Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Çağdaşlaştıramadıklarımızdan mısınız? / BERİN F. GÜR
Share 12 March 2018

“Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” tek seferde doğru söylemenin beceri olarak görüldüğü bu sözcük oyunu, 1993 tarihinde Çekoslovakya’nın ikiye bölünmesiyle hükmünü yitirdi. 17 Ocak 2018 tarihli Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin üyelerine gönderdiği “TBMM Camisine minare mi isteniyor?” başlıklı elektronik postanın aklıma ilk getirdiği, tek bir tanıma hapsolamayacak kadar geniş ve değişken bir içeriğe sahip “çağdaş” ve “çağdaşlık” meselesi ve arkasından da “çağdaşlaştıramadıklarımızdan mısınız?” sorusu oldu. Behruz ve Can Çinici’nin tasarladığı Ağa Han ödüllü TBMM Camisi (1989) bugün —küçük geliyor, yetmiyor gibi— çeşitli bahanelerle âtıl durumda ve yıkıldı yıkılacak diye yüreğimiz ağzımızda bekliyoruz. Bir yeri işaret eden ve “ora”lı olma, “ora”lılaşma ile ilgili “çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?”ın asıl derdi, dil sürçmeden söyleme becerisini ölçmek. Zamana işaret eden ve içinde bulunulan çağ ile ilgili “çağdaşlaştıramadıklarımızdan mısınız?”ın asıl derdi ise, şimdinin ve geçmişin çağdaşı olabilme becerisini sorgulamak. Şunu belirtmek lazım ki, bu soru sadece, TBMM Camisi için “klasik bir minare”1 dikmek isteyenlere yöneltilmiş değil; kendim de dahil (bu ülkede yaşayan) herkese yöneltilmiş bir soru. Bu sorunun ileride bir gün hükümsüz kalmasının iki olasılığı var: Ya çağdaşlık hedefi terk edilmiş ve gündemden düşürülmüştür ya da artık o kadar çağdaş olmuşuzdur ki (!), gene gündemden düşmüştür. Bu nedenle de umarım hiçbir zaman hükümsüz kalmaz.
Mimarlıkta çağdaşlık, söz konusu ibadet yapısı ve özellikle cami olunca, okul, otel, hastane, ev gibi yapılardan farklı bir önem ve anlam kazanır. Sıfat olarak caminin önüne gelen “çağdaş”, onu, günümüzle, günümüzün teknolojileriyle ve mimari uygulamalarıyla ilişkilendiren bir terim olmakla beraber, bu ilişkilendirmenin mimarlığa nasıl tercüme edileceği ve nasıl bir mimari ifade kazandıracağı konusunda ortak bir karara varılabilmiş değil. Neyi ne kadar ve nasıl yapınca çağdaş oluyor bir cami? Çağdaşlığın herkes tarafından kabul görmüş bir tanımı ve ölçüsü var mı?
Giorgio Agamben’in, kendi zamanıyla hesaplaşan ve şimdiye meydan okuyan Friedrich Nietzsche’nin “zamana aykırı, vakitsiz” kavramı üzerinden geliştirdiği, çağdaş ve çağdaşlık tartışması, bu yazıdaki başlıkla dert edileni anlamak için önemli.2 Agamben’in deyimiyle Nietzsche, “şimdiyle çağdaşlığını”, “irtibatsızlık [disconnection] ve uyuşmazlık [out-of-jointness]” ile konumlandırır: “Kendi zamanıyla