Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Kentsel Dönüşüm-II: Genel Çerçeve ve Örnekler
Share 5 May 2007

40 gün 40 gece Sulukule etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen Kentsel Dönüşüm Genel Çerçeve ve Örnekler Panelinin ikinci kısmında ise, İstanbul’un çeşitli bölgelerinde gerçekleştirilen kentsel dönüşüm örnekleri ve alternatif oluşumlar incelenmiştir.

Bu çerçevede ilk konuşmacı olarak söz alan Hacer Foggo, Küçükbakkalköy’de yaşanan süreci aktardı. Kentsel dönüşüm çerçevesinde İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kadıköy Belediyesine bağlı zabıta ekiplerinin 19 Temmuz 2006 tarihinde sabah saatlerinde oradaki insanlara evlerinin yıkılmayacağının söylenerek yıkıma başladıklarını anlatan Foggo, insanların hiçbir eşyasını alamadan evlerinin yıkıldığını ve bu insanların barınmak amacıyla, enkazdan topladıkları naylon ve tahta parçalarıyla yaptıkları evlerde, yaşamaya devam ettiğini söyledi. Yine kendi olanaklarıyla bir kanalizasyon sistemi kurduklarını, elektriklerinin, sularının olmadığını, yıkımdan koruyarak saklayabildikleri mahallenin ortasındaki çeşmenin de kesildiğini ve yıkımdan beri de bu şartlar altında yaşadıklarını anlatmıştır. Yıkımdan sonra yaklaşık 50 çocuğa muhtarlığın evleri yıkıldığı gerekçesiyle ikametgâh vermediğini ve bu nedenle de okula kaydedilemediklerini öğrendik. Bu konu ile ilgili bir basın toplantısı yaptıklarını, 10’u aşkın basın kuruluşundan gelindiğini ancak sadece bir televizyonda bu haberin çıktığını ve onda da bu çocuklar okula gidemiyor çünkü anneler okul formalarını satıyor şeklinde bir haber yapıldığını anlatan Fogga, sonunda muhtarın ikametgah belgesini verdiğini ama eğitimde yine sorunların yaşandığını belirtti. Oraya çok olan bir okul yerine daha uzaktaki bir okula kayıtlarını yaptırabilmelerinden dolayı, önceden okula giden ya da okula başlayacak olan çocukların çoğunun okula gidemediğini ve mahalleden okula gidebilen yalnızca bir kız çocuğu olduğunu, onun da mayıs ayında barakalarında yıkılacak olması nedeniyle onunda okula gidemeyebileceğini belirtti. Foggo konuşmasında ayrıca Kadıköy Belediyesi ile görüşme yaptıklarında belediye ekiplerinin bu konunun sadece muhatabının kendileri olmadığını, Valilik, Kaymakamlık ve Büyükşehir Belediyesinin de sorumlu olduğunu ve burada yaşayan insanların yaşadıkları zorluklardan da asıl milli emlak’ın sorumlu olduğunu, yemek çadır gibi yardım yapıldığında da, bu tür yardımların daha sonra soruşturma geçirdiğini ve çadır verilmesi durumunda bu insanların çadırın içinden tuğla örerek, bir daha buradan çıkmayacaklarını söylediğini anlatmıştır.

Foggo; YTÜ Mimarlık Fakültesinin Kadıköy Belediyesi’yle ortaklaşa Mahalle ölçeğinde Küçükbakkalköy Örneği adlı bir araştırma yaptığını da belirtmiştir. Buraların hazine arazisi olduğunu söyleyen Foggo, milli emlak’la yapılan görüşmeler sonucunda kullanıcılardan muvafakat alındığı takdirde bu alanın Kadıköy belediyesine devrinin gerçekleştirilebileceği ve sonrasında da Belediyelerin bu arazileri kişilere satabileceği sonucuna varıldığını söylemiştir. Ancak konunun daha üst mercilere götürüldüğünde, her kişiye üzerinde oturduğu arsa kadar arsa verilmesi koşulunun getirildiğini, fakat Kadıköy belediyesinin bu uygulamanın belediyeye herhangi bir fayda sağlamayacağını alanın yasadışı yapılaşmaya maruz kaldığı için belediyeye kullanabileceği bir arsanın kalmayacağı görüşünü belirttiğini de açıklamıştır.
Foggo, bölgedeki yaklaşık 30 tane gecekondu tapu tahsis belgesi olan evlerde bu yıkıma maruz kaldığını, ama ilginç bir şekilde yıkılan mahallenin tam ortasında yer alan Roman kökenli olmayan bir ailenin evinin durmaya devam ettiğini söylemiştir. Aynı şekilde Talimhane Bölgesinde de Romanların evi yıkılırken, Kastamonulu ailenin evi yıkılınca belediye tekrar kum çimento göndererek o evi yaptıklarını belirtmiştir.

