Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Korkusuz şehir : Barselona rantçılardan ve yozlaşmışlardan nasıl kurtuldu?
Share 25 September 2019

Barselona kent yönetimi 2015 yılından bu yana politikalarını ve hayata bakışını ortak çıkar ve ortak zenginlik etrafında kuran kadın belediye başkanı Ada Colau tarafından yönetiliyor.Onu oraya getiren Müşterek Barselona (Barcelona en Comu) platformuydu. Bu bütün vatandaşların özgürce girip öneride bulunup, tartışabileceği bir vatandaşlık insiyatifi. Örgütlenme modelleri, ilkeleri, tarzları ve belediyeyi aldıktan sonra halk için neler yaptıkları ya da yapmadıkları bütün dünya için önem arz ediyor. Belki de bu bilgi şu an en çok Türkiye’deki kent yönetimleri için önem taşıyor. O yüzden bu yazı dizisinde Müşterek Barselona hareketini inceleyeceğiz.

 

 

 

 

 

 

ALPHAN TELEK -İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (İstanPol) Akademi Direktörü, Sciences Po Paris CERİ (Uluslararası Araştırmalar Merkezi) Doktora araştırmacısı

Bize baskı yapmayı bırakacaklar

Bizi aşağılamayı kesecekler

Bizi kontrol etmeyecekler

Ve başarılı olacağız

Muse

 

 

31 Mart yerel seçimleri sonrasında Türkiye’de önemli büyükşehir belediyelerinin yönetimleri el değiştirip muhalefetin kontrolüne geçince, belediye ve belediyecilik ile iktidar arasındaki ilişki bir kez daha önem kazandı. Bir çok kişi tıpkı AKP’nin öncülü olan 1990’lı yıllardaki örneklere dikkat çekerek, şimdi onların benzerlerinin CHP tarafından yapılabileceğini ileri sürdü. Bir başka deyişle özellikle CHP Türkiye’nin dinamoları olarak adlandırabileceğimiz büyükşehirlerde iyi bir yönetim sergileyip, halkı kendine inandırabilirse önümüzdeki yıllarda Türkiye’de merkezi seviyede de yönetim değişikliğine şahit olabiliriz. Ancak bunun gerçekleşebilmesi ya da hakiki bir dönüşümün var olabilmesi için farklı bir yönetim anlayışı gerekiyor. Ortak çıkar ve ortak zenginlik kaygısı güden bir başka deyişle halk çıkarını savunan belediyecilik anlayışı rantın ve bireysel zenginlik hırsının her yere damgasını vurduğu çağımızda mümkün mü?

 

 

Daha önce Birikim dergisi, gazeteduvar, Birgün ve çeşitli mecralarda popülizm üzerine meslektaşım Seren Selvin Korkmaz yazdığım yazılarda dünyadaki diğer örneklere bakmanın çok önemli olduğunu ve durumumuzu karşılaştırmalı olarak incelemede büyük katkısı olduğunu deneyimledim. Bu yüzden yukarıdaki soruya yine dünyadan örnekler bularak incelemenin önemli katkılar sunacağına inanıyorum. Daha da önemlisi bazen burada nelerin yapılamayacağını bilmek için de dünyadaki örnekler son derece önemli oluyorlar.

 

 

24 Haziran İstanbul seçimleri sonrasında gazeteduvar’da ABD Başkan aday adayı Vermont Senatörü Bernie Sanders’in 1981-1988 yılları arasındaki Burlington belediye başkanlığına odaklanmış ve üç yazılık dizide ortak çıkar ve halkçı belediyecilikten dünyanın en güçlü ülkesinin başkanlığına bir hat çizildiğini yazmıştım. Sanders’in Burlington örneği sadece Türkiye için değil insanlık için de büyük ve önemli sosyal ve ortakçı deneyler barındırıyordu. Sanders’in sekiz yıllık belediyecilik yönetimi süresince Burlington’da yaptıkları halkçı belediyecilik için önemli açılımlar sağlıyor.

 

Öte yandan, Burlington nüfusu 40.000 civarında olan bir şehir. Ancak metropol olarak adlandırabileceğimiz yerlerde sosyal ve ortak çıkar gözeten örnekler söz konusu halkçı belediyeciliğin başka yönlerini bize gösterebilir. O yazıda da belirttiğim gibi elimizde zamanda ve mekanda farklı yerlere gidebilen bir periskop olduğunu hayal edelim. Bu hayali periskopu zamanda ve mekanda farklı noktalara yönlendirmenin düşünsel hayatımıza büyük katkıları olacağına inanıyorum. Üç yazıdan oluşan bu dizide ise periskopu İspanya’ya yönlendirelim ve Barselona örneğini ele alalım. Barselona kent yönetimi 2015 yılından bu yana politikalarını ve hayata bakışını ortak çıkar ve ortak zenginlik etrafında kuran kadın belediye başkanı Ada Colau tarafından yönetiliyor. Colau, Barselona tarihinin ilk kadın belediye başkanı. Colau hiç bir partiye üye değil. Onu oraya getiren Müşterek Barselona (Barcelona en Comu) platformuydu. Bu bütün vatandaşların özgürce girip öneride bulunup, tartışabileceği bir vatandaşlık insiyatifi. Bu insiyatif 2014 yılında bir araya gelen Barselonalı kent sakinlerinden oluşuyor. Bir yıl içinde Barselona belediyesinin yönetimini kazandılar. Örgütlenme modelleri, ilkeleri, tarzları ve belediyeyi aldıktan sonra halk için neler yaptıkları ya da yapmadıkları bütün dünya için önem arzediyor. Belki de bu bilgi şu an en çok Türkiye’deki kent yönetimleri için önem taşıyor. O yüzden bu yazı dizisinde Müşterek Barselona hareketini inceleyeceğiz.

 

 

Ancak bu örneği incelemek için sadece belediyenin nasıl alındığını ve nasıl yönetildiğini paylaşmak yeterli olmayacaktır. İçinde bulunulan dönem ile birlikte bunu ele almak elzemleşiyor. Bu yüzden biraz daha geriden ve daha geniş bir bakıç açısına ihtiyacımız var. Colau’nun halkçı belediye örneğini incelemeye 2008 yılından başlıyoruz. Benimle gelin.

 

 

Her şeyi değiştiren kriz: 2008

 

 

Dünya 2008 yılında önemli bir krizle karşı karşıya kaldı. Bir çoklarına göre o dönemde yaşanılan kriz kapitalizmin bugüne kadar gördüğü en büyük ikinci krizdi. İlki malum 1929 yılındaki Büyük Buhran. Bir çok kişi yaşanılan krizin sadece bir finansal kriz olduğunu söylüyordu ancak kriz gittikçe derinleşti ve finansal bir kriz olmaktan sistemin sosyal, siyasal ve bireysel boyutlarını da etkileyen bir evreye girdi. Bir bütün olarak gündelik hayat krize girdi. İnsanların gündelik hayattaki kararları, hisleri ve gelecek beklentilerini etkileyen ve onlarda tavır değişikliğine (kültürel olarak) yol açan olgular derin krizler olarak adlandırılabilir. Nasıl mı?

 

İspanyol bilim insanları Manuel Castells, Joao Caraça ve meslektaşları İspanya’da sürdürdükleri bir araştırma sonucunu kitap olarak yayınladılar (Sonrası: Ekonomik Kriz Kültürleri). Bu kitap Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçe’ye de çevrildi. Burada Castells ve meslektaşları 2008 finansal krizinin vurduğu İspanya’nın Katalonya bölgesinde yaptıkları saha çalışmaları sonucu insanların gündelik hayatlarında önemli değişiklikler tespit ettiler. Bunu kültürel bir değişiklik olarak adlandırıyorlar. Buna göre, krizden hemen sonra ‘kapitalist olmayan pratiklerle’ uğraşanların sayısı önemli bir artış göstermiş durumda. Söz gelimi, kendi meyve bahçesinde kendi sebze ve meyvesini yetiştirmek, evde tadilat gerektiğinde bunun için servisi aramaktansa kendi tamirini kişinin kendisinin yapması, araba ve motor bakım/tamirini kişinin kendisinin yapması, tanımadığı biri için bunları yapması ya da ona kazanç beklemeden borç vermesi, ev tadilatı karşılığında ev sahipleri ya da çiftlik sahipleriyle anlaşarak onların boş evlerinde kalmak gibi bir takım pratikler kapitalist olmayan pratikler olarak sayılabilir. Bunlar kapitalist olmayan bir başka deyişle kâr amacı gütmeyen gündelik hayat pratikleri aynı zamanda kültürel bir davranış.

 

 

Castells ve ekibine göre, bu kişilerin bunları yapmak için iki kuvvetli sebebi olabilir. Birincisi kapitalist kriz ortamında hayatta kalmak için bu öz yeterlilik pratiklerine gidilmesi olabilir. Ancak ikinci ve kuvvetli sebep insanların kapitalizmdeki yoğun güvencesizlik ve anlamsızlık hissinden sıkılarak kendilerini güvende hissettirecek dayanışma temelli bu pratiklere gitmesi olabilir.

 

 

Daha önce bireysel rekabeti, kar ve kazanç isteğini gündelik hayatlarının merkezine alan insanlar 2008 sonrasında gündelik hayatlarında artık değişik bir pratik peşinde koşmaya başlamışlardır. Çok uzağa bakmayın, özellikle son iki yıldır Türkiye’yi vuran ekonomik krizden sonra bir çok kişi kapitalist olmayan gündelik pratiklerinin sayısını arttırdı ya da arttırmak zorunda kaldı. Kendi kendine yapılan ev işleri, kendi meyve ve sebzesini yetiştirmek, kendi yoğurdunu yapmak, tadilat işleriyle kişinin kendisinin uğraşması bizim de kapitalist olmayan pratikleri ortaya koyduğumuza işaret ediyor. Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Kapitalist olmayan pratikleri krizden doğan bir zorunluluktan mı yapıyoruz yoksa kapitalizm sonrasına geçişin doğurduğu kültürel tavır değişikliği içerisinde miyiz? Bunu bilemiyoruz ancak bu tür gündelik pratiklerin yoğunlaşması siyasal tercihleri de etkilemekte. Belediye yönetimlerinin kent düzeyinde değişmesi bir gösteren olarak karşımıza çıkabilir. Ancak radikal dönüşümlerin ardında mutlaka giderek büyüyen ve değişen bizim ekonomik sandığımız ancak son derece kültürel pratikler bulunmaktadır. Yaşamın bir kültürel pratikler yığını olduğunu unutmamak gerekiyor, Aslında bu doğayla bir başka deyişle hayatla kurduğumuz etkileşimin adıdır. Katalonya’daki kent yönetimi değişiklikleri tıpkı Türkiye’de olduğu gibi ekonomik kriz sonrası geldi. Bunu biraz daha inceleyelim.