mükemmelen çakışmayan, çağın taleplerine de uymayan ve bu yüzden, bu anlamda güncel olmayan kişi, gerçekte kendi zamanına ait ve çağdaştır…”; çünkü bu sayede, “kendi zamanını görme ve kavrama konusunda başkalarından çok daha yeteneklidir.”3 Bu noktada Agamben, yanlış anlaşılmalara izin vermemek için bir açıklamada bulunur; akıllı kişi kendi zamanından nefret etse bile, ona ait olduğunu ve ondan kaçamayacağını da bilen kişidir.
Bu açıklamalar, Agamben’in Venedik Üniversitesi’nde 2006-2007 yılarında verdiği “Kuramsal Felsefe” dersinin giriş seminerinden. “Çağdaş nedir?” sorusuyla dersine giriş yapması bir tesadüf değil, çünkü, onun için bu dersin başarısı, “sadece yüzyılımızın ve ‘şimdi’nin çağdaşı değil, aynı zamanda onun, geçmişin belge ve metinlerindeki suretlerinin de çağdaşı olma becerisi”ni kazanmaya bağlı.4 Bu beceri, görünmeyeni görmeyi sağlayan ve kişiyi “tarihi hiç bilinmeyen şekillerde okuma” ve “alıntılama” mertebesine taşıyan bir beceri.
Agamben’in, dönemiyle mükemmelen buluşmayan ve günün talepleriyle uyuşmayanın şimdiyi en iyi şekilde kavrayan ve dolayısıyla da çağdaş olduğu yorumu hayli çarpıcıdır. Bu yorum, cami tartışmalarına yeni bir bakış açısı getirmek anlamında ufuk açıcıdır. Cami mimarlığında çağdaşlık tanımına uyan tutumlar hiç şüphesiz ki, sırf farklı olmak adına geleneğe direnen, onu yok sayan; alışık ve tanıdık olduğumuz mimari elemanları şeklen tadil etmenin ötesine geçmeyen; zorlama biçimlere bürünen örnekler değil. Aksine bunlar, alışılmış/bildik olanın konforuna sığınmayan; görüş alanını genişletecek şekilde kendi zamanına mesafeli duran; politik gerekçeler ve arzularla değil de gerçekten işe yaradığı için tarihe bakan ve atıf yapan; geçmişle araya mesafe koyabilmek adına geçmişi derinlemesine inceleyen, geçmişle ve şimdiyle yüzleşen örnekler. Çatısız/damsız ve kapısız, bütün ilavelerden arındırılmış, ibadet etmenin özüne temas eden ve belki de cami mimarlığının en cesur örneklerinden biri olan Kamran Diba’nın tasarladığı Namaz Khaneh (Tahran, 1978); peyzajla bütünleşerek topoğrafyaya ustaca yerleşen kütlesi, minarenin yerini alan sembolik ağacı ve şeffaf kıble duvarıyla tabuları yıkan ve bu anlamda kendinden sonra gelenlere öncülük eden TBMM Camisi; (büyük olasılıkla öncülü TBMM Camisi’nden esinlenerek) topoğrafyaya gömülen ve onun içinde kaybolan kütlesi, bir noktadan hafifçe kırılmış kıble duvarı ve doğrusal plan kurgusuyla uyumsuz üst örtüsüyle (yani, merkezi plana işaret eden kubbeyi doğrusal plan ile uzlaştırarak) klişeleri terk eden Emre Arolat Mimarlık’ın tasarladığı Sancaklar Camisi (İstanbul, 2014), çağdaşlık tanımına uyan tutumların ürünleri.5