Projelerin insanları içlerine kapanarak yaşama sevincini ellerinden alacak şekilde yapılmaması gerektiğini söyleyen Fogga, yönetimlerin orada yaşayan insanların haklarında karar almadan önce onları karar süreçlerine katması gerektiğinin, insanların anayasal hakları ve vatandaşlık haklarının yönetimlerin ilk dikkate alması gereken ilkeler olduğunun anlaşılmasıyla yenilemelerin ve dönüşümlerin insan hakları çerçevesinde yapılabileceğinin, açıkta kalan ailelere en kısa zamanda alternatif barınma haklarının sağlanarak acil barınma merkezlerinin kurulması gerektiğinin, mülklerinin yok edilmesinden doğan tazminatların verilmesi ve bunların güvence altına alınması gerektiğinin, insanlara mahallelerine geri dönme hakkının verilmesi gerektiğinin, sağlık taramalarının yapılması gerektiği ve çocuklara eğitim hakkının verilmesi gerektiğinin altını çizerek konuşmasını sonlandırmıştır.

Daha sonra kürsüye gelen Mücella Yapıcı, kentsel dönüşüm konusunda son bir yıldır söylenmedik söz kalmadığını, derslerde okutulan bilimsel kavramların yurttaşlar tarafından da sorgulanan bir hale geldiğini dile getirerek konuşmasına başlamıştır. Gerek akademik ortamlarda gerekse mesleki ortamda ve toplumca bunu tartışırken, kafamıza sokulan ideolojiyle, her yeni şeyi iyi bir şey olarak, dışarıdan gelen her şeyi iyi, değişmeyi de güzel birşey olarak kabul ettiğimizi söyleyen Yapıcı, ideolojik bir pompalamayla da kentsel dönüşüm kavramına da son derece iyi bir gözle bakmaya başladığımızı belirtmiştir. Birinci iyi niyetin deprem master planında görüldüğünü söyleyen Yapıcı, aslında 1992’lerde dünyanın telaffuz etmeye başladığı kentsel dönüşüm kavramından bizde 1999’lardan sonra daha çok profesyonel çevrede İstanbul Deprem Master Planıyla başladığını söylemiştir. Yapıcı, Deprem Master Planında bütün İstanbul’un depreme hazırlanmasında odak temsil edecek ateşleme bölgesi olarak Zeytinburnu’nun seçildiğini ve buradaki depreme hazırlık odaklı dönüşümün İstanbul örneğine metodoloji örneği olacağını belirtirken, kentsel dönüşüm kavramıyla da burada karşı karşıya kalındığını söylemiştir. Dönüşüm kavramından herkesin farklı bir şeyler anladığını örneğin kimilerinin yenilemeyi, kimilerinin sağlıklaştırmayı, kimilerinin de canlandırmayı anladığını söylerken, en iyi niyetle de akademik çevrenin yaklaştığını, üzerinde çalışmaya başlayarak, belediyelerle ortaklıklar kurduğunu belirtmiştir. Buna karşın meslek odalarının konuya daha pis bir fikirle yaklaştığını belirtirken, en azından kendi odası adına bu şüpheci yaklaşımı kendisinin üzerine aldığını söylemiştir. Yapıcı; kentsel dönüşüm olayının konuşulurken, eş zamanlı olarak İngiltere’de Gayrimenkul zirvesi ortaklıklarında ve Küresel gayrimenkul pazarlarında da bir yandan İstanbul’un küresel iş aleminin en çok fırsat sunan kenti olarak ilan edildiğinin altını çizmiştir. Gürtüna’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı olduğu dönemde İstanbul 2023 Vizyon projelerinin birden bire ortaya çıktığını, bu süreçte aynı zamanda İstanbul’un misyonuyla da karşılaşıldığını söyleyen Yapıcı, bu misyon ve vizyon kavramlarının da önemine dikkati çekmiştir. Bu kavramların 1990’larda sonra dünya literatürüne kazandırılmış olan, katılım, yönetişim, yeniden yapılandırma, şeffaflık, sürdürülebilirlik gibi kavramlarla birlikte çıktığını ve aynı ideolojik zamanın dili olduğunu belirten Yapıcı, İstanbul’un kendi başına, kendi gelirini üreten bir kent ve diğer dünya kentleri arasında yaraşacak bir Dünya Kenti misyonuyla bu vizyon projelerini açıkladığını söylemiştir. Bu vizyon projelerinin arasında şu anda gündemimizi işgal eden İETT Garajı, Galataport, Sulukule ve Zeytinburnu’nun olduğuna dikkati çeken Yapıcı, Marmara Depreminin gerçekleşmesinden sonra Zeytinburnu’nun Deprem Master Planıyla tekrar gündeme geldiğini söylemiştir. 