Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
‘Kültür bakkaldan mal almaya benzemez’
Share 14 January 2019

Söyleşiyi yapan : Enver Aysever

Mimarlık Tarihçisi, düşünür Doğan Kuban’la Türkiye ve Dünya üzerine…

 

-

 

 

İstanbul’a Doğan Kuban’la aynı pencereden bakmak benzersiz bir lezzetti. Yeni tamamladığım “Doğan Kuban Kitabı”ndan tahmin ettiğim gibi bir evde ağırladı bizi Kuban ailesi. Kitaplarla dostluğunu, sırdaşlığını yaşam biçimi haline getirmiş bilge bekliyordu bizi. Geleceğe dair yeni sorular üreten zihni, zaman zaman beni ve söyleşiye katılan herkesi sınava çekiyordu.

 

 

“Ben Atatürk demekten pek hoşlanmam, Gazi Mustafa Kemal demeyi tercih ediyorum” dedi Cumhuriyetin kurucusundan söz ederken. Çağın mucizesi, büyük deha olduğunu düşünüyordu Mustafa Kemal’in. İslam coğrafyasında başka örneği olmayan Cumhuriyetimizin bugün içinde bulunduğu açmaza kızgındı. Başkanlık sistemine dair sert eleştirilerde bulundu Kuban.

 

Enver Aysever : Osmanlı’dan Cumhuriyetin üzerine kalan sorunlar nelerdi? Hangilerini çözmeyi başardı, hangilerinde başarısız oldu genç Cumhuriyet?

 

 

Doğan Kuban : İmparatorluktan cumhuriyete geçtiğimiz zaman umutsuz bir boşluğu dolduramazdık. 700 yıllık bir devletten Cumhuriyet sistemine geçmek zor bir süreçti. Cumhuriyetin başarısı, Cumhuriyetin kendisidir. Savaştan çıkmış, hiçbir örgütü olmayan 10 milyon nüfuslu laik Cumhuriyet. Bugün bile İslam ülkelerinde laik bir cumhuriyet yok. Cumhuriyetin başarısı kurulma kararından başlar ve Atatürk’ün 15 yıllık hayatını da iyi düşünürseniz her şeyin bir başlangıcı vardır. Özellikle iki şeyin ağırlıklı olduğunu sanıyorum. İkisi de kültür sorunudur. (Türk ulusu kavramı, Türk dili kavramı)

 

 

E.A: Eğer bugün azınlıklar göç etmiş olmasaydı ki bunların gönüllü olarak ülkemizden ayrılmadıklarını biliyoruz, nasıl bir uygarlık yaratılmış olurdu? Ermeni, Rum, Yahudi kardeşlerimizin gidişiyle neyi yitirdik?

 
D.K: Evvela sayısal olarak şunu düşünmek gerekir ki, bugün sözünü ettiğiniz Türk devleti 80 milyon nüfusludur. Bu, Cumhuriyetin başında 10 milyondu. Kesin sayısal bir değer vermek kolay değil. Kentler, köylü ile dolmadan 1970’ten önce, inşaat alanında Türk olmayanlar kanımca daha fazla idi. İmparatorluk bütün yaşamında üretim açısından Hıristiyan azınlığa dayanmıştır. Şimdi hem teknoloji hem toplumsal yaşam o kadar hızla değişiyor ki, bugün bu oran çok değişmiştir. Yüzyılı düşünerek 21. yüzyılda ne oranda olduğunu bilmiyoruz.

 

 

 

 

 

Kentli olmak birikimdir

 

 

E.A :Siz zaman zaman muhafazakârlık tartışmalarıyla ilgili değerlendirme yapıyorsunuz. Şehirlerimizi, tarihimizi hem tanımadığımızı hem de muhafaza edemediğimizi söylüyorsunuz. Acaba kentli olmayı neden başaramadık? Korunması gereken neydi, neyi yitirdik?

