kalimera” diyerek selamlıyor, ikinci kuşak Girit mübadili ihtiyarlar onlara, aynen Şadi Çalık’ın sohbet sırasında veya tavla oynarken yaptığı gibi Girit Yunancası ile laf atıyor.

 

 

Çarşı, pazar, arasta ve Malgaca
Anday ve arkadaşları Urla’yı gezerken çarşı pazara uğramayı ihmal etmezler, dükkânları dolaşırlar, akşam kuracakları sofra için öteberi alırlar. Anday: “Zerzevatçı, meyveci dükkânları, kocaman çınarların bütün alanı saran gölgesine sermişlerdi renk renk mallarını. Tatlı, dinlendirici bir sessizlik vardı her yerde” diyor. İstanbul’a götürmek üzere Urla’ya özgü bir şey ararlar, bulamazlar. Anlaşılan o tarihlerde daha enginar furyası başlamamış. Şimdi enginarın reçelini, kolonyasını bile yapıyorlar. Bir de zeytin üzerine çeşitlemeler var bugünlerde.

 

 

Urla’nın Malgaca diye adlandırılan çarşısı sanırım kentin eski havasını en iyi yansıtan yer. Selçuk Kayan ve Serap Tekeli Özden’in 2015′te yayınlanan ortak çalışması (5) Urla’nın bu kesimini çok iyi belgeliyor. Çarşı esnafı ile tek tek yapılan görüşmelerin harika siyah beyaz fotoğraflarla birlikte verildiği kitap, başarılı bir yerel tarih çalışması.

 

 

“Arasta’yı biliyoruz da bu ‘Malgaca’ adı nereden geliyor” diye merak edersiniz belki. Çeşitli yakıştırmalar var. Yine amatör etimoloji uzmanlarına göre, çarşıya gelenlerin “Bu mal kaça” diye sorması, giderek “Malgaca”ya dönüşmüş. Kulağa hoş geliyor ama mutlaka başka bir kökeni olmalı.

 

 

Malgaca, Urla’nın yaşadığı değişikliklerden etkilenmiyor mu? Elbette etkileniyor. Örneğin bazı dükkânları dışarıdan gelenler devraldı. Katmerci, dönerci, kokoreççinin yanına hamburgerci açıldı, ama fazla tutmadı. Urla’ya gelenlerin ilgisini geleneksel tencere yemekleri yapan lokantalar çekiyor. Yıllardır esnafa hizmet veren Merkez Lokantası kapandı ama Şafak Lokantası dolup boşalıyor. Uzun yıllar tül perdeli camlarının ardında alışılmış köhne meyhane görüntüsü ile müşterilerini ağırlayan Kuki Bar şimdi şeffaflık kazandı, kaldırıma taştı, bembeyaz bir bistro’ya dönüştü. Dereboyu’nda, eski Demirciler Çarşısının olduğu sokakta açılan “English Pub” galiba tutturamadı, bugünlerde kapalı.

 

 

Melih Cevdet ve arkadaşlarının Urla öyküsünü güncelleme konusunda söylenebilecekler bu yazının sınırlarını aşar, belki bir kitabı doldurabilir. Bu yazıda daha çok, aradan geçen 50 yıla yakın zaman içinde Urla’nın görünür yüzünde, özellikle son yıllarda yaşanan değişimi anlatmaya çalıştım. Oysa; Çeşme, Bademler, Sığacık izlenimlerinden Madam Rebeka’nın İskele’deki meyhanesine, lokantalardaki balık fiyatlarının pahalılığından Şadi Çalık’ın arsa merakına kadar üzerinde durulabilecek o kadar çok konu var ki Anday’ın yazdıklarında. (AŞ/AÖ)

 

 

(1) Nikos Milioris’in özgün adı “Ta Vourla tis Mikras Asias” (Küçük Asya’da Urla) olan ve Atina’da 1957′de yayınlanan kitabının Turgay Cin tarafından yapılan Türkçe çevirisi “Bir Zamanlar Urla”, Urla eski belediye başkanlarından Besim Uyal’ın kişisel gayretleriyle 2003′te yayınlanmıştır.
(2) Tayfun Caymaz, Mehmet Emeç; “Urla – Kuruluşu, Adının Kökeni”, Yarımada Yayınları, İzmir, 2003
(3) Hürriyet, 03.07.1999 / http://www.hurriyet.com.tr/gundem/yorgo-seferis-sokaginin-yasam-mucadelesi-39089262
(4) Bianet, 23.07.2002 / http://bianet.org/bianet/kultur/11799-seferisin-dogdugu-eve-ilgi-artiyor
(5) Selçuk Kayan, Serap Tekeli Özden, “Arasta ve Malgaca: Urla’nın Belleği”, Urla Belediyesi yayını, 2015 (İngilizce çeviriler: Neyyir Berktay)

 

 

 

 

Kaynak : bianet.org


Yorum yazmak için


Deprem Güçlendirme Derneği (DEGÜDER) Başkanı Sinan Türkkan, araştırmalara göre İstanbul’da riskli konut sayısının 2 milyon civarında olduğunu belirterek, bunların yarısının güçlendirmeyle kolaylıkla kurtarılabileceğini söyledi.             Sinan Türkkan, İstanbul’da yaşanan son deprem sonrası akıllara riskli binaların geldiğini kaydederek, kentte sağlam olmayan yapılarla ilgili açıklamalarda bulundu.     İstanbul’da özellikle 2000 yılından [...]
ARŞİV
Subscribe