2001-2002 döneminde İstanbul için yeniden vizyon projelerinin açıklandığı ve buradaysa İstanbul’un Avrasya Kenti Misyonuna getirildiğini ve bu projeler arasında yine kentsel dönüşüm projelerinin ve yine Zeytinburnu projesinin yer aldığına dikkati çekmiştir Yapıcı, İstanbul Master Planında kentsel dönüşüm için Zeytinburnu açıklanmadan çok önce Zeytinburnu’nun bu projeler arasında yer almasıyla, şahıs olarak kendisinin bu noktada bir pisliğin olduğunu düşündüğünü söylemiştir. Neden var diye bakıldığındaysa, 1970’lerde petrol krizi esnasında İstanbul’u nasıl satmalı dönemine girildiğini ve İstanbul’un Beyrut’un yerine onun işlevini görecek bir kent olarak satışa çıkarıldığını söyleyen Yapıcı, o sırada da İstanbul’un satış noktasının Zeytinburnu olduğunun altını çizmiştir. İlk kez 500bin metrekarelik kamu arazisinin kat karşılığı Dünya Ticaret Merkezi yapılmak üzere belirlendiğini söylemiştir. Yapıcı, bu dönemde kamuda çalışanların direnerek planı imzalamadığını ancak 80’lerde plan değiştirilerek o bölgenin bir şekilde ilk özelleştirilen kamu alanı olarak tarihimize geçtiğini anlatmıştır. O bölgeye Dünya Ticaret Merkezi’nin de getiremediğini ve parça parça satıldığını söylemiştir. Ancak sürece geri dönüp bakıldığında İstanbul’da ne zaman kentsel anlamda bir dönüşüm projesi ortaya atıldığında, onun arkasında dünya kapitalizminin bir krizinin görülebileceğini dile getirmiştir. Birinci Boğaz Köprüsünün bu anlamda İstanbul’da bir dönüşüm olarak nitelendirilebileceğini, o dönemde birinci petrol krizinin olduğunu, İstanbul’un makroformunda çok önemli bir yeri olan İkinci boğaz köprüsünün konuşulmaya başlandığı dönemdeyse, arkasında 12 Eylül olduğunu söyleyen Yapıcı, günümüzde üçüncü köprünün konuşulduğunu ve bunun arkasında yine bir darbe, yine bir dönüşümün var olduğunu belirtmiştir. Kentsel dönüşüm açısından konuya bakıldığında ilk yapılan Gayrimenkul Zirvesi’nin altını çizen Yapıcı, bu toplantıda dünya sermayesinin özellikle gayrimenkul sermayesi üzerinden toparladığının konuşulduğunu ve Kentsel Dönüşüm Yasa Tasarısının beklendiğini söylemiştir. Bir takım örnekler verdikten sonra zirvenin moderatörünün “bizim bu dönüşümü başarıya ulaştırabilmemiz için tatlı bir totaliter idareye ihtiyacımız var” dediğini aktarmıştır. Bir diğer toplantı olan OECD toplantıda Türkiye’nin tüm idari ve ekonomik yapısını değiştirecek olan kalkınma ajansları konuşulduğunu, bu yasayla birlikte Türkiye’nin 26 bölgeye bölündüğünü ve her bir bölgenin kendi idaresinden ekmeğini kazanmak zorunda olduğunu belirtmiştir. Yapıcı, bölgeler arası eşitsizliğin giderilmesi, milli gelirin dengeli dağılımı gibi kavramların dünyada bittiğini ve başka bir ideolojik yapının söz konusu olduğunu ve bu toplantıda he bölgenin kendi fırsatını kendisi yaratması gerektiğini söylemiştir. Bu toplantıda İstanbul’un kendini satarak bir fırsat yarattığını ancak Erzincan gibi bir bölgenin nasıl kendi fırsatını yaratacağını sorduğunda bilmiyoruz cevabının verildiğini söyleyen Yapıcı, İstanbul ve Erzincan’ın emek üzerinden yarışabileceğini belirtmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonrada gündeme gelecek ilk konunun da esnek işgücü ile ilgili olacağının altını çizen Yapıcı, İstanbul’un parasını üretimden kazanmayacağının kararının verildiğini İstanbul’un turizm kongre kültür kenti olacağını söylemiştir. İstanbul’un artık dünyada sıkışan gayrimenkul sektörünün köpüğünü almak için ve kara paranın aktarılacağı bir alan haline geldiğini söyleyen Yapıcı, emekçi ve yoksul kesimin bu kentte yer alamayacağının dile getirildiğini ve bununda utangaç bir tavırla söylenmediğinin altını çizmiştir. İstanbul’un şu anda mülkiyet dönüşümü yaşadığını belirten Yapıcı artık kent topraklarının büyük sermayeye doğru dönüştüğünü söylemiştir. Bunun içinde bizim rolümüzün ne olduğunu soran Yapıcı, burada eğer mülkiyetler, tapular üzerinden pazarlık yapacaksak, pazarlıkçı bir tavırla bunun içinde yer alacaksak kaybetmeye mahkum olduğumuzu dile getirmiştir. Bu konuyu bir takım siyasetlerin ya da sivil toplum örgütlerinin eylem alanları olmaktan çıkarmadan, bunu entelektüel bir uğraş halinden çıkarmadan hiçbir şeyle başa çıkamayacağımızı söylerken, kavramın bir an önce temizlenmesini ve konut sorunu ve barınma sorununu rant meselesi olmaktan biran önce çıkarılmasını talep etmiş ve Türkiye ekonomisi’nin sıcak para ihtiyacını bu kent üzerinden bulmaya çalıştıkça üretime dayalı bir model geliştirmedikçe ve emekçi örgütlenmeler bu işin odağında yer almadıkça bu sorunun daha çok tartışılacağını söylemiştir. Yapıcı bu sorunun arkasında küresel sermayenin ve kapitalizmin krizlerinin ve ekonominin olduğunun farkında olunması gerektiğini belirterek konuşmasını sonlandırmıştır.