 

 

Kamran Diba, “Namaz Khaneh”, 1978, kaynak: kamrandiba.com
Günümüz cami mimarlığı genel olarak, gerek uygulama gerekse de tartışma anlamında, maalesef kubbe (özellikle de merkezi kubbe) ve minare ikilisine indirgenmiş durumda. Bu durum sadece Türkiye için değil, diğer ülkeler için de geçerli; uygulamada yerel farklılıklar gösterse de bu küresel bir mesele. Aslında, İslam dini ve onun kutsal kitabı Kuran, ibadet mekânının fiziksel doğasına ilişkin stilistik bir biçim tanımlamıyor, dayatmıyor ve baskılamıyor ve aksine, bu anlamda geniş bir özgürlükler alanı sunuyor iken; İslam’ın ilk dönemlerinde namaz kılmak için özel ibadet yapıları olduğunda bile bunlar, genelde dış duvarların olmadığı, sınırların hendekle belirlendiği, kıblenin bir taş ile işaretlendiği ve barınaktan öteye geçmeyen yapılar iken;6 kubbe de minare de daha önceki mimari geleneklerden (Bizans Roma’sının kubbeli bazilikaları; Şam’daki Roma temenos’un kuleleri) devralınmış elemanlar iken, nasıl oluyor da bugün, biz hâlâ kubbeyi ve minareyi, caminin olmazsa olmaz elemanları olarak kabul edip, caminin tasarımına ve çağdaşlığına dair tartışmaları kısırlaştırıyoruz? Bir caminin çağdaşlığı bu ikili arasında sıkışıp kalmış durumda; kubbe ve/veya minarenin ne kadar çağdaş olduğunu tartışıyoruz. Bir kubbe ayaklar üzerinde yükselmeyip de yere basınca mı; bir minare külahı veya şerefesi olmayınca mı çağdaş oluyor? Nedir bu çağdaşlığın ölçüsü?
Asırlardır nerdeyse hiç değişmeden devam eden dini pratiklerin ve ritüellerin mekânsal ihtiyaçları da, büyük bir değişime uğramadı. Belki de bu sebepten dolayı, cami mimarlığı, günümüzün yapı kategorileri içinde, geçmişin yükünü en çok taşıyan; geçmişle bağı en güçlü olan. Bu bağ onu, Oleg Grabar’ın dediği gibi, ısrarcı bir biçimde geçmişin ve öncüllerin izini süren bir araştırmayla karşı karşıya bırakırken, çağdaş cami aynı anda hem şimdiyle hem de geçmişle muhatap olmak ve yüzleşmek durumunda.7 Geçmişle kurulan ilişki hassas ve bir o kadar da gerilimli; karşı durup reddetme ile fazlasıyla sahip çıkarak kopyalama arasında gelip giden bir ilişki. Bu ilişki, özellikle de, asırlardır değişmeyen ibadet ritüelleri ve pratiklerinin mekânsal ihtiyaçlarına cevap verirken bir yandan da tarihsel/geleneksel örnekler ve uygulamalarla araya mesafe koyma noktasında krize giriyor. Bu kriz, kendinden önce gelene karşı eleştirel olmaya ve bir anlamda meydan okumaya işaret ediyor. Geçmişle kurulan bu “kritik” ilişki cami mimarlığının kaderini belirleyen şey.
En güncel tasarım araçları ve yöntemleriyle çalışan ve uygulama yapan mimarların büyük bir kısmı da söz konusu cami olduğunda, kubbe ve minare ikilisinden vazgeçemiyorsa; geçmişle kurulan “kritik” ilişkiyi bu ikiliye, bu ikilinin şeklen tadilatına indirgiyorsa, “TBMM Camisi’ne klasik bir minare dikilmesi” konusu da pekâlâ gündeme gelebiliyor. Kubbe ve minarede ısrar ederek, geçmişin biçim dünyasına bağlı, artık klişeleşmiş uzlaşmalar üzerinden çağdaşlık tartışmasını yapmak; bunu “imaja”, göstergelere ve simgelere indirgemek, cami mimarlığında yeni tartışma ve uygulama alanlarının açılmasının önündeki engel.
Bazılarına göre, alışık olduğumuz anlamda merkezi kubbesi ve minaresi olmayan cami o kadar “modern” ki, geleneklerimize (ki, aslında o da bir kurgudur) uymaz; yapılan ibadet kabul görmeyebilir (evet, gerçekten de böyle bir inanış var), bu nedenle de inşa edilmemeli, inşa edilmiş olan yıkılmalı ya da, hemen üstüne uygun bir kubbe giydirilmeli, minare dikilmelidir. Bu durum üzerinden çağdaşlığın, modern olanın tercih edilmediği yargısında bulunabiliriz. Benzer şekilde, hangi geleneğe, hangi tarihe sahip çıkacağız kavgasında, biri(leri) çıkıp, neden birini seçmek zorundayız ya da herhangi birine sahip çıkmak zorunda mıyız; geleneği/tarihi terk edemez miyiz sorusunu da sorabilir. Kısacası, söz konusu ibadet ve onun mekânı olduğunda, herkesin bir görüşü var ve maalesef, birbirine karşı cephe almış bu farklı görüşleri tartışabileceğimiz, diyalog kurabileceğimiz bir zemini kurma konusunda uzlaşamıyoruz. Öyle ki, bırakalım da herkes inandığını ve bildiğini yapsın diyebileceğimiz bir zemin bile yok; herkes bir diğerinin yaptığına müdahale ediyor.

