Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Mimari tasarım, sanat ve eleştiri
Share 18 September 2019

Kritik söz konusu olduğunda bizlerin dünyasındaki öncü isimlerden biri olan Prof. Dr. Celal Abdi Güzer’e sorularımı yönelttim

 

Geçtiğimiz hafta içerisinde, İstanbul ve Eskişehir’de iki adet çağdaş sanat müzesi, İstanbul Bienali, Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı ve İstanbul’da hemen hemen her galeride yeni bir sergi açılışı ile birlikte, sanatçı performansları, söyleşiler ve çeşitli koleksiyoncu davetleri gerçekleşti. Bu tempoda bir kültür ve sanat sever olarak dolaşırken, kulağıma olumlu ve olumsuz, taraflı veya tarafsız, iyi veya kötü niyetli pek çok kritik çalındı. Sosyal medyada da paylaşımlar, yorumlar bir an olsun hız kesmedi. Bu deneyim bende eleştirinin öneminin altını çizme arzusu uyandırdı. Bir tasarımcı ve bir mimar gözü ile bu konuda söyleşmek üzere, kritik söz konusu olduğunda bizlerin dünyasındaki öncü isimlerden biri olan Prof. Dr. Celal Abdi Güzer’e sorularımı yönelttim.

 

 

  • Özlem Yalım: Türkiye’nin sanat gündeminde geçtiğimiz hafta içinde pek çok gelişme oldu; üçüncü dalga olarak nitelendirenler var. Bir akademisyen ve izleyici olarak sendeki yansıması nasıl oldu gelişmelerin?

Prof. Dr. Celal Abdi Güzer: Sanat Türkiye’nin gündeminde yok denecek kadar sınırlı bir yer kaplıyor. Şüphesiz küçük bir kesim tarafından sahip çıkılan, sıcak tutulmaya çalışılan bir sanat gündemi var. Bu gündem içinde zaman zaman yoğunluklar yaşanabiliyor ama bunlar bir kırılma ya da dönüşüme işaret etmekten çok etkinliklerin bir araya, arka arkaya gelmesi ile oluşuyor. Söylenen sözlerin, Türkiye ortamını etkileme, uluslararası ortama katkı anlamında, bireysel bazı çıkışlar dışında, toplum içinde, hatta ister üst gelir gurubu ister aydın olarak tanımlayalım kısıtlı bir kesim içinde bile yaygın bir zemin bulduğu söylenemez. Sanat Türkiye’de oldum olası marjinal bir iş, lüks bir ilgi alanıdır. Öte yandan bazı iyi niyetli etkinlikleri, kazanılan yeni mekanları elbette çok olumlu buluyorum. Çağdaş sanat mekanları, galeriler açılıyor, bienaller, sergiler düzenleniyor etkinliklerin bazıları yıllar içinde kurumsallaşıyor, kısıtlı da olsa şirketlerden, sermayeden destek görüyor. Sanırım burada asıl mesele sanatın yaşantımıza nasıl ve ne kadar dokunduğu, onu nasıl dönüştürdüğü ile ilgili. Türkiye gündemi başta ekonomi, işsizlik, mülteciler, adalet gibi öyle öncelikli konular içeriyor ki bunların baskınlığı altında sanatın varlığını hissetmek zorlaşıyor. Öte yandan bu tür keskin sorun ve gündemler sanat için bir esin kaynağı, katkı koyabileceği bir işlevselleşme zemini de olabiliyor. Ama, belki ilerde açarız, bugünün ortamında oluşan yoğunluğun bu anlamda bir bağlamsallık taşımadığını, daha çok ana eksende olup bitenle bir eklemlenme çabası ile sınırlı kaldığını düşünüyorum.

 

 

Celal Abdi Güzer

 


  • Mimari tasarımın ve mimarların sanatla ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun?