Daha sonra söz alan Neşe Erdilek ise, Tarlabaşı örneğini izleyicilere aktarmıştır. Beyoğlu’nun İstanbul’un en gözde ve rantı en yüksek alanlardan biri olduğunu belirten Erdilek, Beyoğlu’nda kendiliğinden dönüşümün öncelikle cihangirde sonrada Galata’da kendiliğinden başladığını söylemiştir. Ancak buna soylulaştırma çerçevesinde baktığımızda, orada yaşamaya laik görülmeyen insanların elinden evinin alınıp, başkalarına verilmesi olarak değerlendirilebileceğini söylemiştir. Bunun Cihangir’de kendiliğinden gerçekleştiğini, insanların kendiliğinden gidip o bölgede evleri almaya başladığını ve daha sonra Talimhane’de bunun yapıldığını ve şu anda Tarlabaşı’nda yapılmak istenenin bir mikro ölçeğinin görüldüğünü gördüklerini dile getiren Erdilek, Tarlabaşı’nın ilginç bir yer olduğunu sözlerine eklemiştir. 19. yy sonunda oluşmuş bir Levanten’lerin yerleştikleri, farklı bir mimari özelliği olan, ilginç binaları olan bir bölge olduğunu ancak gayrimüslimlerin bölgeyi terk etmesiyle birlikte bu bölgelerde binaların terk edilerek, kendiliğinden yıkılmaya başlandığını söylemiştir. 50-60’lardan itibaren, buradaki binaların ucuz olması nedeniyle ya satın alma yoluyla ya da kiralama ya da işgal yoluyla ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen göçmenlerin oradaki binalara yerleştiğini dile getirmiştir. Bölgede, daha önceden de var olan ama giderek artan bir Romen nüfusun var olduğunu söyleyen Erdilek, Tarlabaşı’ndaki son göç olayının 85’lerde zorunlu göçle güneydoğudan gelen insanlar insanların geldiğini söylemiştir. Tarlabaşında büyük ölçüde ortak paydanın yoksulluk olduğunu, yüksek oranda suç olduğunu, uyuşturucu ve fuhuşun yer aldığını ve kaçak olarak barınan yabancılarında bölgede yer aldığını söylemiştir.

Bilgi Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi olarak kendilerinin, ulaşılabilir yaşam merkezi ile birlikte bir proje oluşturmayı düşündüklerini AB projesi hazırladıklarını ve fon alarak Tarlabaşı için iki proje geliştirdiklerini söylemiştir. Buradaki ağırlıkla göçle gelen ve kent yaşamının içinde olmadığı düşünülen Romanların, kent yaşamına uyumunu sağlamak ve özellikle çocuk ve kadınları bu tehlikeli ve riskli bölgede onlara suçun dışındaki normal bir yaşama kazandırabilmek için bir projeyi düşünerek, Tarlabaşı Toplum Merkezini oluşturduklarını anlatmıştır. Bu merkezi oluştururken, kendilerine bir yer vermeleri konusunda Beyoğlu Beledisi’yle bir ortaklık kurduklarını söyleyen Erdilek, burada da çok ilginç bir gelişmenin gerçekleştiğini ve AB’yle ortak bir projelerinin olmasının Belediye’nin oldukça işine geldiğini ve ortaklığı kabul ettiklerini belirtirken, proje kabul edildikten sonraysa yer verilmesi için belediyeye gidildiğinde, önlerine dolu boş paftasıyla birlikte mülkiyet paftasının konduğunu ve buna bakarak vakıf mülkiyetinde olan boş bir binayı seçmelerinin istendiğini anlatmıştır. Bina seçimi sırasındaki süreçte Belediyenin daha sonra yenileme alanları paftasını da kendi önlerine çıkararak, öncelikle Tarlabaşı Bulvarı ve o bulvardaki 7 adanın yenileme alanı olarak belirlediği ve seçilecek binanın bu alanların içinde olmamasının istendiğini söyleyen Erdilek, kendilerinin de başta güvenlik olmak üzere bazı seçim kriterlerinin olduğunu ve kendi beğendikleri tüm binaların belediyenin yenileme alanında çıkması sonucunda, kendilerinin AB projesinin başladığını, 2 ay gibi bir sürenin geçtiğini, fonun geldiğini ve eğer Belediye bir yer gösterilemiyorsa, AB’ne projenin iptal edildiğini bildireceklerini söylemeleri üzerine Belediye’nin bir bina kiralattığını anlatmıştır. Tarlabaşı Toplum Merkezi’nin Haziran’a kadar bir binasının olduğunu ancak proje süresinin bittiği Haziran’dan sonra bu binayı büyük ihtimalle kaybedeceklerini söyleyen Erdilek, resmi açılıştan sonra Belediye’nin tüm çağrılara rağmen bu merkeze gelmediğini belirtmiştir.