 

 

 

 

 

 

İspanyol çalışan: «Çarşı pazarda fiyatlar artıyor ama ücretler aynı»

 

 

2008 finansal krizi başta ABD olmak üzere pek çok ülkeyi derinden etkiledi. O dönemde Castells’lerin yaptığına benzer gözlemleri pek çok kişi sahada yapmak istiyordu. Ben de 2012 yılında İspanya’da kısa süreli akademik bir programa katılmıştım. Program 21 gün boyunca 2008 ekonomik krizinin yereldeki etkilerini ölçmeye çalışıyordu. Bizler de bu yönde eğitim alıyor ve daha sonra küçük saha araştırmaları hazırlayarak sokakta insanlarla krizin etkilerini ölçmeye çalışıyorduk. Benim olduğum yer İspanya’nın doğu kıyısında yer alan Albir adlı küçük ve şirin bir kasabaydı. Üzümü ve şarabıyla ünlü bu küçük tatil yöresi, Alicante’ye bağlıydı. Burada insanlarla yaptığım sokak görüşmelerinde beni en çok etkileyen ise bir resepsiyonistin şu cümlesi olmuştu: «Çarşı pazarda her şeyin fiyatı artıyor ama bizim ücretlerimiz aynı». Aynı kişi işsizliğin de artmakta olduğunu söylüyordu, bölgede işsizlik artıyordu. Kendisi biraz daha şanslıydı çünkü çalıştığı yerde daha eski bir çalışan olduğu için bir çok işi aynı anda yönetebiliyor ve işyeri veriminden ötürü de patronu onu kovmuyordu. Öte yandan, bölge turizmden geçiniyor, sessizliğinden ötürü özellikle de emeklilerin tercihi oluyordu. Ancak 2008 krizinin önemli etkilerinden biri de emeklilik fonlarının azalması ve güvencesizleşmesiydi. Bu yüzden bölgede emeklilere yönelik daha az ev satışı yaptığını söyleyen bir emlakçı ile görüşme yapmıştım.

 

 

Kriz kültürleri ve sosyal volkanlar

 

 

Aslında Albir’de gördüğüm ve tanık olduğum şeyler bir bütün olarak Katalonya bölgesini, İspanya’yı, güney Avrupa’yı ve çeşitli yönleriyle tüm küreyi etkiliyordu. Bu yüzden adı global finansal kriz. Kısacası, işsizlik (özellikle de genç işsizliği), artan güvencesizlik, emekli fonlarının ve güvencesinin azalması, enflasyon, durgun ücretler, işten çıkarmalar bu krizin görünen ekonomik etkilerini oluşturuyordu. Ancak her ekonomik kriz özellikle de 2008 misli olanları en az bu kadar sosyal ve bireysel etkiler taşır.

 

 

Konut sorunu yaşayan insanların sayısının artması, evden çıkarmalar, genç insanların aileleriyle kaldığı sürenin artması ya da kendi evine çıkan gençlerin bir süre sonra ailelerinin yanına dönmesi bir gümümüz kapitalizmi için bir sosyal kriz belirtisidir. Bir başka deyişle, konut krizi son yaşanılan krizin önemli bir bileşeni olarak öne çıkmış durumda. Ev kredilerini ödeyemeyenlerin, evleri ipotek altına alınanların sayıları arttı. Sadece ABD’de bu sayının 6.5 milyon olduğu belirtiliyor (Kâr için değil halk için: Eleştirel Kent Teorisi ve Kent Hakkı, 2014). Tüm bu yaşananlar bireysel varoluş krizlerini de beraberinde getiriyor. Dünya Sağlık Örgütü ve pek çok kurum dünyanın akıl sağlığının iyiye gitmediğini ve mental sorunların arttığına yönelik raporlar paylaşıyor. Son olarak Dünya Sağlık Örgütü geçtiğimiz yıl kendisine kayıtlı ülkelerde toplam 800.000 kişinin intihar ettiği bilgisini paylaştı (Medyascope). Bu her 40 saniyede bir intihar anlamına geliyor. İntiharların yüzde seksenden fazlası ise tarım ilacı ile gerçekleşmiş. Söz konusu ekonomik ve sosyal zorlukların bireyleri sonuna kadar yıprattığını ve onları bir çıkmaza sürüklediğini söyleyebiliriz.

 

 

Üstüne üstlük, yaşananlar karşısında krizin çıkmasına sebebiyet veren banka yöneticileri, finansçılar ve sorumluluğu olan yetkililer siyaset tarafından korundu, ödüllendirildi, bonuslar verildi ya da dokunulmadı. Bedeli ödeyen halk oldu. Tıpkı 2001 ekonomik krizindeki Türkiye gibi. Bankaları hortumlayanlar hiç bir bedel ödemediler, bütün bedeli halk ödedi, fakirleşerek ve akıl sağlığını yitirerek. 2001 yılında Türkiye’de büyük bir sosyal hareket oluşmadı ama sadece bir yıl sonra siyasal sahne baştan aşağı yenilendi ve henüz 2001 yılında kurulan AKP sadece bir yıl içerisinde Türkiye’de oyların yüzde 34’ini aldı ve mevcut baraj sisteminin de nimetlerinden faydalanarak (CHP ile birlikte) tek başına iktidarı aldı. Bu toplumun patlama noktasına gelen enerjisini soğuttu ve AKP’nin hamleleleri sosyal patlama riskini azalttı.

 

 

Ancak İspanyol sosyo-politik sistemi 2008 sonrası aynı şansa sahip değildi. Öte yandan 2008 finansal krizi ve ertesinde yaşanan süreç Türkiye’nin 2001’de yaşadığından daha ağırdı. İspanyollar kısa sürede büyük bir fakirleşme yaşarken, bir yandan da her kriz döneminde olduğu gibi zenginlerin daha da zenginleştiğine tanık oldular. Fransız akademisyen Thomas Piketty ve meslektaşlarının yaptığı çalışmalar tüm dünyada ekonomik – bununla birlikte sosyal – eşitsizliklerin 2008’den sonra önemli oranda arttığına işaret ediyor. Bu aynı zamanda toplumsal karşı çıkışların bir başka deyişle sosyal volkanik kuşağın hareketlenmesi anlamını taşıyor.

 

Çok geçmeden biriken sosyal enerji kendine 2011 yılında bir çıkış noktası buldu ve İspanya hareketlendi. Gezi hareketine benzetilen öfkeliler (Indignadosindignar fiilinden gelmektedir, öfkelendirmek anlamında, Fransa’daki muadili ise indignez-vous idi, öfkelen hareketi) hareketini yaşadı İspanya. Milyonlarca insan sokağa çıktı. Milyonlarca İspanyol genci özellikle de Katalonya bölgesini etkileyen sosyal hareketliliğe katılmıştı. İnsanların bu hareketlere katılmalarının bir çok sebebi vardı ama siyasal ve sosyal adaletsizlik iki esas neden olarak karşımızda yerini alıyor.

 

 

Düzmece demokrasi ve artan eşitsizlikler

 

 

Gündelik hayatta doğrudan hissedilen fakirleşme, artan sosyal eşitsizlik ve güvencesizlik ile gündelik hayatı etkileyen karar-alım mekanizmalarının dışında kalma hali insanları sisteme karşı ses çıkarmaya yönlendirdi. Meslektaşım Seren Selvin Korkmaz ile popülizmin yükselişinin sebeplerini incelediğimiz ve çeşitli dillerde çevirileri de yapılan yazılarımızda, popülizmin yükselmesinde siyasal ve sosyal adalet eksikliğini en temel sebepler olarak ileri sürmüştük (Korkmaz ve Telek, The Origins of Populism: Bogus Democracy and Capitalism).

 

 

Siyasal adaletsizlik gündelik hayatı kısacası hayatımızın bütün akışını etkileyen kararların sistematik olarak dışında bırakılma durumu (Dört yılda bir yapılan seçimler ve yozlaşmış siyasal ilişkiler demokrasinin kendisi değildir ya da olmamalıdır, demokrasi bundan fazlasıdır). Bununla birlikte bu kendini batı-dışı örneklerde hak ihlalleri olarak da gösterebilir diye altını çizmiştik. Yine bu kararlardan ve sistemin doğasından kaynaklanan eşitsizliklerden ötürü onurlu bir hayat sürmeye yetecek temel ihtiyaçların bile karşılanamaması ve piyasa karşısında yapayalnız kalma durumu olarak da sosyal adaletsizliğin varlığını vurgulamıştık. Bu iki olguyu farklı örnekler (Macaristan, Hindistan, ABD, İngiltere, İtalya) üzerinde incelemiş ve çoğunlukla birlikte yol aldıklarını ancak coğrafi, tarihsel ve siyasi şartlara bağlı olarak bazen birinin bazen diğerinin öne geçebildiğini ya da sorunun esas kaynağı gibi davranabildiğini iddia etmiştik. İspanya’da 2008 sonrasında sorun her ikisi de ancak sosyal adaletsizlik çok daha önemli bir sebep olarak öne çıkmıştı.

 

 

İspanya’da milyonlarca insanın katıldığı sokak hareketleri haftalarca sürdü, gençler şehrin büyük meydanlarını ele geçirdiler ve buraları kendi kelamlarıyla söyleyecek olursak işgal ettiler. İşgal hareketleri adını da alan bu sosyal hareketlilik kapitalizmin nereye doğru evrilebileceğine yönelik de önemli işaretler sunuyor ancak yazımızın konusu değildir. İşgal ettikleri meydanlarda forumlar ve semt meclisleri aracılığıyla insanlar doğrudan demokrasinin özünü gerçekleştirme imkanı buldular. Buradan bir hareket doğdu: 15-M. Bu hareket, sokakları ve insanları örgütlemeye başladı. Yeni bir güven ağı tesis ediliyordu.

 

 

Çifte hareket

 

 

Burada Karl Polanyi’nin double movement (çifte hareket) kavramını hep önemsedim. Polanyi kapitalizmin piyasa ve kâr mantığını toplumun kalbine yerleştirmek istediğini ve bu doğrultuda her şeyi alınabilir ve satılabilir konuma getirerek (kullanım değerinden ticari değere geçmesini sağlayarak) toplumun bütün değerleriyle oynamak istediğini vurgular. 1980 öncesinin nispeten örgütlü toplumlarında dayanışma ve düşeni ayağa kaldırma motivasyonu kapitalizmin 1980 sonrası atılımlarıyla yok edilmiş ve bunun yerine me first (önce ben!) kültürü getirilmiş ya da yaygınlaştırılmıştır. Kapitalizmin bu hareketi karşısında insanların varoluşsal bir krize girdiğini söylemek zor değil. Paraya ve güvenceye ulaşanlar dahi (yöneticilik kısmına gelenler dahi) sistemin anlamsızlığı ve karakteri parçalayan doğasını derinden hissediyor ve görevlerini bırakıp bir an önce diğerkam işler yapmak ya da kendine zaman ayırmak için çabalıyor. (Prekarya konusu için yaptığım derinlemesine görüşmelerden biri Türkiye’de üst düzey bir banka yöneticisinin yönetim kurulundan istifa edip, kendine zaman ayırmayı talep etmesi buna bir işarettir).