Güzer: Tasarımla sanat arasındaki sınır, iz çoğu zaman belirsizdir. Özellikle son dönemde çağdaş sanatın geldiği nokta bu geçirgenliği daha da ivmelendirmiş ve yoğunlaştırmış, farklı disipliner birikimleri de kendi üretim süreçlerinin parçası haline getirmiştir. Tasarımcı ister obje ölçeğinde çalışsın, isterse bina ister istemez kendini sanatın disipliner alanı ile ilişki içinde bulur. Mimarlık üç ayrı ama birbiri ile ilişkili zeminde sanatla süreklilik içindedir. Bir: Tasarım süreçleride kullanılan yöntemler. (eskiz, çizim, model yapma vs) İki: Anlama ve anlatma süreçlerinde kullanılan yöntemler. (sanat tarihi ile mimarlık tarihinin iç içeliği, eleştiri modellerinin benzerliği, terminoloji benzerliği vs) Üç: Sonuç ürünün yarattığı etki (her yapı işlevsel ve tektonik varoluşunun yanısıra görsel bir nesne olarak anlam ifade eder) Böyle bakıldığında bir mimarın sanatla kurduğu ilişki tesadüfi değil, disiplinin içinde varolan zorunlu bir ilişkidir. Özellikle benim gibi akademi ortamında varoluyor ve kendinize eleştiri gibi bir alanı seçmişseniz geniş bir yelpaze içinde sanatla iç içe yaşamak zorundasınız. Zaten mimarlık eleştirisi kendi varoluşunu diğer disipliner alanlardan aldıkları üzerine kurmakta, örneğin büyük ölçüde edebiyat eleştirisini bir model olarak işlevselleştirmektedir. Bu anlamda yapının dışa vurumu bir dil gibi algılanmakta, bir metin gibi okunmaya çalışılmaktadır. Öte yandan mimarlık sanatı da içeren en büyük tüketim şemsiyesidir. Bu da zorunlu bir ilişkiyi tanımlar. Yapı sanatı hem barındırır hem de temsil eder.

 

 

 

 

 

 

  • Peki eğitimciler olarak mimarlık öğrencilerinizin sanatla olan ilişkilerini sorgular mısınız? Eğitimin ne kadarında sanat gündemdedir, tartışılır?

Güzer: Türkiye’de merkezi hale gelen üniversite yerleştirme sınavlarının yarattığı eğitim modeli maalesef öğrencileri “tek tip” bir varoluşa hapsetmekte, yarışmacı bir yapı içinde sadece “puan getiren” etkinliklerle sınırlı bir yaşam alanı tanımlamaktadır. Bu nedenle üniversiteye gelen öğrencilerin o güne kadar sanatla ilgili olarak oluşturdukları birikim lise seviyesinde çoğunlukla “ötekileştirilen” sanat dersleri bir yana bırakılacak olursa bireysel çabaları, aile ortamının katkıları ile kısıtlı kalmış tesadüfü bir birikimdir. Bu nedenle Türkiye ortamında mimarlık (ve üniversite) eğitimi kendi önceliklerinin ötesinde yıllar içinde sanat ve kültür alanında oluşmuş bir açığı kapatmaya çalışmak gibi ek bir sorumluluk üstlenmektedir. Bu anlamda çok sayıda seçmeli ders ve etkinlik şansı sunulmaktadır. Öte yandan bugün içinde yaşadığımız “kurulmuş gerçeklik çağı” ve onun en önemli aracı olan sayısal medya hemen herşey gibi sanatı da indirgenmiş bir çerçeve içinde barındırmakta ve kendi öncelik ve değerlerinin ötesinde işlevselleştirmektedir. Bu mecra ile iç içe yaşayan genç kesimin bu anlamda dolaylı bir sanat algısı oluşmakta bu zaman zaman eğitim ortamının beklenti ve öncelikleri ile çelişmektedir. Süphesiz bütün bunlara ek olarak sanatın ülkenin genel ortam ve yapısının getirdiği öncelikler ve değerler içinde neredeyse yok denecek kadar sınırlı bir yer alıyor olması gençlerin öncelikleri içinde de etkili olmaktadır. Sanırım Türkiye gibi eleştirel kültüre çok fazla geçirgen olmayan ülkelerde gündelik yaşamın getirdiği değerler daha da baskınlık kazanıyor.

 

 

  • Sosyal medyadan bir paylaşımın oldu; çağdaş sanat eserlerinin ve  yerleştirmelerin  giderek tek tipleşmeye başladığını düşündüğünü belirtiyorsun, biraz açar mısın?