Tarlabaşı’nda şu anda mülkiyetin el değiştirdiğini söyleyen Erdilek, Tarlabaşı’nın tamamen satıldığını, emlakçılık yapan ve aynı zamanda mahallenin de muhtarı olan ev sahiplerinden edindikleri bilgilere göre, Tarlabaşı’nda şu anda neredeyse bina kalmadığını söylemiştir. Bu arada Tarlabaşı’ndaki proje başladığından beri, Belediye’nin Tarlabaşı’ndaki insanlarla ilişki kurmak ya da hizmet götürmek gibi bir kaygısının olmadığını, onları orada istemediğini ve kendileriyle kurdukları ilişkinin ise kerhen bir ilişki olduğunu ve bu projenin reklamı olarak düşünüldüğünü dile getiren Erdilek, kendi projelerinin içinde alan araştırmasının olduğunu ve bu araştırmanın tamamlanarak raporunun ortaklardan birisi olduğu için Belediye’ye gönderildiğini yenileme projesinde biz bunun sosyal araştırmasını da yaptık diyerek kendi raporlarını gösterdiklerini anlatmıştır.

Tarlabaşı Toplum Merkezinin şu anda 70 kadar gönüllüye sahip olduklarını, gerek etütlere, gerek diğer atölyelere yardım amacıyla her gün geldiğini belirten Erdilek, haftada 200’ün üstünde çocuğun eğitim merkezine geldiğini söylemiştir.
Tarlabaşı Toplum merkezi pilot bir proje olarak başladığını, alan araştırmasına başlamadan önce mahalledeki farklı gruplarla görüşmeler yaptıklarını, mahalleye geleceklerini, anket çalışmaları yapılacağını ve bu merkezin kurulacağını söylediklerini belirten Erdilek, Romanlarla yapılan toplantının oldukça sert geçtiğini ve bazı kesimlerin farklı etnik kökenli insanlarla bir araya gelmek istemediklerini dile getirdiklerini ama şu anda merkezde bu farklı etnik grupların bir araya geldiğini anlatmıştır. Bununda bu projedeki amaçlardan biri olduğunu söylemiştir. Kentsel yenileme alanlarındaki bu tür problemli alanlarda insanların kent yaşamına uyum sağlamasının son derece yararlı bir deneyim olacağını düşündüğünü dile getiren Erdilek, böylesi bir toplum merkezinin masrafının çok fazla olmadığını, yerel yönetimlerin bu parayı verebilmelerinin gerektiğini ve bunun bir kamusal sorumluluk haline getirilebilirse, bu tarz pek çok merkezin kurulabileceğini ve bu sayede insanların çok rahat bir şekilde kentsel hayata kazandırılabileceğinin altını çizerek sözlerini sonlandırmıştır.

Neşe Erdilek’ten sonra söz alan Asuman Yeşilırmak ise, Gülsuyu ve Gülensu Örneklerini ve burada yaşanan süreci anlattı. Maltepe ilçesinde yer alan bu mahallelerin çok fazla apartmanlaşmadığı için eski gecekondu mahallelerinin özelliklerini çok fazla yetirmediğini ve bu nedenle de İstanbul’un pek çok yerine göre şanslı olduğunu anlatarak sözlerine başlayan Yeşilırmak, Gülsüyu ve Gülensu mahallelerindeki sürecin, çok parçalı planlara sahip Maltepe ilçesinin imar planının yapımıyla başladığını söylemiştir. Bu bölgede bir imar planının yapıldığını ama bu planın, ne plancıları, ne de orada yaşayan halkı mutlu ettiğini belirtirken plana rekor bir sayıda itirazın geldiğini de sözlerine eklemiştir.

Bazı yerlerin tapuya dönüştüğü, bazı yerlerin tapuya dönüşmediğini ama tamamı yapılanmış, uygunsuz alanların üzerinde yapılandığı böylesi bir durumla, kendilerinin 18. madde uygulaması getirdiğini ancak bunun da mahalleyi yerinden kaldıracak bir olay olduğunu belirten Yeşilırmak, itirazlardan sonra burasını yeniden düşünmeye başladıklarını ve bu çerçevede araziye gidilip tespitler ve analizler yapıldığını, oradaki yaşamın dışında, oradaki yaşamı görmeyerek, ellerindeki kağıtlar üzerinden bir adalet bulmaya çalıştıklarını ama bu süreç içerisinde yaşamın olduğu bir yerde plan yaparken, verilen her bir kararla o bölgede yaşayan insanların yaşamını değiştirdiklerini daha net bir biçimde gördüklerini belirtmiştir.

Bu bölgenin kendileri için zor bir bölge olduğunu ama oldukça sorunlu olan Gülsuyu, Gülensü ve Başıbüyük mahalleleri için plan notu geliştirerek bir çözüm geliştirmeye çalıştıklarını söyleyen Yeşilırmak, bu plan notunu da mahalle muhtarlarına bildirerek bir görüşme istediklerini ve aslında bu ilişkinin çok daha önce kurulmasının gerekliliğini belirtmiştir. Yeşilırmak Gülsuyu ve Gülensu Mahallesi için oluşturulan plan notunda; “Bu alanlarda bu planla belirlenen yoğunlukların gerektiği kentsel donatı alanları ve kentsel teknik altyapı alanları toplam alanın 40%ından az olmamak üzere kentsel yenileme projelerinde belirlenecektir. Kentsel yenileme projeleri 1/5000 ölçekli nazım imar planı ve 1/1000 ölçekli imar planı ile uyumlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile koordineli olarak ilçe belediyesi tarafından ilgili taraflar; bunlar üniversiteler, mahalle muhtarları, meslek odaları ve diğer ilgili kurum ve kuruluşlarla görüşmeler yapılarak katılımlı bir şekilde hazırlanacaktır. Projede yaşam standartlarının yükseltilmesinin yanında kullanıcı profilinin korunması bölgede yaşayanların proje tamamlandıktan sonrada bu bölgede yaşamalarına imkan verecek şekilde ekonomik ve sosyal boyutların sağlanması dikkate alınacaktır” ifadesinin yer aldığını belirtmiştir.