 

 

Bunların artık toplumsal ve küreselleşmiş hisler olduğunu pek çok coğrafyanın kaderlerinin ortaklaştığını ortaya çıkan sosyal hareketlerden dolayı biliyoruz. Toplum kapitalizmin kendi mantığını yerleştirmesine karşı savunmaya geçiyor ve tepki veriyor. İşte bu da karşı hareketi ya da karşı kültürü oluşturuyor. Savaşım ve geleceğin mücadelesi tam olarak bu noktada doğuyor. Sosyal hareketler ve patlamalar çoğunlukla bu tepkilerden birini oluştururken, kapitalist olmayan gündelik hayat pratiklerine gitmek de kapitalizmin hareketi karşısındaki bir savunma cephesini oluşturuyor. Birleşik ve örgütlü bir tepkiden ziyade içdürtüsel ve hayatta kalma motivasyonu ile verilen ilk tepkiler bunlar.

 

 

Ancak İspanya örneği şunu gösteriyor: İspanyol gençleri Türkiye’de gezi hareketi katılımcılarının yapamadığını yaptılar ve siyasallaştılar. Bu yazıda bunu ele alacağız. Şu an Barselona Belediye Başkanı Ada Colau’yu aday gösteren vatandaşlık platformu Barcelona En Comu (Müşterek Barselona, BECU) hareketinin programında şöyle deniyor: «Bizler sokakları aldık, bizler meydanları aldık, ama kurumları da almalıyız (Oralarda da olmalıyız anlamında söylüyor)». Öte yandan, İspanya’daki sosyal patlamanın içinden aynı zamanda Podemos (Başarabiliriz) hareketi de çıktı ve kısa sürede ulusal seviyede son derece önemli bir parti haline geldi. İspanya’da bir çok belediyenin kazanılmasında Podemos’un yukarıda bahsettiğim vatandaş platformlarına verdiği destek biliniyor. Peki neden Türkiye’de bu hareketlere girişilmedi? Elbette bunun pek çok nedeni var. Ama en önemli sebeplerden biri Türkiye’de bir sosyal hareket meydana geldiğinde devletin buna verdiği tepki ve yaratılan kamuoyu algısı ile İspanya’daki tepki ve algının son derece farklı olması.

 

 

İspanya’da direniş kültürü dediğimiz olgu iç savaş günlerinden bu yana (Franco rejimi ile hesaplaşma da buna dahil) önemli bir sosyal eşiği geçmiş durumda. Ancak Türkiye’de aynı kültür tabir-i caizse en çok dayak yiyen fenomenlerden biri. Siyaset mekanizmasının Cumhuriyet tarihinde ama özellikle 12 Eylül sonrasında söz konusu kültürel pratikleri taşıyanlara yönelik hayat karartan müdahaleleri böyle bir kültürün taşıyıcılarını ister istemez sınırlandırılmış durumda bırakıyor.

 

 

Türkiye’dekinin tersine İspanya’daki siyasallaşma önemli siyasal ve sosyal platformlarda örgütlenmeye gitti ve bunun sonucunda saygı duyulan ve etkileyebilen ulusal ve yerel kazanımlar elde edildi. Sokak ile kurumları birleştiren kombinatif bir siyaset biçimi pek çok kişiye göre sosyo-politik olarak dönüştürücü özellikler sergileyecekti. Buna bir ayağı kurumlarda ve binlerce ayağı ise sokakta diyorlar. Merkezi düzeyde kamuoyunu etkileyen, alternatif politikalar üreten, güçsüzleri güçlendirecek taleplerin Ulusal Meclis’te gardiyanı rolüne bürünmek işin bir yönü. Bunu Podemos yapıyor. İktidarı almasa bile söylemleriyle gündemi değiştirebiliyor. Önemli bir sosyo-politik güç. Öte yandan, yerel düzeyde kent belediyeleri için, var olan sistemik partilerin dışında alternatif adaylar göstermek ve bunların kazanması için çalışmak, kazanma durumunda kenti dönüştürecek (kar odaklı olmaktan çıkarıp halkçı işler yapacak bir programla yol almak) bir belediye yönetimi sergilemek de bir başka yönetim çabası olarak öne çıkıyor. Önümüzdeki ikinci yazıda Barselona’daki Müşterek Barselona (Barcelona en Comu) hareketine ve belediye yönetimini nasıl aldığına odaklanacağız.

 

 

 Korkusuz şehir : ‘Müşterek Barselona’ hareketi nasıl doğdu?

 

 

 

 

 

 

BECU’nun oluşum atmosferinin iyi bilinmesi açısından La Casa de Papel dizisini ele alalım. Profesör karakteri siyasal ve finansal elit karşıtlığını replikleri ile ifade eder. Bunlardan birinde, elindeki banknotu göstererek, 2008 krizi sonrasında AB merkez bankasının bundan milyonlarca bastığını ve finansçılar ile yöneticilere dağıttığını söyler. Yani krizi yaratanlar ödüllendirilmiştir.

 

 

ALPHAN TELEK -İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (İstanPol) Akademi Direktörü, Sciences Po Paris CERİ (Uluslararası Araştırmalar Merkezi) Doktora araştırmacısı

 

 

Korkusuz şehir yazı dizisinin ilkinde 2008 sonrasında siyasal ve sosyal adaletsizliğin İspanya’yı nasıl etkilediğini ve bunun karşısında kent hareketlerinin bir tepki olarak ortaya çıktığı iddiasını ele almıştım. Bu yazıda ise yukarıdaki iddiaya dayanarak Barselona’da çıkış imkanı bulan Müşterek Barselona (BECU) hareketinin oluşumuna bakacağız.

 

 

İspanya’da 2008-2011 yılları arasındaki «Öfkeliler (Indignados)» hareketinin kentler düzeyinde evrimleştiği zincirin son halkası Barcelona en Comu hareketidir. Daha sonrasında bunun etrafında gelişen vatandaşlık insiyatifleri, belediye yönetimlerini bir başka deyişle kent yönetimleri kurumlarını almayı hedef edindi. 2014 yılının Haziran ayında kurulan BECU kendisi gibi düşünenlerin bir arada yer aldığı ve kentin kendisini kâr odaklı olmaktan çıkarıp halkçı bir konuma (müşterekçi) getirmeyi amaçlayan bir kent hareketiydi. Bu anlamda söz konusu hareket ciddi ciddi ideolojik olarak son 40 yıldır yaratılan neoliberal kentlere karşı da önemli ve ciddi bir karşı çıkışı oluşturuyordu.

 

 

Kısa bir parantez açalım. Nedir bu neoliberal kent projesi? Neoliberal kent projesi kentlerde servet birikimi yapılabilmesi için kentlerin yeniden düzenlenmesini esas alır. Söz gelimi, Türkiye’de kentsel dönüşüm neticesinde ortaya çıkan konut rantı bir servet birikimi aracıdır. Birileri güç ve para kazanıp servet birikimi yaparken, diğerleri bu servet birikiminden olumsuz şekilde etkilenir ve fakirleşme yaşar. Toplumsal eşitsizlikler de bu şekilde derinleşir. Ancak en nihayetinde toplumun kar ve servet birikimi etrafında kurulması toplumsal değerlerin çözülmesi anlamına gelmekle birlikte insanlarda gelecek kaygısı, güvencesizlik ve belirsizlik gibi yıkıcı etkileri olan hisler oluşturur. Rant hiç bir zaman sadece ekonomik rant olarak kalmaz, gündelik yaşamı çöküntüye uğratan bir canavar haline gelir. Öte yandan, söz konusu neoliberal projeler tek çıkış yolu olarak gösterilir. Buna başka alternatif yok politikası deniyor.

 

 

Ancak BECU gibi oluşumlar bu projeye karşı çıkan örnekleri oluşturuyorlar. Bu yönüyle, BECU İspanya’daki diğer şehirleri de etkilemeyi başardı. İspanya’da Cadiz, Madrid, Sevilya, Valensiya gibi şehirlerde aynı şekilde kent yönetimini talep eden vatandaşlık inisiyatifleri ortaya çıktı. Bu yazıda Barselona’daki harekete ve onun aksiyonlarına odaklanacağız. Bu yazı dizisinde BECU’nun oluşumuna, ortaya koydukları programa, öne çıkardıkları kişilerin kent hareketi için ne anlama geldiğine, BECU’nun ortaya koyduğu siyasi ahlak yasasına, Barselona Belediye Başkanı olarak aday gösterdikleri Ada Colau’ya ve onun belediye başkanı olarak yaptıklarına bakacağız.

 

 

BECU’ya giderken: Rant, konut, turizm ve öfke

 

 

Öncelikle BECU’nun oluşumundan başlayalım. BECU bir vatandaşlık inisiyatifi olarak Katalan bölgesinde yaşayan vatandaşlar tarafından kurulmuş bir platform. Varoluş sebeplerini birinci yazıda açıkladım, iki temel sebep onları bir araya getirmişti: Siyasal ve sosyal adaletsizlik. Bir başka deyişle, BECU’nun kent kararlarına dahil olmak istemesi, kentin geleceğinde bu açıdan kendilerine yer açmak istemeleri, yozlaşmış ve ranta bulaşmış ve siyaseti profesyonel bir şekilde geçrekleştiren siyasetçilerdense kendilerinin yönetimi almak istemeleri bir siyasal adalet talebi olarak öne çıkıyor.

 

 

Öte yandan, kentin onlarca yıldır neoliberal politikalara terkedilmiş olması, kentte servet birikimi isteğinin dominasyon kurması sonucunda oluşan sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve bunların giderek derinleşmesi sonucunda sosyal stres ve öfkenin birikmiş olması BECU’nun sosyal adalet talebinin zemini hazırlamıştır. Barselona’da sosyal adaletsizliğin bazı veçhelerinin 2008 sonrası hız kazandığını yazmıştım. Bunlar yükselen işsizlik özellikle genç işsizliği, enflasyon ve ev kredilerinin ödenememesi ve ipoteklerin artması olarak kendini gösteriyor demiştim. Ancak bunların dışında kenti giderek kuşatan rant ev fiyatlarını – kira ve satılık – fiyatlarını artırmış. Sadece 2013’ten sonra Barselona’daki kira fiyatlarının % 49 artması rantın kent hayatını ve güvencesizleri nasıl vurduğunu gösteren önemli bir kanıt. Ancak aynı dönemde özellikle güvencesiz insanların elde ettiği gelirler ya da ücretlerin % 49 artmadığını biliyoruz. Kentlerin kâr hırsı etrafında yeniden şekillendirilmesi – neoliberal kent projesi – kentlerdeki ev fiyatlarını oldukça yukarı çekmekle birlikte sosyal konutların ve güçsüzlerin gücünün yetebileceği ev almalarının önünde ciddi engeller oluşturuyor.