Güzer: Aslında bu sadece sanata özgü bir konu değil, mimarlık da dahil yaşamın her alanında var olan bir sorun ve geniş bir tartışma ve belki de kapsamlı bir makale konusu. İçinde olduğumuz ortam bir yandan bilgiye ve hemen her coğrafyada olup bitene sınırsız erişim olanağı sunarak bir özgürlük ve seçme zemini tanımlarken öte yandan o zemin içinde yapacağımız seçimleri ve seçimlerin arka planını oluşturan değer sistemini yönlendirerek indirgemeye başlıyor. Bir yanda sınırsız bir seçme hakkı öte yanda bu hakkın kullanımını kolaylaştırıyormuş gibi görünen ve şablonlara indirgeyerek tektipleştiren bir teknolojik altyapı. Tüketim toplumu kültürünün küreselleşen iletişim olanakları ile kazandığı ivme ve getirdiği dönüşümün sonucu bu. “Güncel”, “çağdaş”, “moda”, “in”, “out” gibi kavramlar içeriğe bağlı bir eleştirel süreçten çok bu medyatik ortamda varolma biçim ve sıklıklarına göre sınıflanıyor, anlam kazanıyor. Bir başka deyişle içeriği çok da sorgulanmaksızın kabul görebilen bir “güncellik” ve “yenilik” kavramları ile karşı karşıyayız. Mimarlıktan örnek vermek gerekirse bugün İstanbul’u hızla dolduran ve biçimleri ya da cephe dışavurumları nedeni ile birbirlerinden farklı, özgün gibi görünen cam kulelerin çoğu özlerine bakıldığında aynı anlayışı temsil eden, çoğaltılmış prototipler. Birinin kuzeye öbürünün güneye eğilmesi, diğerinin sivri bitmesi gerçek anlamda bir yeniliği ya da özgünlüğü temsil etmiyor. Burada güncel olarak talep edileni tekrar ediyor ve ona cevap veriyor olmakla gelen “güncellik” algısı ile güncel ortamın anlaşılmasını, değerlendirilmesini ve  eleştirisini arka plan kabul eden, bu anlamda varolanı tekrar etmek yerine sorgulamayı ve alternatif geliştirmeyi de gözeten yaklaşımları birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Böyle bakıldığında, örneğin, patates baskısı gibi üretilen ve “çağdaş kentin imajı” gibi sunulan pek çok cam kule ile çokça eleştirilen tip TOKİ projeleri arasında mimarlığa yaklaşım adına büyük bir fark olmadığı görülecektir. Şüphesiz sanat alanındaki üretim de bu yapay ama baskın çağdaşlık ve güncellik kavramlarının etkisinden uzak kalamıyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü de değil, ama Türkiye gibi ortamı ikinci elden izleyen ve üreten ülkelerde daha da belirginleşiyor. Örneğin pek çok çağdaş sanat sergisinde hareketli görüntü, ses ve ışık kullanım biçimlerinin tipleşmeye başladığını görüyoruz. Sergi düzenleri, duvarlara yazılan yazıların grafikleri bile bu tipleşmeden nasibini alıyor. Burada temel kaygı “güncel” olarak gösterilen ve meşrulaştırılanın dışında kalmamak. Serginin kendisinin ve içeriğinin yanısıra “ben güncel olarak olup biteni farkındayım ya da onlardan biriyim” mesajını vermek. Şüphesiz bu durum yapılan işi içeriğinden bağımsız olarak değersiz kılmıyor, sadece alternatif varoluşların önünü kapatıyor. Öte yandan benim paylaşımımda asıl altı çizilmesi gereken eleştiri ile ilgili bölüm. Başta bahsedilen sanat  yoğunluğu ve gündemi eleştirel bir arka plan uzantısı ile birlikte gelmiyor. Basına yansıması daha çok açılış haberleri ve davet görüntüleri ile sınırlı. Bu nedenle önceden yapıştırılmış etiketleri sorgulayan, daha geniş bir disipliner algı içinde, bağlamsal girdileri de içeren bir eleştirel değerlendirme zemini oluşmuyor. Oysa Türkiye ortamı dayatılmış bütün bu tipolojilere alternatif oluşturabilecek zengin bir esinlenme kaynağı oluşturuyor. Hem sanat, hem mimarlık için. Hatta akademik araştırmalar için.