Yeşilırmak, plan yaparken orada yaşayan insanlarla nasıl iletişim kuracağımızı bilmediğimizi, bu yönde bir pratik geliştirmeden bu günlere geldiğimizi ve halen planlama eğitimimizde de gerek bu iletişimin nasıl kurulacağının gerekse insanların yaşadığı alanlarda nasıl plan yapılacağının çok iyi bir şekilde verilmediğinin de altını çizmiştir. Konuşmasına oluşmuş yapılaşmaların olması nedeniyle bu alanlarda artık gelişme planlarının değil, dönüşüm planlarının yapıldığının söyleyerek devam eden Yeşilırmak 50’lerden bu yana yerleşmelerin olduğunu, bunun ucuz yoldan konut edindirme politikası olarak teşvik edilirken, altyapıya yönelik payların dönmediğini ve daha sonrada islah planlarıyla buraların sosyal güvence olarak insanlara verildiğinin ve bunun karşılığında oy beklendiğinin altını çizmiştir.

Bir grup öğrenci ve MSGÜ öğretim üyesi Murat Cemal Yalçıntan’ın mahallede bir takım çalışmalar yaparak, mahalleliyi teknik anlamda bilgilendirdiğini söyleyen Yeşilırmak, İstanbul Büyükşehir Belediye’si olarak kendilerinin yeni kavramları öğrenmek ve bir yere oturtmak adına, İstanbul’un mekansal gelişme stratejilerinin belirlenmesi araştırma ve model geliştirme işi adı altında bir çalışma yaptıklarını belirtmiştir. Bu çerçevede tespit edilen sorun alanlarında bu üniversitelerin çalıştığını söyleyen Yeşilırmak, Gülsuyu ve Gülensu Mahallelerinde de Mimar Sinan Üniversitesinin çalıştığını ve toplum tabanlı bir model önerisinin ortaya çıktığını kaydetmiştir. Geçtiğimiz yaz Planlama Müdürlüğünün yaptığı çalışmaların üzerinden bir öğrenci grubunun anket çalışması yağtığını ve bu çalışmada amacın 100’de yüze ulaşmak olduğunu belirten Yeşilırmak, bu amacın iş gücü eksikliği nedeniyle başarılamaması üzerine neler yapılabileceğinin tartışıldığını ve bu sayede bir atölye fikrinin ortaya çıktığını söylemiştir. Diğer üniversitelerinde yoğun ilgisiyle 19-25 Şubat 2007 tarihlerinde 150 kişilik bir katılımla bu atölye çalışmasının yapıldığını aktaran Yeşilırmak, bu çalışmayla insanların yok sayıldığı bir planlama yerine birlikte yapılan bir planlama sürecinin, alternatif bir planlama anlayışının yakalanıp yakalanamayacağının araştırıldığını söylemiştir.

Mahallede artık planlama jargonuna hakim bir kesimin olduğunu, ancak mahallenin tümün ulaşarak, onlara bu kavramları anlatarak sürece dahil etmenin o kadar da kolay bir iş olmadığını belirten Yeşilırmak, gülsuyu ve Gülensu gibi iletişimi kuvvetli bir mahallede dahi, hala bu sürecin dışında yer alan kesimlerin olduğunu ve hala bu kesimlerin sürece dahil edilmeye çalışıldığını dile getirerek konuşmasını bitirmiştir.

Asuman Yeşilırmak’tan sonra söz alan Aysel Can Ekşi, Beykoz’da gerçekleştirilen girişimleri anlatmıştır. 1978’li yıllarda Beykoz’a geldiğini ve çarpık yapılaşmanın ortasında büyüdüğünü anlatan Ekşi, 1983 yılında Mimarlık Fakültesinde okumaya başladığını ve gene aynı yıl ailesinin kaçak bir ev yapmaya başladığını söylemiştir. Aldıkları eğitimin aile içinde bir çelişki yarattığını da aktaran Ekşi kendisinin her şeyin ruhsatlı yapıldığını öğrenirken, bir ataraftan da böylesi bir kaçak yapıda nasıl yaşayacağını düşündüğünü, sonunda Kadıköy’de bir ev tuttuğunu ve her olanaktan, her imkandan yoksun Beykoz’dan geldiğini söylemeye çekindiği bir dönem geçirdiğini söylemiştir. 1980 sonrası yıllarda son derece planlı yapılan bir orman alanında hiçbir metrekaresi yeşil alan kalmadan tamamen yapılaşmayla dolduğuna şahit olduktan ve kamu eliyle belediye yöneticilerinin bizzat kendi eliyle hukuka aykırı yapılma yöntemlerini öğrendikleri anda kendilerini daha fazla ifade etmeye başladıklarını ve Beykoz’da bir mücadele girişiminin başladığını anlatmıştır. 95-97 yılları arasında Türkiye’nin tek çocuk göğüs hastanesinin kapanmasının istenmesiyle başlayan bu süreçte hastanenin kapatılmasının 10 ertelendiğini dile getirmiştir.