 

 

Bu durumun bir çok diğer örnekte farklı yüzleri olabileceğini görüyoruz. Söz gelimi, İstanbul’da ve Türkiye’de m2 başına ev fiyatlarının tırmanışa geçmesinin Suriye krizine rastladığını görüyoruz. Ortadoğu’dan gelenlere kiralanan ve satılan evler bir bütün olarak özellikle İstanbul’da konut piyasasında önemli bir ranta neden oldu. İşin bir yönü bu. Ancak öte yandan, 2002 sonrasında başlayan büyük inşaat döneminin fiyatları geri döndürülemez bir şekilde yükselttiğini ve bunun en az Arap göçmenler kadar ev fiyatlarının yükselmesinde etkili olduğunu biliyoruz.

 

 

Barselona örneğinde ise, vatandaşlar turizmin ev fiyatlarını artırdığını görüyor ve turizm sektörünün rantçı doğasından ötürü buna karşı çıkıyorlar.

 

Barselona’nın bir küresel metropol olması ve dünya kent turizminin önemli bir mekanı olarak öne çıkması dünyanın her yerinden milyonlarca turisti buraya çekiyor. Gözünü kâr hırsı bürümüş siyasal ve ekonomik aktörler bu durumu büyük bir iştahla dinliyor ve hatta arzuluyor olabilir ancak çoğu kez kentliler için bu dayanılmaz bir hal alıyor. Her tarafı kuşatan rant zihniyeti (turizmden kapılmak istenen pay sonucunda) ile birlikte evini kent sakinlerine değil turistlere kiralamak isteyenlerin sayısının artmasıyla ev fiyatları yükselir. Bu da yetmezmiş gibi, kentteki kalabalığın artması ve gündelik hayatın esas dinamiğinin bu kalabalıktan para kazanma isteği olunca, kentliler bu durum karşısında isyan noktasına geliyorlar. Barselona’da gerçekleşen durum buydu. Bir kaç yıl öncesine kadar Barselona’da turizm karşıtlığı ile ilgili sayısız gösteri gerçekleştirildi. Bu tepki, yaratılan kâr hırsı karşısında insanların hayatlarını ve kendi değerlerini koruma isteğiyle alakalı bir savunma mekanizmasıydı.

 

 

2015 yılında Venedik kentini ziyaret etmiştim. Kentin labirenti andıran sokaklarında dolaşırken karşınıza sürekli küçük meydanlar çıkar. Yine bir sokağı bitirmiştim ki karşıma çıkan küçük meydanın duvarındaki bir yazı beni şok etmişti: Morte per i turisti! (Turistlere Ölüm!) Evet kar hırsı ile birlikte dünya elitlerini tatmin etmek için son yıllarda dönüştürülmüş Venedik duvarlarında bu kentin yaşayan son sakinleri tarafından bir nefret kusuluyordu. Aslında turist karşıtlığı tıpkı göçmen karşıtlığı gibi yaşanılan durumun bir facade’ını (cephesini) oluşturuyor ancak bunun temelinde kentlerin kar etrafında yapılandırılması ve bir proje olarak sunulması gerçeği yatıyor. İşte Barselona’da vatandaş insiyatifinin müşterek ve ortak Barselona tasavvuruyla ortaya çıkmasının ardında böylesi bir siyasal, toplumsal, ekonomik ve bireysel bir enerji bulunmakta. Barselona’da konut alanındaki rant hırsı öyle bir seviyedeki kiralarını ödeyemeyenler kolaylıkla evlerinden çıkarılıyor. Evden çıkarmaların sayısı özellikle 2010’lu yıllarda artış gösterdi.

 

 

La Casa de Papel ve öfke

 

 

BECU’nun 2015 yılında Belediye Başkanlığı’na aday gösterdiği ve Barselona’nın ilk kadın belediye başkanı olan Ada Colau’nun özellikle 2008-2014 arasında evden çıkarmalara karşı bir sivil aktivist olduğunu ve İspanya’nın dikkatini bu yönüyle çektiğini hatırlatalım. 1974 doğumlu Colau 2013 yılında İspanya’da parlamentoda yaptığı bir konuşmada İspanya Bankalar Birliği’nin bir üyesini göstererek bu adam suçlu ve ona gereği gibi davranmalıyız demiş ve kamuoyundaki yerini almıştı. Evden çıkarmalarda bankaların da önemli bir olü var çünkü pek çok evin sahibi konumunda olan bankalar evleri kar ve birikim elde etmek için kullanıyorlar. Burada güvencesizlere ve güçsüzlere bir yer olmadığı çok belli. Onların nerede uyuduğu ve kaldığı önemini yitiriyor. Colau ayrıca Plataforma de Affectados por Hipoteca (Ev kredileri mağdurları platformu)’nun da sözcüsüydü. Evden çıkarmalar, ipotekler, işsizlik, yaşamın pahalılığı ve fakirleşme insanlarda kuvvetli bir öfke ve stres yaratmış olmalı.

 

 

BECU’nun oluşum atmosferinin iyi bilinmesi açısından Türkiye’de de çokça hayranı olan İspanyol dizisi La Casa de Papel dizisini ele alalım. Bu dizi İspanyol Merkez Bankası’nın bir grup tarafından soyulmasına dayanır. Burada planlayıcı konumda bulunan Profesör karakteri soygunun hem plan hem de aksiyon aşamasında defalarca kez siyasal ve finansal elit karşıtlığını replikleri ile ifade eder (Bunu siyasal ve sosyal adaletsizliğe karşı bir çıkış olarak değerlendirmek gerekir). Bunlardan birinde, kendini komiser sevgilisine karşı savunurken elindeki banknotu göstererek, 2008 krizi sonrasında AB merkez bankasının bundan milyonlarca bastığını ve bankaları batıran finansçılara ve yöneticilere dağıttığını söyler. Yani krizi yaratanlar ödüllendirilmiştir. 2008 krizinde siyasal yapının meşruiyetinin yok olmasını sağlayan en temel öğe de buydu zaten. Avrupa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde’da uzmanlar dizinin devrime ve şiddete özendirdiğini söyleyecek kadar ileri gittiler. İspanyol prekaryasının içinde bulunduğu duruma sanatsal dokunuşta dahi çok kuvvetli bir anti-sistemik öfke barınmaktadır. Bütün bu öfke durumu BECU’nun ortaya çıkışının sosyo-politika altyapısını hazırlamıştır. Peki BECU nasıl oluştu?

 

 

Bir kent hareketi doğuyor

 

 

2015 yılı Haziran ayında İspanya’da bir yerel seçim gerçekleştirilecekti. Bu seçim öncesinde mevcut öfke ve siyasal birikim ile birlikte 15-M hareketinin örgütlüğü sayesinde vatandaşların bir kısmı bir araya gelerek neden kendi adayımızı çıkarmıyoruz dediler ve Barcelona en Comu böylece 2014 yılında yani seçimden bir yıl önce kurulmuş oldu. Platformun kurucuları arasında akademisyenler, hukukçular ve sivil toplum aktivistleri dikkat çekiyordu. Colau’nun kuruculardan biri olduğunu biliyoruz. Ancak diğer kurucular da oldukça ilginç profiller sunuyor. Joan Subirats bir siyaset bilimci ve akademisyen olarak harekette yerini almış durumda. Jaune Asans bir avukat. Gerardo Pisarello bir Anayasa uzmanı. Kendi deyimiyle % 99’un Katalan Cumhuriyeti’ni gerçekleştirmek isteyen biri. Raimundo Viego yine bir siyaset bilimci ve Indignados (Öfkeliler) hareketinin bir üyesi. Mercedes Vidal ise bir çevre bilimci. Öte yandan, harekete Podemos’un desteği de bulunmakta.

 

 

2015 yerel seçimlerinde Podemos Barselona’da aday çıkarmayarak ve bilfiil Ada Colau’yu öne çıkararak onu desteklemiş oldu. Bu açıdan Colau’nun 2015 başarısında Podemos’un ve öfkeliler hareketinin yadsınamaz bir payı bulunmaktadır. Burada açıkça görülüyor ki çağımızın kent ya da sosyal hareketleri hukukçuların, akademisyenlerin (özellikle bolca zaman bulan ve çok çeşitli konularda üretim yapan siyaset bilimcilerin), çevrecilerin ve sivil toplum kuruluşlarının ortaklığına dayanıyor. BECU içerisinde ayrıca SomComuns denilen siber aktivistler ya da sistem karşıtı hackerlar ve ayrıca grafik sanatçıları da bulunmakta. Hareketin amacı ne peki?

 

 

Kenti geri kazanmak

 

 

Kendi deyimleriyle kenti geri kazanmak. Profesyonelleşmiş bir siyasal elitin kentlere hakim olup insanları karar alım süreçlerinden dışlamasına ve yolsuzluk yapmalarına karşı kenti geri kazanmaktan bahsediyorlar. Bu aynı zamanda bankaların ve şirketlerin kurmak istedikleri servet birikimi düzenine karşı bir çıkış. Neden? Son 40 yıllık süreç kentleri yaşanabilir bir alan olmaktan çıkarıp bir kâr birikimi haline getirmiş ve kentleri halkların kontrolünden almış ve onu bireysel zenginlik ile elitlerin (siyasal ve finansal) hükmüne sürmüştü. Bu durum karşısında BECU’nun çıkış sloganı Guanyem Barcelona! yani Barselona’yı geri almak oldu. Daha sonra bu Guanyem hareketleri diğer kentlere de sıçradı ve Barselona örneğini izleyerek kentlerin geri kazanılmasının umudu ve örgütlenme modeli oldu. Madrid, Malaga, Terrassa, Sevilya ve Bodia bu örneklerden bazıları. Kısacası tüm bu hareketler silsilesini kentleri geri alma hareketleri olarak da adlandırabiliriz.