 

 

D.K:Bir kültürün birikmesi bakkaldan mal almaya benzemez. Milyonluk toplumların arasına girdiğimiz zaman acaba ne söylemeliydik ne söylememeliydik gibi sorular geçersizdir. Dolayısıyla sorular, içinde bulunulan koşulların idare edilenler tarafından yönlendirmesiyle çözülmeye çalışılır. Oysa bizim 2. Dünya Savaşı’ndan geçerek, Menderes rejimine girmemiz zaten idare edenlerin kafasında modern olarak yeşermeye başlamıştı. Kentli olmak, her kente gelenin kentli olması anlamına gelmez. Kentli olmak, çağdaş uygarlığın ulaştığı kriterleri, bütünüyle olmasa bile biraz anlamış olmak demektir. Buna sokakta yürümek de dahildir, tarih bilmek de dahildir. Korunması gereken bu birikimdir. Maddi kalıntılardan da tek kalan konut alanıydı onu da kolayca ortadan kaldırdık. Çünkü toplumsal koşulların içinde neredeyse ortaçağdan beri devam eden sahip çıkma ve koruma konsepti parasal nedenle köylünün kültüründe yoktu.

 

 

E.A:Bilimsel üretim konusunda sıkıntılar yaşadık her dönem. Bilimsel düşüncenin oluşmaması, doğru dürüst bağımsız üniversitelerimizin olmayışını neye bağlıyorsunuz?

 

 

D.K:Dünyada eğitim tarihine baktığınız zaman, matematiğin, bilimsel buluşların yavaş yavaş yoğunlaşarak ve öğretimin uygun örgütlenmesiyle, özellikle 17. yüzyıldan sonra gelişmesini görürsünüz. Biz ise 19. yüzyılın sonunda tek bir üniversiteyi çalıştıramıyorduk. Çünkü eğitim ve öğretim de başından sonuna kadar bir bütündür. Üniversite öğretimi tek başına bir öğretim değildir. Üniversite var olan bilgi yığının üstüne oturan kavrayıcı düşünceler üretir. Sonuçta örgüt yaptığı işle tarif edilebilir. Bugün bizim üniversitelerin hali buna örnektir.

 

 

 

 

 

 

Düşünceye arkadaş olmak

 

 

E.A:Keskin ideolojik tariflerden hoşlanmadığınızı biliyorum. Örgütlü hareket etmeye yatkın bir yapınız da yok. Kendinizi siyasal olarak nasıl tarif edersiniz? Aydın olarak nerede konumlanırsınız?

 

 

D.K:Aydın olarak kendimi bağımsız hissediyorum. Fakat dünya düşünce tarihinde kendime yakın bulduğum pek çok insan var. Bunların da şakirdi olmak zorunda değilsiniz. Benim ne ideolojilere ne de insanlara bağlılığım söz konusudur. Fakat inandığım düşünceyle arkadaş olurum.

 

 

E.A:Kentler insanların düşünce ve ruhsal dünyasının göstergesiyse eğer, insanımızın düzeyini nasıl yorumlarsınız? Gericilik, çirkinlik, bayağılık içinde kıvranan kentlerimizi kurtarma olanağı var mı? İyi bir yerel yöneticide hangi vasıflar olmalı? Yerinden yönetim hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

 

D.K:Bana kalırsa kentler tek bir insanın değil, toplumsal birikimin kültürü düzeyinde şekillenir. İnsanımızın düzeyi köylülükten çıkmaya uğraşan ve buna model olarak ne alacağını bilmeyen, azgelişmiş bir toplumdur. Burada azgelişmişlik Avrupa’da gördüğümüz felsefe, edebiyat, bilim ve sanat konularında bütünleşen tümel bilgi birikiminin olamamasıdır. Yerel yöneticilerle onların idare ettiği toplum arasında bir fark yoktur. Haberleşmenin bu kadar ilerlediği ve dünyanın her köşesinde insanların evrensel tüketimden etkilendiği bir ortamda bizim halk kadar dünyadan habersiz bir halkın kendine çekidüzen vermesi biraz zor. Aydınların özel bir çabası gerek.