 

 

 

 

  • Asıl uzmanlık alanın mimarlık eleştirisi… Ne kadar zamandır bu alanda çalışıyorsun ve neler yaptığından örnek verebilir misin?

Güzer: Sanıyorum mimarlık eleştirisi alanında Türkiye’de yapılan az sayıdaki doktora tezlerinin ilklerinden biri benim çalışmam. Ben tezimde farklı kültürel ortamlarla mimarlık arasındaki etkileşimi, birbirlerini yönlendirme biçimlerini, aralarındaki süreklilik ve çatışmaları anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Burada iki uçta yer alan, “akademik” ve “popüler” kültür alanlarının mimarlığa yönelik öncelikleri farklı. “Profesyonel” kültür ise her ikisine geçirgen olarak arada yer alıyor. Her üç ortamında mimarlığı (tabi sanat ve diğer disiplinleri de) anlamalarına, değerlendirme önceliklerine yönelik benzerlik ve farklılıklar var. Bu yayınlara, yazarlara, eleştiri ortamlarına, onların kitleleri etkileme biçimlerine de yansıyor. Zaman zaman sokakta çok ilgi gören birşey akademik ortam için birşey ifade etmezken bunun tersi de geçerli olabiliyor. Bu anlamda farklı ortamda yazılanlara, dergilere, eleştirmenlere baktım, sınıflamalar yaptım falan… Zaman içinde gerek yazdıklarımla gerekse açtığım ders ve yaptığım konuşmalarla bu ilgi sürdü, farklı katkılar oluştu. Yakında çıkmasını umduğum doğrudan mimarlık eleştirisini konu alan bir de kitap var.

 

 

  • Kalebodur’la Mimarlar Konuşuyor dizini ile, mimari bellek oluşumuna ve çağdaş mimarlık anlatımına büyük katkı sağladığınızı düşünüyorum. Bu proje ne kadar zamandır devam ediyor ve kaç mimar ile görüşüldü?

Güzer: Projenin temel amacı da bir arşiv ve bellek oluşturmak, mimarları, üretimlerini ve düşüncelerini metropoller dışında kalan üniversiteler başta olmak üzere farklı ortamlarda erişilebilir kılmaktı. Sanıyorum 2013 de başladık ve 100 civarında söyleşi oldu. Umarım burada oluşan birikim farklı ortamlarda çok boyutlu olarak değerlendirilir.

 

 

 

 

 

 

  • Hem mimarlık hem de sanat üretimi için soruyorum, Türkiye ‘de eleştiri pratiği  yaygın mı?

Güzer: Eleştiri pratiğinden tam olarak ne kastettiğinize bağlı. Eleştiri popüler kültür ortamında algılandığı gibi bir esere tepeden bakarak sadece iyi ya da kötü gibi değerler atfetme işi değil, daha çok o eseri ve üretim sürecini anlamaya, daha önce üretilmişlerle karşılaştırarak bir konum tanımlamaya, bir bağlam içinde değerlendirmeye yönelik bir süreç. Ben tasarım süreçlerinin de eleştirel süreçler olduğunu ya da olması gerektiğini düşünüyorum. Tasarım boş kağıt üzerinde öylece bekleyen çok sayıda alternatif arasından birşeyleri seçme, bir anlamda ne olacağından çok ne olmayacağına karar verme işi. Bunu yaparken isteseniz de istemeseniz de eleştirel bir süreci işlevselleştiriyorsunuz. Değerleri, öncelikleri tartıyor, süreklilikleri çatışmaları ortaya çıkarıyorsunuz. Açık ya da örtük ideolojik bir duruş sergiliyorsunuz. Böyle bir süreç çok boyutlu bir arka plan birikimi ve disipliner çeşitlilik gerekiyor. Aslında ürün ortaya çıktıktan sonra üzerine yazılan ve konuşulanlar büyük ölçüde bu süreci anlamaya, açıkça konmamışsa arka planda oluşan bu değer ve öncelikleri ortaya çıkartmaya çalışıyor. Eleştirel kültürlerin gelişmediği ortamlarda tasarım yani alternatifler arasından seçme, bir anlamda indirgeme işi sürecin bağlamsal dinamiklerinden çok hazır şablon ve tipolojiler üzerinden yapılıyor. Daha önce bahsettiğimiz gibi oluşmuş bir güncellik algısının peşine takılmış onu meşrulaştıran, birbirleri ile kısırdöngü ilişkisi içinde olan biçim, dil, malzeme ve cephe dışavurumları bağlam tanımaksızın yeniden üretilmeye çalışılıyor. Bütün dünya da olduğu gibi Türkiye’de de çok az sayıda yapı bunun dışanda kalacak, özgün ve bağlamsal bir tasarım ve üretim sürecini yaşama geçirmeyi başarıyor. Bağlam  sözcüğünü burada fiziksel bağlam anlamında dar bir çerçevede değil, tarih, kültür, sanat, ideoloji, gibi kavramları da içeren geniş bir çerçeve içinde kullanıyorum. Mimarlık tasarımı ve eleştiri bu anlamda birbirlerinden beslenen birbirlerini tamamlayan süreçler. Türkiye gibi eklektik planlama süreçlerinin hakim olduğu ortamlarda kentleşme sorun ve öncelikleri onu da yönlendirecek biçimde mimarinin önüne geçiyor. Doğal olarak mimarlık eleştirisi de tekil yapı ölçeğinden çok kentsel ölçeğe, yapıların bu ölçek içindeki anlam, süreklilik ve çatışmalarına odaklanıyor.  