 

 

Peki BECU’nun amacı ve programı nedir, bunun kadar önemli olan bir başka soru ise bu program nasıl oluşturuldu? Bir kaç aktivist, akademisyen ve hukukçunun bir araya gelip tepeden inme bir yaklaşımı mı söz konusu yoksa BECU bundan fazlasını mı bünyesinde taşımakta? Hareketin siyasal ve sosyal adalet çerçevesi ve motivasyonlarıyla ortaya çıktığını hatırlayalım. Ancak bunun için araçları nedir? Kısacası bunu gerçekleştirmek için BECU nasıl bir siyaset mekanizması öngörür? Bu noktada temsili modelden ziyade katılımcı demokrasi hareketin en önemli bileşenlerinden biri olarak kendini gösteriyor. Ancak bunu neden yapıyorlar ya da yapmak istiyorlar? BECU ya da Guanyem hareketlerine göre, oyuna girmek yeterli değil. Oyunun kurallarını değiştirmek gerekiyor. Yine bu hareketin parçası olan vatandaşlara göre, istenmeyen siyasal aktörlerin değişmesi asla yeterli değildir. İçinde olunmayan süreçler mutlaka yeni eşitsizlikler yaratıyor. Bu yüzden onlara göre siyaset yapma pratiklerinin değişmesi gerekiyor. Onlara göre, siyasal ve sosyal adalet unsurları bu şekilde sağlanabilir ve kentler yeniden kâr değil halk çıkarı etrafında kurulabilir ve/veya geri alınabilir. Oyunun kurallarının değişmesinden kasıt ise çok temel olarak hareketin tipik bir siyasal parti ya da siyasal hareket gibi dikey değil yatay örgütlenme modeli göstermesi yani halka yayılmasıdır, halkın denetiminde olması ve bunu gözetmesidir.

 

 

Kazanmak yetmez, pratiklerin değişmesi gerekiyor

 

 

Hareketin kurucuları 2015 belediye seçimlerini kazandıktan sonra dahi «Seçimleri kazanmak yetmez bu sadece bir başlangıç, bundan sonra bütün vatandaşların bizimle olmalarına, demokrasimizin koruyucuları olmalarına ihtiyacımız var» diye çıkış yapıyorlardı. Guanyem hareketlerinin farklı şehirdeki temsilcilerinin katıldığı bir tartışma da bunu oldukça iyi gösteriyor (Open Democracy). Buradaki katılımcılar siyasal yüzlerin değişmesi yeterli değil yeni pratikler gerekiyor derken buna işaret ediyorlardı. Çoğu genç olan bu insanlar karar alım süreçlerinde olmamanın hem kent hayatında hem de ulusal düzlemde hayatlarını nasıl etkilediğine tanık olmuş ve bu yüzden karar alım mekanizmalarını ve kurumlarını terketmemek gerektiğine kanaat getirmişlerdi. Toplumun bu yönde bir potansiyeli olduğunu keşfeden Guanyem hareketlerinin pek çok katılımcısı kentlerin sistemik bir savaşa sahne olduğuna ve kendi deyimleriyle kent mekanı üzerinde verilen savaşın bir hegemonya savaşı olduğuna kanaat getirmişlerdi. Bu yüzden de kent hareketi yaratmanın ve güvencesizleri sürece sokmanın ne kadar önemli olduğunu farkettiler. Yerel seçimler ve belediye meclisleri ile belediye başkanlıkları onlar için güvencesizleri güçlendirecek yeni savaş alanlarıydı.

 

 

Onlar için söz konusu savaş insanların kendi kaderleri üzerindeki kararlara katılmaları ve denetleme isteği olduğu kadar, kentte tasarlanan hırslı servet politikalarına da bir dur deme isteğidir. Platformun adı bu yüzden Müşterek Barselona. Bireysel zenginliğe karşı müşterek bir hayat tarzı savunusu adına kentte bir mücadele verildiği için. Mekanlar verili değildirler, toplumsal güç dengelerine göre üzerinde stratejiler yapılır ve düzenlenir. Prekaryanın güçsüzlüğü karşısında kenti dolduran ve düzenleyen finansal elitler ile siyasal kast buraları bir servet birikim düzlemi ile boyun eğdirme mekanizması olarak tasarlamıştır. Bu yüzden Guanyem hareketleri kenti geri alarak onu mevcut sosyal güç dengelerinde yeni, popüler ve sosyal örgütlenmeye çekmek istemiştir. Ancak bunu yapmak için kurumları almanın dahi yeterli olmadığını düşünüyor hareket. Peki bundan fazlası nedir? Elbetteki halkın örgütlenmesi.

 

 

Daha önce gazeteduvarda ABD’de Bernie Sanders’in belediye başkanlığı yaptığı döneme ışık tutan bir yazı kaleme almıştım. Orada da Sanders’in bütün güç dengeleri karşısında aynı şeyi tercih ettiğine şahit olmuştum: Güçlüler ve elitler karşısında çareyi elitler arasında değil halkın arasında ve onun örgütlenmesinde ve bilgilendirilmesinde aramak. Hattı elitlerin arasında değil sokakta kurduğunuzda hakiki bir dönüşüm yaratmak için şansınız olabiliyor. Devam edelim. Peki BECU böylesi bir örgütlenmeyi gerçekleştirebildi mi? Platformun ortaya çıkardığı aday ve belediye başkanı Colau şöyle diyor: «Öyle zamanlardan geçiyoruz ki cesur ve yaratıcı çözümler gerektiriyor ». Çok doğru bir tespit. BECU Barselona’da 2015 seçimlerini aldıktan sonra diğer kentlere de örnek olması açısından bir rehber oluşturdu. Bu rehbere bakarsak örgütlenme anlayışını ve mekanizmasını anlayacağız.

 

 

 

 

 

 

Müşterek Barselona’nın örgütlenmesi

 

 

BECU’nun hazırladığı rehberin diğer kentler için örnek teşkil eden bir yanı olduğunu ve bu amaçla hazırlandığını yukarıda belirtmiştim. BECU’ya göre, kendilerinin ortaya çıkması bir ekonomik ve politik kriz ortamından kaynaklanıyor. Ve yine onlara göre, bu yaşananlar sadece Katalonya, İspanya ve hatta Güney Avrupa bölgesine has değil. Bu anlamda platform günümüzde yaşanan koşulların uluslarüstülüğünü savunuyor ve Guanyem hareketlerinin dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilebileceğini savunuyor. Öte yandan aynı rehberde, kentteki sosyal hareketlilik neticesinde sosyal ağların, sokakların ve meydanların ele geçirildiği ancak istenen değişim ve dönüşümün kurumları yöneten elitler tarafından tepeden engellendiği belirtiliyor. İşte böylesi bir durumda halk çıkarı için bir araya gelindiğine vurgu yapılıyor. Kurumların önemi burada devreye giriyor.

 

 

BECU bir yerelde örgütlenme modeli öne çıkarıyor. Bu örgütlenmenin nihai amacının saydam, hesap veren, denetlenen ve halkın kontrolünde olan bir yapı olduğu defaatle vurgulanıyor. Buna uygun olaraksa bildikleri ve hakim oldukları en iyi yerden başlamanın önemine dikkat çekiliyor: Sokaklar, semtler ve sosyal ağlar. Buradan başlanıp bir platform kurulur ve bu platform kararlarını halka dayanarak alırsa söz konusu platformun adayı yozlaşmış ve siyaseten kirli işlere bulaşmış yöneticilere karşı bir alternatif oluşturabilir. Burada önemli bir ekleme yapalım. Tüm bunlar yapılmak istenirken, kadın-erkek eşitliği ve dengesinin gözetilmesi BECU için son derece önemli. Öyle ki politikanın babasızlaşması ve kadınsılaşması hedefleniyor. Ada Colau bir seferinde şöyle dedi: «Güçlü ve kibirli bir erkek olmadan da politikada yer alabilirsiniz». Colau bu durumu şöyle açıklıyor: Her şeye cevabı olan ve kendinden son derece emin erkekleşmiş politikadansa; olaylardan ve kendinden şüphe eden ve ortak çıkar için mücadele eden bir politik değerler manzumesine ihtiyaç vardır. Kendinden son derece emin olanların ve kibirle hareket edenlerin bireysel acılar yaşaması bir yana, sosyal acılar yaşatması onların zihniyetlerinin karar alıcı konumlarda olmasıyla ilgili. Colau ve BECU’nun kadınsılaşmış politika çıkışları aslında sosyal bir karşı çıkış. Şunu da hatırlatalım: Colau belediye başkanı seçildikten sonra cinsiyetçi şiddete karşı kampanya bütçesini artırdı. Colau ayrıca yoksul kadınların durumunun daha da vahim olduğunu teşhis etti bu durumla ilgili çalışma sürdürecek belediye bünyesinde bir konsey kurdu. Ancak ne yapıp ettiğine geçmeden önce BECU’nun nasıl bir örgütlenme modeli gerçekleştirdiğine bakalım.

 

 

BECU öncelikle bir vatandaşlık insiyatifi olduğu ve bunun üzerinde yükselmek istediği için halkla doğrudan temas kurması son derece elzemdi. Bu yüzden elitlerdense vatandaşları dinlemek ve onların önerileriyle programını oluşturmak BECU’nun en önemli araçlarından biridir. Bu yönde, BECU semt toplantıları aracılığıyla insanları dinlemeye başladı. İmzalar topladı. Öneriler aldı. En önemli meselelerden biri bir hareketin programıdır. Özellikle de seçim programı. BECU’nun seçim programı bu toplantılar aracılığıyla belirlendi. İlk ortaya çıkışta 10 ay içinde 30.000 imza toplandı. 1000 gönüllü çalıştı. 100 toplantı yapıldı. 200 semt toplantısı gerçekleşti. İlk yaratılan seçim programı kentle ilgili yaklaşık 600 önlem içeriyordu. Kentle ilgili vatandaşların teklifleri alındı. Bunlar bazen uzak ve boş lakırdılar gibi geliyor olabilir. Ama İstanbul’da açıkçası benim de uygulanmasını istediğim bir çok teklifim var. Bunlardan biri kenti ağ gibi sarıp dolaşacak deniz yolu hatlarının aktif hale getirilmesi. Ancak şu anda bu teklifi sunacak mekanizmadan bile yoksunuz. İşte vatandaşlık girişimlerinin böylesi bir şansı bulunmakta. Kentle ilgili önlem paketi içeren teklifler kentlilerle birlikte kolektif olarak tasarlandı. Üçüncü yazıda ele alacağımız, BECU’nun çok önem verdiği siyasi ahlak yasası da 2014 yılında 10-11 Ekim tarihlerinde iki günlük bir toplantı sonucu ortaya çıktı. Öte yandan, BECU elektronik demokrasi kavramının nimetlerinden de faydalandı. On-line danışma mekanizmaları aracılığıyla semt toplantılarında oluşturulan teklifler daha geniş kesimlere yayıldı ve soruldu. Oluşturulan teklifler ve metinler internete kondu ve herkesin düzeltilmesi ve ekleme yapması için açıldı. Böylece ortaya çıkan metinlerde herkesin bir katkısı olacaktı.