Ekşi, Beykoz’un koruma alanı ilan edilmesiyle birlikte yerel yönetimin gerekli koruma planlarını zamanında gerçekleştirmediğini ve koruma kararı zulüm kararı şeklinde pankartlar asarak, yasaların ellerini kollarını bağladığından şikayetçi olduğunu ama buna karşın yasaya aykırı planlı siteleri de onaylayan bir yönetim kadrosunun olduğunu belirtti. Her insanın onurlu bir yaşama hakkı olduğunu söyleyen Ekşi, bunun içinde iş alanının olması gerektiğini ve sağlık alanından, eğitim alanlarından yararlanması açıklamıştır. Aslında 10 yıl önce hastanenin kapatılmak istendiğinde yeterli personel olmaması nedeniyle kapatılmak istendiğini ve buradan nereye gidileceğinin çok belli olduğunu söylemiştir. 32 bin kişinin bu hastaneden yararlandığını söyleyen Ekşi, Bakanlığın bu personel yetersizliğini gidermesi gerekirken, bu hastanenin geçtiğimiz yıl kapatıldığını, yine aynı şekilde dünya markası olmuş Paşabahçe’nin fabrikasının 2003 yılında kapatıldığını vurgulamıştır. Buna karşın orman alanlarının yapılaşmaya açıldığını söylemiştir. Bu sürede hastanenin kurtarılması, fabrikaların kapatılması sırasında bir araya gelmediklerini, aynı zamanda orman alanlarının yapılaşmaya açılmasıyla ilgili bir dava da açtıklarını belirtmiştir. Mimarlar Odası, Beykoz’daki sivil inisiyatiflerle birlikte birleşerek kent kurultayları yaptıklarını anlatan Ekşi, 2004 yılında orman alanındaki bir siteye yapı ruhsatı verildiğini öğrenmelerinden sonra bir dava açtıklarını ve bu dava sürecinin Beykoz için bir kırılma noktası olduğunu söylemiştir. Sonuçta ruhsatın iptal edildiğini, çok az bir bölümünde inşaat yapıldığını ve şu anda çok büyük bir bölümünün orman alanı olarak kurtarıldığını açıklamıştır. Bu tarz sosyal mücadelelerin kentlerin biçimlenmesine etki ettiğini ya da yeni oluşumlarında sonuçlarını değiştirebildiğini anlatmıştır. Kentsel dönüşümün toplumsal bölünmeye de yol açtığını söyleyen Ekşi, yerel yöneticilerin sizlerle aynı yerde olmak gibi bir dertlerinin olmadığını, sağlıklı kentleşme, vatandaşlara ulaşılabilir sağlık, eğitim ve iş imkanlarının nasıl verilebileceği gibi bir kaygısı olmadığını ve bu nedenle de yine bizim çözmek zorunda olduğumuzu söylerken, tüm örgütleri dayanışma içerisinde olması gerektiğini, parçalanmadan nasıl bu işi yapabileceğimizi tartışmamız gerektiğini söyleyerek konuşmasını bitirmiştir.

Daha sonra kürsüye gelen Aslı Kıyak İngin Şişhane ve Sulukule örneklerini izleyicilere aktarmıştır. Bu iki bölgenin gerek tarihi gerekse yapı olarak birbirinden çok farklı olduğunu söyleyen İngin, her ikisininde kentsel yenileme ve dönüşüm çalışmaları kapsamında ortak bir kaderi olduğunu dile getirmiştir.