 

 

‘Kâhin değilim ama…’

 

 

E.A:Bunca kutuplaşmış, neredeyse ayrı ülkenin yurttaşı gibi birbirine uzak insanlardan oluşan bir toplumun ortak geleceği olabileceğine inanıyor musunuz?

 
D.K:Bunun etkili olması için politik tartışma yerine ciddi bir akıl alışverişi gerek. Valla ben kâhin değilim. Dünyada toplumların başından o kadar çok şey geçiyor ki. Bunun sonucunun iyi veya kötü olacağını belirtmek benim bilgim içinde pek şekillenmiyor. Bakacak olursanız bu olanaklıdır. Fakat bu olanağın gerçekleşmesi için Türk öğretiminin dünya standartlarında vazife görmesi gerek. Türkiye’de yerinden yönetim kargaşalıktır. Politik tartışmalarımızı sulanarak dinleyenler var.

 

 

 

 

 

Dinin geleceği

 

 

E.A:2023 Cumhuriyetin yüzüncü yılı. Sizce nasıl geçti bir asır? Önümüzdeki sürede bu gericilik iktidarda kalmaya devam eder mi? Eğer öyleyse Cumhuriyetten söz edilebilir mi?

 

 

D.K:Şu anda bütün dünyanın halkları biraz karışık. Çünkü kapitalizmin endüstriyel gelişimle birlikte olması etrafında kafayı karıştıran bir ortaklaşma var. Dünyada gericilik dediğimiz şey, ortaçağ koşulları içinde ortaya çıktılar ve bugüne kadar devam ettiler. Bence çağdaş yaşamla din arasında bir zorluk yok. Bu zorluğu menfaatlarına sarılmış din adamları ve politikacılar çıkarıyor. Din ya gelişen teknoloji ile anlaşacak ya yeni bir kozmos tanımını yapacaklar ya da haçlı savaşları olacak!

 

 

Kötünün şansı iyiden azdır

 

 

E.A:Kendi serüveninize bakarsanız, neler söylersiniz? Bu ülkede büyük iz bırakan biri olarak bunca birikimin ardından topluma söyleyecekleriniz nelerdir?

 
D.K:Biz çağdaş dünyanın sunduğu bütün düşüncelerin ümitlenmeye başladığı bir devirde yaşadık. Ben kendi yaşamıma baktığım zaman çok fazla rahatsız olmadan 1970’lere kadar geldiğimizi sanıyorum. Bu durumun yolunu yitirmesi Batılı kapitalist sistemin dünyayı kontrol altına almak arzusundan doğar. Fakat cahil bir topluma kapitalizm nasıl anlatılabilir, onu dile getirmeyi henüz beceremedim. Ve dünya tarihine bakarsanız kötünün şansı iyiden azdır. Türkiye’nin de er geç çağdaş düşüncenin düzeyine geleceğine inanıyorum.

 

 

 

 

 

Kaynak : Cumhuriyet

 

1 Yorum
  1. Her gün sanat ve kültür insanlarının tehdit edildiği bir ortamdan ne bekleyebilirsiniz ki?

    Nesrin Yalçınkaya | 16 January 2019


Yorum yazmak için


Türk siyasi tarihinde simgesel öneme sahip Yassıada’nın tartışmalı bir mimari projeyle ‘Demokrasi ve Özgürlük Adası’ olarak imara açılarak düzenlenmesi ile ilgili çalışmalarda sona gelindi.           Sit alanı olması gereken adanın yeni yayınlanan fotoğraflarında bin 200 kişilik caminin yanında otel, bungalov ve restoran inşaatları yer alıyor.     27 Mayıs 1960 darbesinin ardından adada [...]
ARŞİV
Subscribe