 

 

Şunu eklemek gerekir, BECU bu yaklaşımıyla Barselona’da en çok oyu yoksul mahallelerden aldı. Bunda, insanların görüşünün sorulması ve seçim programının yoksul prekaryaya göre oluşturulmasının etkisi var. Colau göreve geldikten sonra da bu katılım mekanizmasını işletmeye devam etti. Belediye aksiyon planı için insanlardan teklifler istendi. Bir açık kaynak platformu oluşturuldu: Decidim Barselona - Barselona’ya karar verelim. O dönemde yaklaşık 10.000 teklif geldi. Öte yandan, BECU’nun örgütlenmesinde Semt Grupları oldukça önemli bir yer tutuyor. Tüm bu semt grupları semt koordinatörlüğüne bağlılar. Bu koordinatörlükte her semt grubundan iki kişi bulunmakta. Birleşik Devletler Senatosu gibi, her eyaletten iki senatör. Bunun dışında teknik komiteler adı verilen mekanizma BECU’nun işlemesi için gerçekleştirilen gündelik faaliyetlerin oluşmasını sağlıyor. Bu komiteler platformun çalışmasında son derece elzem olan, Lojistik, İletişim ve İçerik meselelerine eğiliyorlar.

 

 

Üçüncü olarak koordinasyon ekibi var ki bu ekip BECU’nun yürütme kuvveti gibi çalışıyor. Burada her teknik komiteden iki temsilci bulunuyor. Öte yandan, bütün platformu organize eden ekip de burası. Acil ve stratejik kararlar alınması gerektiğinde koordinasyon ekibi devreye giriyor. Bu anlamda sadece yatay bir örgütlenmenin karar alımları zorlaştırdığını biliyoruz, bu yüzden bununla birlikte bazı dikey karar alımlar da söz konusu olabiliyor. Son olarak «Kurul» adı verilen bütün üyelerin bir araya geldiği mercii söz konusu. Platformun geleceği ve yapılması gerekenlerle ilgili esas kararlar burada alınıyor. Bütün üyeler buraya istediği takdirde katılabiliyor. Bunun dışında örgütlenme içerisinde politika grupları, kampanya grupları ve yaratıcı ağlar da söz konusu. Bunlar arasında özellikle yaratıcı ağlar dikkat çekiyor. Bir kentin geri alınması sadece politika ve vatandaşların insiyatifi ile gerçekleşecek bir unsur değildir. Bu geniş çaplı mücadelede, sanatsal faaliyetler ve diğer grupların katkıları da son derece önemli. Siber aktivistlerin yer aldığı SomComuns ve sanatçıların da bu örgütlenmeye katkı sunduklarını ve alan açtıklarını biliyoruz.

 

 

Görüldüğü gibi BECU örgütlenmesi bir bütün olarak halkı harekete geçiren bir katılımcı demokrasi örneği olarak çalışıyor. Ancak BECU sadece örgütlenmesi ile değil siyasal ilkeliliği ile de önemli bir örnek sunuyor. Bir sonraki yazıda BECU’nun siyasi ahlak yasası ile birlikte Barselona’da başardıkları ve başaramadıklarına bakacağız.

 

 

Korkusuz şehir (III): Barselona, siyasi ahlak yasası ve kenti geri almak

 

 

BBECU’nun 2015 sonrasında yönetimi aldığı Barselona kentinde neleri yapıp, neleri yapmadığına bakacağız. İnanıyorum ki yurtdışındaki temel örnekleri incelemek Türkiye’de de ortak yarar ve ortak zenginlik etrafında kurulmuş ya da kurulacak olan yönetimlere önemli bilgiler sağlayacaktır.

 

 

 

 

 

ALPHAN TELEK -İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (İstanPol) Akademi Direktörü, Sciences Po Paris CERİ (Uluslararası Araştırmalar Merkezi) Doktora araştırmacısı

 

 

 

Neoliberal kent projesi ile insanları bütün karar alım süreçlerinden dışlayan günümüz siyasetine karşı yeni bir örnek olarak ele aldığımız Barselona kenti ve belediye yönetimi ile ilgili yazı dizimizin son halkasındayız. Burada, Müşterek Barselona (Barcelona En Comu, BECU) hareketinin ortaya koyduğu siyasi ahlak yasasını (gerçek bir yasa değil, üyelerini bağlayan ilkesel bir metin) ve BECU’nun 2015 sonrasında yönetimi aldığı Barselona kentinde neleri yapıp, neleri yapmadığına bakacağız. İnanıyorum ki yurtdışındaki temel örnekleri incelemek Türkiye’de de ortak yarar ve ortak zenginlik etrafında kurulmuş ya da kurulacak olan yönetimlere önemli bilgiler sağlayacaktır.

 

 

Siyasi ahlak yasası

 

 

BECU’nun ilkesel metni ile başlayalım çünkü ‘siyasi ahlak yasası’ BECU’nun özünü çok iyi yansıtıyor. Bunu, yüzleri değiştirmek yetmez pratikleri değiştirmek gerekir kelamının cisimleşmiş hali olarak görmek gerekir. Kendi aralarında anlaşmaya vardıkları ve ürettikleri siyasal ahlak yasasına güveniyorlar çünkü bu yasanın kent düzeyinde siyasal pratikleri değiştireceğine inanıyorlar. Siyasal ahlak yasası bir anlamda BECU’nun toplumsal sözleşmesi gibi duruyor. Bu sözleşme özellikle BECU’nun yönetime gelmesi durumunda yöneticiler için geçerli. Yöneticilerin uyması gereken ahlaki kurallar olarak nitelenebilir. Peki bunlar nelerdir?

 

 

Siyasetçilerin ayrıcalıklılar olarak öne çıkmalarını, yolsuzluk yapmalarını ve kamu yararı için değil de bireysel çıkar ve zenginlik için siyaset yapmalarını engelleyecek ilkeler, finansal denetlenebilirlik ve bunun demokratik bir şekilde gerçekleşmesi gibi unsurlar siyasal ahlak yasasının temellerini oluşturuyor. Bir başka deyişle söz konusu metin, kent yöneticileri için bir denge ve fren mekanizması niteliği taşıyor.

 

 

Siyasal ahlak yasasının ilk başlıklarından biri siyasal temsilin demokratikleşmesi, denetleme ve hesap verilebilirlik. Kararların demokratik süreçler içerisinde ele alınması ve bunların vatandaşların da içerisinde olduğu forumlara ve kurullara dayandırılması gerektiği belirtiliyor. Karar alım süreçlerinde kimlerle görüşüldüğü ve bu konuşmalarda ne tartışıldığının saydam bir şekilde açıklanması önem arzediyor. Belediyedeki makamların dağıtımı öncesinde bu makamlar için kriterlerin belirlenmesi ve bunun tüm topluma ilan edilmesi bir başka önemli başlık. Böylece kamusal görevde bulunan kişilerin ve ofislerin ne gibi vasıflar gerektirdiğinin bilinmesi ve bunun liyakat ilkesiyle uyuştuğunun vatandaşlar tarafından kontrol edilebilmesinin önü açılıyor.

 

 

Belediyeye yapılan bağışların açıklanması, kötü yönetim gösteren yöneticilerin görevden alınması diğer başlıklar olarak öne çıkıyor. Belediye başkanlarının ya da yüksek yöneticilerin görevi bıraktıktan sonra beş yıl süreyle hiç bir özel şirketin yönetim kurulunda yer almaması şartı bir başka önemli başlık olarak karşımızda beliriyor. Malum Türkiye’de de askeriyeden emekli olan bazı generallerin güvenlik şirketlerinin yönetim kurullarına girmesi ya da son yıllarda enerji bakanlığı gibi yerlerde görev yapan müsteşar ve yöneticilerin daha sonra büyük enerji şirketlerinin yönetim kurullarında yer alması söz konusu. Bu gibi durumlar kamusal kaynakların bireysel zenginlikler etrafında kurulmasını kolaylaştırdığı gibi yolsuzluk ihtimalini artırıyor. Bu gibi durumları engellemek için söz konusu metin önemli bir ilkesel giriş sağlıyor.

 

 

Öte yandan, siyasal ahlak yasasında toplumun güçsüz kesimleriyle sürekli temas halinde olunur vurgusu son derece önemli. Bu aynı zamanda belediyenin kamusal politikalarını ve önlemlerini oluştururken en güçsüzleri (güvencesizleri, yoksulları ve dışlanmışları) unutmaması gerektiği hatırlatmasını yapan bir madde. Bir başka önemli başlık ise finans kısmı. Bu sözleşmeye göre, finansın harcanması sorumlu bir şekilde gerçekleştirilecek. Belediyenin etik bankacılık ile uğraşması gerektiğinin de altı çiziliyor. Etik bankacılık, bankacılık alanında para kazanmaktan ziyade toplumu kalkındırmak için, kar amacı gütmeyen kredilendirme işlemlerinin yapılmasını esas alıyor. Yukarıda da bahsettiğim Castells’in kitabında Katalon bölgesinde 2008 ekonomik krizi sonrası bu tür kredi kooperatiflerinin ve etik bankacılık örgütlerinin ortaya çıktığı belirtiliyor. Kısacası dönüştürücü belediyecilik öyle sadece bir kişinin yani başkanın dönüşmesi ile olmuyor. Bir bütün olarak toplumun farklı aktörlerinin ve yönlerinin buna zemin hazırlamış olması ya da hazırlaması gerekiyor. Toplumsal dönüşüm hiç bir zaman tek adam işi olmadı, olamadı. İşin doğasından ötürü.

 

 

Bir başka unsur ise, belediyede borç alımından ziyade kitle fonlamasına gidilsin önerisi. Kitlenin fonladığı işlerin daha çok denetlenebilir olması belediyeleri yolsuzluğa bulaşmaktan alıkoyabilir. Bir belediye yöneticisi aynı anda birden fazla maaş almasın önerisi dile getiriliyor. Belediye yöneticilerinin hediye ve ayrıcalık kabul etmemesi, en fazla iki dönem görevde kalması diğer başlıklar olarak öne çıkıyor. Öte yandan, ırkçı söylemlerde bulunan, yolsuzluğa bulaşanların ya da haksız kazanç elde edenlerin görevden istifa etmeleri gerektiği önerisi de siyasal ahlak yasasında yerini almış durumda. Tüm bunlar ekonomik, sosyal, bireysel kriz yaşanan bir dönemde örgütlenerek bir araya gelmiş Katalon vatandaşların süzgeçten geçirerek oluşturdukları talepleri ve ilkeli siyaset formları. Krizin içerisinde doğan halkçı siyasetin kültürü bu.

 

 

Peki başarılı oldular mı?