 

 

  • Eleştirinin mecrası sosyal medya mı oldu artık? Sosyal medya dünyasının hayatlarımıza olumlu ve olumsuz etkileri hakkındaki görüşlerinizi merak ederim.

Güzer: Şu anda üzerinde çalıştığım “Kurulmuş Gerçeklik Çağında Kent, Mimarlık ve Sanat” başlıklı bir kitap var. Burada “kurulmuş gerçeklik” kavramını bazı farklar içermekle birlikte büyük ölçüde “post-truth” anlamında kullanıyorum. Medya özellikle de sosyal medya bilinçli ya da bilinçsiz yönlendirmelere açık ve altyapısı ve kullanım kültürü nedeni ile doğal olarak indirgemeci bir ortam. Bu ortamın geleneksel ve gerçek anlamı ile bir eleştiri ortamı olduğu söylenemez. Ama öte yandan değerleri oluşturmaya, dönüştürmeye ve kullanmaya yönelik olağanüstü bir gücü temsil ediyor. Bir başka deyişle varolan gerçek kurgusal bir dönüşümden geçerek yeni bir gerçeklik ya da gerçek ötesi bir durum kazanmaya açık kalıyor. Bu sadece yeni bir algı yaratmakla kalmıyor, alternatif olabilecek eleştiri ortamlarının da üzerini örtüyor. İndirgemeci yapısı nedeni ile çok girdili, karmaşık, referanslar içeren, farklı bakış açılarını bir arada karşılaştırarak değerlendiren bir eleştiri ortamından bahsetmek olası değil. Ama bu ortam üzerinden kazanılan değer, ün ve etiketler çok boyutlu olarak kullanılabiliyor. Bu nedenle de görmemezlikten gelebileceğimiz bir ortam değil. Sanıyorum asıl sorun giderek ayırt etmesi daha da güçleşen bazı karşıt kavramlara yönelik farkındalığımızı koruyabilmek.

 

 

 

 

 

 

  • Yaratıcı üretim üzerinde kritik düşünce üretmek bizlere ne sağlar? Kritiğe neden ihtiyacımız var?

Güzer: Sanıyorum daha önceki soruda tasarım süreçleri ile eleştiri arasındaki ilişkiyi vurgularken ve tasarım süreçleri aynı zamanda ve kaçınılmaz olarak eleştirel süreçler olmak zorundadır derken bu soruyu yanıtlamış oldum. Tersten gidildiğinde de eleştirel düşünceyi dışlayan tasarım süreçleri kendilerini şablon ve tipolojilere mahkum ederler demek mümkün.

 

 

  • Bir tasarımcı olarak sanat ile her zaman aramda biraz da bilinçli bir mesafe oluşturdum. Sanatsal üretimi tasarıma dayalı pratiklere göre daha kaygısız, özgür ve sorumsuz buluyorum – belki de bu özgürlüğü kıskanıyorumdur? Senin benzer düşüncelerin olur mu ara sıra, nasıldır yaklaşımın?