İngin, Şişhane’de pek görülmeyen ve algılanmak istenmeyen küçük üreticilerden oluşan bir ağın olduğunu ve yerinden çıkarılmalar, küçük üreticilerin ya da üretimin tamamen kentten çıkarılması gibi konular karşısında bir şeyler yapılması gerektiğini düşünerek önce bir bildiri, daha sonrada bir etkinlikle bu konuda bir şeyler yapmaya çalıştıklarını anlatmıştır.
Şişhane’nin Cenevizlilerden beri gelen, Osmanlılarda devam eden, elçiliklerin ilk kurulduğu bir bölge olduğunu aktaran İngin, Galata limanın sadece malların girip çıktığı bir bölgeden çok daha ötesini ifade ettiğini, teknolojik yeniliklerin, modern hayatın yeniliklerinin girdiği bir liman olduğunu ve Galata’dan Şişhane’ye doğru bakıldığında da bu yapının çok net görülebildiğini söylemiştir. İlk teknoloji firmalarının ve dükkanlarının da bu çerçevede burada açıldığını ve elektrik dükkanlarının aydınlatmaya dönüşünde bu süreçle birlikte olduğunu belirtmiştir. Bankalar Caddesinin 1900’lerde finans merkezi özelliğini kaybetmesiyle birlikte bu boşluğu teknoloji, elektrik ve aydınlatma piyasasının doldurmaya başladığını anlatmıştır. Günümüzde, sanatçı, mimar ve tasarımcıların büyük bir kesiminin alanı kullandığını ancak burada üretilen şeylerin burada üretilmiş gibi gösterilmediğini de sözlerine ekleyen İngin, burada nasıl bir geleceğin olabileceği üzerine düşünmeye başladıklarını aktaran İngin, burada içinden olmayan kişilerin belki kaos olarak nitelendirebileceğini ancak burayı kullanan kişiler için oldukça anlamlı bir ilişkiler ağının parçası olduğunu bildiğini dile getirmiştir. Kentsel gelişme adına bu üreticilerin şehir dışına çıkarılmasının gündeme geldiğini ama zaten 1980 ve 1990’larda ekonominin iyi olduğu dönemde büyüyen firmaların şehir dışına çıktığını ve burada kalan küçük üreticilerinse daha çok el ve küçük makinelerle çalışan üreticiler olduğunu belirtmiştir. Bu üreticilerin bölgeye çok ciddi bir biçimde yayıldığını ve alanda sürekli bir iş döngüsünün olduğunu ve görünmeyen bilinmeyen bir ilişkiler sistemi olduğunu söyleyen İngin, buradaki yaratıcı işlerin nasıl çıktığını göstermek için bir çalışma yaptıklarını ve nasıl yenilikçi ve yaratıcı bir kentsel gelişimin sağlanabileceğini araştırdıklarını söylemiştir. Bu çerçevede de buradaki tarihin, birikimin, insanların, potansiyellerin neler olduğunu bularak onları ortaya çıkarmaya ve bunları hem orada bulunan insanlar, hem bütün İstanbul’un hem yatırımcıdan belediyeye kadar herkesin nasıl yararlanabileceği, bu ortak paydayı nasıl bulabilirizi sorguladıklarını aktaran İngin, Sulukule’de de bunu yapmaya çalıştıklarını söylemiştir.

Şişhane Bölgesinde 10 – 13 sanatçı, mimar ve tasarımcının bir araya gelerek Tasarım Fuarı çerçevesinde bir sergi düzenleyerek buradaki üretim sürecini ve ürünün kentte izlediği rotanın ne olduğunu göstermeye çalıştıklarını ve o bölgeyi o bölge yapan ve ürünü değerli kılanında bu süreç olduğunu anlatan İngin, bu üretim sürecinin hiç bilinmediğini ve kendilerinin yaptığı bu çalışmayla da bunu insanlara göstermeye çalıştıklarını söylemiştir.
İngin; ğretimin uzakdoğu’ya kaymasıyla birlikte Avrupa’nın bu küçük atölyelere çok ihtiyaç duyduğunu ve Sanatçıların artık kendilerinin bu tarz atölyeleri açmaya çalıştıkları bir dönemde, bizim elimizde böyle bir şey varken, onu tamamen kökünden kazıyarak, bunlar kötü, etrafı kirletiyor, binaları bozuyor diyerek bu faaliyetleri buradan çıkarmaya çalıştığımızı ancak bu sorunların çözülemeyecek şeyler olmadığını ve bu niyetle yaklaşıldığında bunun çözülebileceğini söylemiştir.

Daha sonra Sulukule projesinde yaşanan süreci anlatan İngin, ulaşılabilir yaşam derneği, insan yerleşimleri derneği ve Sulukule Roman Derneğininin yaklaşık bir yıldan beri devam ettirdiği bir sürecin sonucunda 40 gün 40 gece Sulukule etkinliklerinin ortaya çıktığını aktarmıştır. Bu etkinliklerle amaçlarının dikkati buraya yöneltmeye ve desteği buraya çekmeye çalıştıklarını söyleyen İngin, her bölgenin kendi yapısından gelen çözümler ve yaklaşımlarla nasıl sürdürülebilir ve katılımcı bir model olabilirin arayışına girilmesi gerekliliğini vurgulamıştır.

18 Ocak 2007 tarihinde yapılan bir toplantıyla; 40 gün ve 40 gece bir etkinlik gerçekleştirmeye ve bu etkinlikle de bunu kamuoyuna duyurmak, destek kazanmak ve belki ilgililerle yetkililerle daha paylaşımcı bir platformun önünü açmayı hedeflediklerini söylemiştir. Bunun içinde Bilgi Üniversitesinde mahalle katılımcılarının da olduğu bir toplantı yaparak 40 gün 40 gece neler yapılabileceğinin kararlaştırıldığını anlattı.

Kentsel Dönüşüm Genel Çerçeve ve Örnekler -I


Yorum yazmak için


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Söğütlüçeşme için hazırladığı plana itiraz eden Kadıköylüler, arazinin yeşil alan olarak kullanılmasını talep etti             Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mülkiyeti TCDD, İBB ve Maliye Hazinesi’ne ait olan Söğütlüçeşme İstasyon alanı için yeni bir planı askıya çıkarmıştı.     Yeni hazırlanan planla birlikte gar sahası 42 bin 451 metrekareyi kapsayacak. Proje [...]
ARŞİV
Subscribe