 

 

Peki Barselona belediyesini 2015 yılında alan Müşterek Barselona hareketi ve onun belediye başkanı Colau bunları başarabildi mi? Colau halen yönetimde. Bu yılın haziran ayında gerçekleşen belediye seçimlerinde meclis çoğunluğunu elde edemedi. Ancak sosyalistler ile yaptığı koalisyon sonucu kent meclisinin 42 üyesinin 22’sinin oyunu alarak belediye başkanı seçildi. Hatırlatalım: Barselona’da halk 42 üyeli belediye meclisinin üyelerini seçiyor, onlar da belediye başkanını seçiyor. Anlayacağınız, BECU ruhu ve cismi halen Barselona kent yönetiminde. Peki istediklerini başarabildiler mi?

 

 

Colau’nun dört yılına baktığımızda hem başarı hem de başarısızlıklar görüyoruz. Colau ve BECU’nun dört yılını romantik bakış açısından ziyade gerçekçi bir şekilde değerlendirenler bu dönemin büyük zaferlerden ziyade küçük başarılar getirdiğini söylüyorlar. Colau göreve başladığında özellikle enerji ve konut alanında radikal adımlar atmak istedi. Ancak bu alanlarda büyük engellerle karşılaştı ve küçük başarılar kazanabildi. BECU’nun oluşumu ve örgütlenişindeki büyük hedefler ve isteklerin bir çoğunda büyük bir başarı sağlanamadı. Bunun çeşitli sebepleri var. Bunlardan ilki merkezi yönetimle olan yetki sorunu. Belediyelerin her ne kadar gündelik hayatta halkla teması ve deney sahası oldukça büyük de olsa, merkezi yönetimler (ulus-devlerin merkezlerinin) yetki ve sorumlulukları halen çok önemli bir seviyede.

 

 

Bir başka sorun ise, özellikle sosyal adalet sorunlarında – enerji ve konut gibi – adım atmak isteyen ilerici kent yönetimleri bütün dünyayı saran piyasa gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Bir kentin belediye yönetimini aşan sorun ve sorunsallar bunlar. Ve son derece genel sorunlar. Aynı sorunları başka halkçı belediye örneklerinde de görmek mümkün. Ancak bunlar ilerici bir yönetimin cesaretini ve arzusunu yitirmemesine engel olmamalı. Daha fazlası her zaman için yapılabilir. En temel başlıklardan biri ise kamusal hizmetlerin belediyeleşmesi olarak çevirebileceğimiz ücretsiz kamusal işlerin sayısındaki artış ve belediyenin bu hizmetleri kamu için üstlenmesidir. Bunları toplumda nasıl görebiliriz? Ulaşım, sağlık, altyapı hizmetleri, su ve enerji alanlarında kar kazanma isteğinden çok kamu için işler yapılması. Bu yeri geldiğinde su faturalarında indirim, ulaşımı ücretsiz hale getirme ya da ücretlerde indirim, cenaze servislerini baelediyenin yerine getirmesi, gençlere ücretsiz ve kaliteli ortak çalışma mekanlarının (cafe tarzı) sağlanması, yaşlılar için mahalli dinlenme ve sosyal tesislerin açılması, önemli yerlerdeki belediye alanlarının insanlara hoş ve boş zaman geçirebilecekleri ortak mekan olarak tahsis edilmesi, buralardaki hizmetin piyasa fiyatının altında olması gibi gündelik hayatta insanları rahatlatan faaliyetlerden bahsediyorum.

 

 

Toplumcu enerji şirketi ve belediye

 

 

Ancak belediyeye ait enerji şirketinin kurulması ve bunun kente enerji sağlaması çok önemli bir başlık olarak öne çıkıyor. Özellikle çağımızda enerji fiyatlarının yüksek oluşu bunları kamusal yarar değil bireysel yarar giden şirketlerin sağlamasıyla oldukça ilgili. Neden kent belediyeleri kendi elektriklerini sağlayan şirketleri oluşturmasın? Tıpkı İstanbul’da su faturalarının önemli oranda düşmesi gibi elektrik faturalarında da önemli düşüşlerin olmasını bekleyebiliriz. Bunu yapan yerler var. Daha önce Burlington’u ele aldığım yazıda Burlington kentinin elektriğini sağlayanın belediyeye ait bir kamu şirketi olduğunu yazmıştım. Bu hem güvenilmezliği azaltıyor hem de fiyatları düşürerek halkın gündelik yaşamına olumlu katkıda bulunuyor. Sosyal eşitsizliği azaltmada bu tür dokunuşlar çok önemli.

 

 

Kentleri geri alalım hareketinin etkili olduğu bir başka İspanyol kenti Cadiz’de de benzer bir durum var. Cadiz kenti belediye başkanı Jose Maria Gonzalez enerji politikası kararlarını kent sakinlerinin oluşturması gerektiği yönünde görüş bildiriyor. Hatta bu amaç doğrultusunda, kent sakinlerinden oluşan enerji forumları düzenliyor. Burada amaç hem toplumun forumlarda bu konuları ele alarak bilgilenmesi hem de enerji politikasının geleceğine onların kendilerinin karar vermesi. Kentin elektriğini 1929 yılında kurulan Electrica de Cadiz adlı belediyeye bağlı şirket sağlıyor. Şu anda kentin belediye konseyi bu şirketin hisselerinin % 55’ini elinde tutuyor. Buradan elde edilen gelirin bir bölümü ise ücretsiz belediye servislerinde yine halk için kullanılıyor.

 

 

Colau da benzer bir adım atarak Barselona’da enerji üretim ve dağıtım işini üstlenmek istedi. Ancak bunda başarılı olamadı. Colau döneminde Barcelona Energia kuruldu. Belediyedeki elektrik işlerinden sorumlu olan kişi Eloi Bodia enerji alanında kâr elde etme arayışında olmadıklarını açıkladı. Colau yoksulların elektrik faturalarını ödeyemediğini veya zorlandığını biliyor. Colau enerji şirketi kurmak istedi ve şunu söyledi yoksulların elektriğini kesemezsiniz! Bizde de durum böyle değil mi? Konda araştırma şirketinin yaptığı anketlere göre, Türkiye toplumunun önemli bir kısmı faturalarını ödeyememe endişesi yaşıyor.

 

 

Öte yandan, enerji şirketlerinin Barselona ve İspanya’da enerji üzerinde öylesine etkisi var ki bunu 2013 yılındaki güneş ışığı vergisinden anlayabiliriz. Barselona kentinin aldığı güneş ışığından faydalanmak isteyen kentliler evlerinin çatılarına güneş panelleri koydular. Ancak bir süre sonra enerji şirketleri kent yönetimine baskı yaparak güneş panelleri olan evlerden vergi alınmasını istedi çünkü bunun rekabet yarattığını ve kendi kazançlarının azaldığını söylediler. 2013 yılında güneş ışığı vergisi getirildi. Tıpkı artan alkol fiyatları karşısında insanların kendi içkilerini kendilerinin üretmesi sonrasında, Anadolu Grubu Başkanı Tuncay Özilhan’ın onlar da vergi versin önerisi gibi. Oysa ki vatandaşların bu adımı, artan piyasalaşma karşısında bir hayatta kalma stratejisi olarak belirir.

 

 

Kamusal hizmetleri belediyenin alması konusunda bir başka önemli örnek ise Colau yönetiminin enerji ve ulaşım alanında toplumun güvencesizlerine yönelik verdiği finansal destek. Enerji ve ulaşım alanında işsizler ve maaşı asgari maaşın altında olanlara destek sunuluyor. Neden aynısı Türkiye’de yapılmasın? Asgari maaşla geçinen birinin ya da bir işsizin aylık akbil fiyatının İstanbul’da 205 lira olduğunu biliyoruz. Asgari maaşla geçinen biri – ki nüfusun önemli bir kısmı – maaşının onda birini ulaşıma veriyor. Bu tam bir sosyal eşitsizlik durumu ve derhal düzeltilmesi gerekiyor. Bu insanların da gezmeye, akrabalarını ziyaret etmeye, ufacık haftasonu tatillerinde nefes almaya ihtiyaçları var. Halkçı kent yönetimlerinin onları (toplumun en güçsüz kesimlerini) desteklemesi gerekiyor.

 

 

 

Dönüştürücü belediyecilik öyle sadece bir kişinin yani başkanın dönüşmesi ile olmuyor. Bir bütün olarak toplumun
farklı aktörlerinin ve yönlerinin buna zemin hazırlamış olması ya da hazırlaması gerekiyor. Toplumsal dönüşüm hiç bir
zaman tek adam işi olmadı, olamadı.

 

 

 

Kentler arası dayanışma

 

 

Bu anlamda Barselona belediyesinin ve genel olarak halkçı belediyelerin önemli bir yönünün kent dayanışması ve işbirliği olduğunu söyleyelim. Bunun kentler arasında olması da elzem. Hem de sadece ülke içinde değil farklı ülkelerin aynı ilkeleri kabul eden kentleri arasında da. Söz gelimi, Barselona belediyesinde Colau yönetiminde uluslararası komite adı verilen bir komite kuruldu. Bu komite farklı ülkelerdeki benzer örnekleri bulup iletişime geçiyor ve olası bir kentler dayanışmasının temelini atıyor. Kentler, ulusal yönetimler karşısında güçsüz olabilirler ama bir kentin hem ülke içinde hem uluslararası alanda kendine kardeş kentler bulması son derece önemli. Bu dayanışmayı arttıran ve öğrenme sürecini hızlandıran bir unsur. Bu tür komiteler Türkiye’de var mı bilmiyorum ama İstanbul ve Barselona belediyelerinin kardeş olması neden mümkün olmasın? Önemli olan ilkesel düzlemde anlaşmak ve ortak bir eylem planı ile hareket edip kentleri vatandaşlar için yaşanabilir hale getirmek ve insanlara bu kentte biraz olsun adalet var dedirtmek.

 

 

Konut sorunu karşısında kent yönetimi

 

 

Colau dönemindeki bir başka temel başlık konut sorunu. Son yıllarda konut sorunu olarak adlandırdığımız ancak ev fiyatlarının yükselmesi olarak da adlandırabileceğimiz ve rant sorunu olarak ifade edebileceğimiz unsur çok ciddi toplumsal sonuçlar getirmiş durumda. Özellikle metropol olarak nitelenen büyük kentlerde çeşitli sebeplerden ötürü ev fiyatları son derece yükselmiş ve hayat pahalılığı ile mücadele eden güvencesiz insanların mevcut maaşları ve kazançları ile asla karşılayamayacağı boyutlara gelmiştir. Söz gelimi İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretlinin televizyonlarda reklamları dönen 2 artı 1 evleri alması mevcut koşullarda imkansız. Geçtiğimiz günlerde haber kanalları konut satışlarının yeniden yükseldiğini belirten haberler yaptılar. Bunlardan birinde, bir emlak şirketinin yöneticisi ev almanın kendi ödeme planlarıyla artık herkes için çok daha kolay olduğunu söyledi. Bunu da şöyle açıklamaya başladı: «Diyelim 500 bin liranız var». Kendimi durduramadım, kahkaha attım. Diyelim 500 bin. İstanbul’da bir ev almak için 500 bin lirayı da herhalde biriktirmişsinizdir diyor şirket yöneticisi. Bir zahmet. Onların dünyasıyla bizim dünyamız arasında dağlar kadar fark var. Bırakın 500 bini, nüfusun önemli bir kesimini oluşturan asgari ücretliler için beş bin lira birikim yapabilmek bile zor. Ev alabilmek için bir ölçüde birikim yapabilmek yani tasarruf yapabilmek şart. Ancak mevcut aylıklar ve hayat pahalılığı karşısında insanların tasarruf yapabilme kapasitesi son derece azaldı. Bu durum Türkiye’ye özgü değil. Toplumsal koşullar birbirine çok benziyor. ABD, İngiltere, İspanya, Portekiz dahil pek çok ülkede ilk ev ve ilk araba alacak birikimi gerçekleştirme olasılığı geçtiğimiz nesillere göre çok azaldı. Bu ise konut ve barınma konusunda insanları güvencesizleştiriyor. İnsanların önemli stres kaynaklarından biri de bu.