Güzer: Mimarlıkla sanat arasındaki temel farklılığı anlamaya çalışırken birkaç başlık önemli diye düşünüyorum. Bunlardan ilki ve en önemlisi “yer ve bağlam”, diğerleri ise “işlev”, “gündelik yaşamla ilişki”, “yasal yönetsel çerçeveler” ve “teknolojik sınırlar”. Mimarlık ürünü bir kez yapılaştığında yerle bir daha değiştirilmesi mümkün olmayan ya da çok zor olan bir ilişki kurar. Fiziksel ve tarihi bir bağlamın içinde yer alır. Topoğrafya, güneş ve iklime karşı bir tavır alır. Bunlar tasarımı yönlendiren veya yönlendirmesi gereken önemli girdilerdir. Öte yandan tasarımın arka planını bir gereksinim, bir program oluşturur, yapının bir işleve hizmet etmesi beklenir. Bu işleve yönelik olarak mimarın müdahale gücü sınırlıdır. Tasarım yapıya dönüştüğünde sokağın ve herkesin malı olur gündelik yaşama karışır, onun öncelik ve etkileri ile dönüşüme açık kalır, bir bütçesi, pazar değeri vardır, günün sonunda bir tüketim nesnesidir. Yapı bir üst düzenin parçasıdır. Politik, ideolojik süreçlerden etkilenir, yasal ve yönetsel düzenlemelere uygun olarak inşa edilmek zorundadır. Süphesiz  başta yerçekimi olmak üzere tektonik yapıyı kısıtlayan girdiler ancak teknolojinin olanakları içinde kalınarak esnetilebilir ya da aşılabilir. Bunların çoğu sanat için geçerli değildir. En azından hepsinin aynı anda etkili olduğu söylenemez. Bu senin de vurguladığın gibi daha az kaygılı ve sorumlu bir özgürlük ortamı için zemin oluşturur. Öte yandan mimarlık sanatı da içine alan çok geniş bir tüketim şemsiyesini tanımlar. Bu nedenle bütün tasarım alanları ve ölçekleri arasında kaçınılmaz bir meşrulaştırma ilişkisi oluşur.

 

 

  • Son olarak, sanatsal üretimde klişeler ve kitsch’ler var mı sana göre? Evet ise neler?

Güzer: “Sanatsal üretim” garip ve sınırları belli olmayan bir kavram. Nereden hangi öncelik ve inceliklerle baktığına göre değişebilir algılar içeriyor. Tüketim toplumu ve kültürünün var olduğu her ortam ve alanda klişe ve kitschler var şüphesiz ama bunun sanatla ilişki kurma biçimi, sanatın parçası olma biçimi sanat kavramını nasıl algıladığımıza göre değişir. Örneğin belli bir yaklaşım içinde klişe ve kitsch’ler toplumla sanat, gelenekle sanat, tüketimle sanat ve gündelik yaşamla sanat arasındaki ilişkiyi temsil eder. Bu nedenle başlı başına bir çalışma ve eleştiri alanı sanat için de bir esin kaynağı olabilir. Ama bahsettiğimiz sanatın doğrudan tüketime açılma sürecindeki klişeleşme ve kitsch’leşme ise o üretim sürecini sanat tan uzaklaştırıp tüketime açan bir süreçtir.

 

 

 

 

Kapak resmi: Erdil Yaşaroğlu’nun Eskişehir OMM de sergilenen eseri: m|a|y|m|u|n (2018)

 

 

 

 

Kaynak : t24.com.tr


Yorum yazmak için


Yaşanabilir çevreler, kamusal fayda ve emeğin korunması siyasetini yapabilmek, meslek politikası üretebilmek, dayanışmayı büyütmek için bir araya gelmiş olan mimarlar olarak; her alanda yaşadığımız bugünün “kriz”inin bilgisini üretmeye ve paylaşmaya çağırıyoruz.             Bugün Türkiye’de yaşam çevrelerimize ve mimari üretimin emek süreçlerine doğrudan yansıyan sosyal, ekonomik ve ekolojik problemlerin derinleştiği bir [...]
ARŞİV
Subscribe