 

 

Ancak ev sahibi olunamadığı gibi kiraların da yükselmesi durumuyla karşı karşıyayız. Tüm bunlar karşısında Portekiz hükümeti konut hakkını hükümet gündemine alarak bunun önemli bir insanlık hakkı olduğunu kabul etti (Medyascope). Colau’nun da bir konut aktivisti olduğunu ve evden çıkarmalara karşı mücadele ettiğini yazmıştım. Barselona’da borçlarını ödeyemeyenlerin evlerini kaybettiğini, kira ödeyemedikleri için evlerden çıkarıldıklarını, kira fiyatlarının 2013’ten sonra yüzde 49 oranında arttığını ve konut sorununun çok ciddi bir toplumsal krize yol açtığını belirtmiştim. Öyle ki Barselona kentinde günde ortalama 10 kişi evden çıkarılıyor. Bunun dokuzu kiralarını ödeyemediği gerekçesiyle gerçekleşiyor. Bu yüzden Colau’nun belediye başkanlığı döneminde konut sorunu ile ilgili adımlar atıldığını görüyoruz. Enerji alanında olduğu gibi burada büyük ve radikal bir değişiklik yapılamıyor. Ancak yine de güvencesizler ve güçsüzler için bir konut politikası üretilmesi konusunda adım atılıyor.

 

 

Konut sorunu konusunda başlıca unsurlardan biri Barselona’da konut kullanımının finansallaşması. Aslında bu İstanbul da dahil dünyanın her yerinde konut sektörünün temel derdi. Çok basit ve çocukların sorduğu bir soruyu ele alabiliriz: Ev ne içindir? Barınmak için, her türlü hava koşulundan korunmak ve uygun şartlarda yaşamak için, hayatta kalmak içindir. Ancak çağımızda her alanda olduğu gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan barınmanın dahi piyasa konusu edilerek servet birikiminin aracı haline getirilmesi ile karşı karşıyayız. Birileri acı cekmiş, çekmemiş sistemi bu şekilde tasarlayanların umrunda değil. Bu bireysel acıların toplamı sosyal acı olarak tarif ettiğimiz unsuru oluşturmakta ve toplumların bütün olarak hastalanmasına neden olmakta. Bu açıdan son yıllarda konut hakkını savunan hareketlerin öne çıkması, Colau gibi aktivistlerin bunun için mücadele etmesi prekaryanın hayatta kalma stratejisinde önemli bir parça konumundadır.

 

 

Barselona’ya dönecek olursak, kentteki evlerin yüzde 40’ının yatırım amaçlı alınıp satıldığı söyleniyor. Bu ise konut hakkında büyük bir rant ve spekülasyon oluşturuyor. Colau bunun karşısında bankaları cezalandırma yoluna gidiyor çünkü bankalar bu evleri boş tutuyor ve rant değerini artırıyor. Yatırım amaçlı kullanılan evlerin çoğu bankalara ait. Öte yandan, kentte turizm çok rağbet gördüğünden ötürü, bir çok ev sahibi evlerini ihtiyaç sahiplerine kullandırmaktansa Airbnb evi olarak kiralatıyor ve daha çok para kazanıyor. Bunun karşısında Colau liderliğindeki kent yönetimi 2300 Airbnb evini kapattı. Yine de 2017 yılında 2500 evden çıkarma vakası yaşandı. Colau’nun attığı bir başka adım ise düşük gelirliler için konut yatırım programları oluşturması. Ancak istenilen seviyede değiller.

 

 

Öte yandan bu alanda belirli bazı sorunlar da yok değil. Bunlardan birini daha önce belirtmiştim. Rantı düzenleme ve denetleme konusunda belediyenin sorumluluk ve yetkilerini aşan bir durum söz konusu. Bu çoğu zaman ulusal hükümetleri bile aşan bir durum olabiliyor. Söz gelimi 1980 sonrası yaşanan piyasalaşma küresel bir dinamik ve buna kent ya da ulus düzeyinde karşı koymak oldukça zor. Dayanışma bu açıdan son derece önemli. Colau Londra eski belediye başkanı Sadiq Khan ile The Guardian’a yazdığı yazıda da bunu anlatıyor. İki belediye başkanı, kent mülkiyetinin öncelikli amacının yatırım değil insanların ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması gerektiğini belirtiyorlar.

 

 

Kent binaların ve meydanların toplamı değildir

 

 

Colau ve Khan bu açıdan konuta bakış açısının değiştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Kiracı haklarının, sosyal ve satın alınabilir fiyatta olan evlerin önemini vurguluyorlar. İkili şunu da ekliyor: Kent sadece kentte yer alan binalar, sokaklar ve meydanların toplamı değildir, insanlarını toplamıdır. Bu açıdan tüm altyapılar ve sokaklar insanların sosyal bağ kurmasını sağlayan ve topluluklar oluşturulmasına önayak olan yerlerdir diye ekliyorlar. İkili, sosyal konut olayını radikal bir değişime uğratma konusunda kararlı olduklarını ancak kendilerini aşan bir durumda olduklarını ekliyorlar. Bu konuda küresel anlamda acil bir durum oluştuğunu ekleyen ikili, rantı kontrol etme konusunda kaynaklarının son derece kısıtlı olduğundan ötürü hükümetlerden yardım istediklerini vurgulayarak yazdıkları yazıyı bitiriyorlar. Barselona konut sorununu çözemedi ama bu sorunu halkçı bir şekilde çözmek isteyen bir belediye başkanı ile onun örgütüne sahip. Colau 2023’e kadar yönetimde olacak ve Barselona’da başardıkları ve başaramadıkları insanlığa bir çok katkı sağlayacak.

 

 

Sonsöz

 

 

Peki sonuç olarak bu yazı dizisinde ne gördük? 2008 sonrası ekonomik krizinin etkilediği İspanya’da bir vatandaşlık insiyatifinin (BECU) kent yönetimini almak için nasıl örgütlendiğini, bunu nasıl yaptığını ve vaatlerini yerine getirip getirmediğini inceledik. Bu yazıları çoğu zaman iyi bir kent nasıl yönetilir sorusunu aklımda tutarak yazıyorum. 31 Mart sonrasında Türkiye’de yaşananlar karşısında demokratik olduğunu iddia eden insanlar tarafından alındılar. Ancak kent yönetimleri çoğunlukla elitler arasındaki bir münazara sonrası alındı. Bunun hiç bir noktasında halk münazarası ya da onu harekete geçiren, sürecin parçası yapan bir süreç olmadı.

 

 

Tıpkı İspanya’daki gibi ekonomik kriz ortamının işsizliği artırması ve sosyal eşitsizliği yükseltmesi ile birlikte toplumsal koşullarda yaşanılan fakirleşme bir sosyal adaletsizlik durumu yarattı. Bunun şüphesiz 31 Mart seçimlerinin muhalefet lehine işlemesinde payı oldu. Ancak siyasal adalet meselesi de özellikle OHAL döneminden çıkan Türkiye’de oldukça etkili olmuşa benziyor. Elitlerin kurmuş olduğu bir siyasal süreç de olsa toplum seçimler aracılığıyla bunu değerlendirdi. Aslında değerlendirmek de zorunda. Türkiye’yi İspanya’dan ayıran en önemli faktör İspanya’da varolan direniş kültürünün Türkiye’de çok fazla hırpalanmış olması. Evet bugün belediyeler muhaliflerin ve demokratların elinde.

 

 

Ancak bu, vatandaşların kent yönetimlerinin karar alım süreçlerinde olduğunu, bunu denetleyebildiğini, dengeleyebildiğini, online ya da diğer yollarla katılabildiğini söylemiyor. Aslında varolan örneklere baktığımızda – kabul ediyorum henüz kısa bir süre oldu – çok da büyük bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Kent yönetimlerinin yeniden ortak yarar ve halk çıkarı etrafında kurulması ve bütün kent mekanizmalarının bu yönde işletilmesi gerekiyor. Geleceği getiren yalnızca bu olabilir. Elitlerin oyunlarına garkolmuş bir kent yönetimi – ister İslamcı elit, ister milliyetçi elit isterse laik elit olsunlar – arzu edilen geleceği getirmeyeceği gibi sosyal eşitsizlik konularında da bir adım atamayacaktır.

 

 

Soru şu: yeni kent yönetimlerinde şu ana kadar vatandaşların ve kent sakinlerinin bir yeri oldu mu? Sosyal adalet mekanizmalarını işletecek süreçler ele alındı mı? Enerji ve konut gibi aciliyeti olan sorunlar konusunda vatandaşları da içine alan süreçler başlatıldı mı? Kent yönetimleri deneyci bir sahaları – laboratuvarları – olduğunu unutmadan çalışmalı ve üretmeli. Kabul ediyorum zor bir deney alanı ama umutsuzluğa kapılmadan çalışmalı ve geleceği elimize almayı denemeliyiz.

 

 

 

 

Kaynak : Birgün

1 Yorum
  1. Barselona kent tarihinden örnek alınacak ne çok şey var.

    barış zeybekoğlu | 6 October 2019


Yorum yazmak için


Yaşanabilir çevreler, kamusal fayda ve emeğin korunması siyasetini yapabilmek, meslek politikası üretebilmek, dayanışmayı büyütmek için bir araya gelmiş olan mimarlar olarak; her alanda yaşadığımız bugünün “kriz”inin bilgisini üretmeye ve paylaşmaya çağırıyoruz.             Bugün Türkiye’de yaşam çevrelerimize ve mimari üretimin emek süreçlerine doğrudan yansıyan sosyal, ekonomik ve ekolojik problemlerin derinleştiği bir [...]
ARŞİV
Subscribe