 

 

 

 

Bu farklı cepheler bir yana, çağdaşlık, kolayca terk edilebilecek bir mertebe, bir tercih olabilir mi?
Çağdaş olan nadirdir, çağdaş olmak ise şimdinin koyu karanlığına bakabilme ve ona cevap verebilme cesaretidir ve o hâlde der Agamben, “bu, insanın ister istemez kaçıracağı bir randevuya tam vaktinde gitmesi demektir.”8 Bu kronolojik tutarsızlık, vakitsiz olma ve şimdiyle mükemmelen buluşmama hâlidir; şimdiyi ve geçmişi yeniden kavrama ve değerlendirmenin aracıdır. “Çağdaşlaştıramadıklarımızdan mısınız”, farklı cepheler arasındaki mücadelenin imajlar üzerinden sürdüğü bu ortamda, araştırmaya, sorular sormaya, deneyler yapmaya uygun bir zeminde, cepheler arasındaki bariyerleri kaldırarak, ortamdaki ayrışma noktalarını, kısırdöngüleri ve zafiyetleri tespit edip sorunun özünü anlamak için bir soru.9 Agamben’in dile getirdiği anlamdaki çağdaşlık, tipoloji/tip indirgemeciliğini terk edip cami mimarlığını gerçek bir tartışma ve diyalog kurma zeminine çekmenin ön koşulu. Böyle bir zemin için, geçmişle olan ilişkimizin yarattığı krizle yüzleşebilmek ve bu krizi potansiyele çevirmek gerekiyor ki, bu da (Agamben’in dediği gibi) sadece şimdinin çağdaşı değil, aynı zamanda onun, geçmişteki suretlerinin de çağdaşı olma becerisini kazanmaya bağlı. Ve bu da, TBMM Camisi’nde bir örneğini gördüğümüz gibi, randevusuna vaktinde giden ama vakitsizce olan tam bir cesaret işi.
1. “TBMM Camisine minare mi isteniyor?”, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Basın Birimi açıklamaları. Yayınlanma tarihi: 17 Ocak 2018.
2. Giorgio Agamben, “Çağdaş Nedir?”, Çağdaş Sanat Nedir?: Modernlik Sorasında Sanat, (der.) Murat Artun ve Nursu Örge (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013), s. 41–51.
3. Giorgio Agamben, “Çağdaş Nedir?”, s. 42.
4. Giorgio Agamben, “Çağdaş Nedir?”, s. 42.
5. Bu konuyla ilgili, Sancaklar Camisi’ni odağa alarak yaptığım daha detaylı tartışma için bkz: Berin F. Gür, “Sancaklar Mosque: Displacing The Familiar”, International Journal of Islamic Architecture, v: 6, no:1 (2017), 165–193.
6. Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu (İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları, 1988), s. 90.
7. Oleg Grabar, “The Mosque in the Islamic Society”, The Mosque, (der.) Martin Frishman & Hassan-Uddin Khan (Londra: Thames & Hudson, 1994), 242–246.
8. Giorgio Agamben, “Çağdaş Nedir?”, s. 46.
9. Agamben gibi “çağdaş nedir?” sorusunu soran John Rajchman için çağdaş, “pek çok yerde devam eden çekişmeleri, anlaşmazlıkları … barındıran çapraşık bir alan”. John Rajchman, “Çağdaş: Yeni Bir Fikir mi?”, Çağdaş Sanat Nedir?: Modernlik Sorasında Sanat, (der.) Murat Artun ve Nursu Örge (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013), 19–40.
Kaynak: manifold

 


Yorum yazmak için


Tasarım: Christensen & Co               Kompakt dolgu tasarım, sosyal olarak savunmasız vatandaşlar için dokuz küçük daire içermektedir. İnşaatın cephesi sadece 10 metre genişliğindedir, mimarinin bu fiziksel sınırlaması tasarım kalitesine dönüştürülür, çünkü her bir katın sadece iki dairesi genç sakinlere mahremiyet duygusu verirken aynı zamanda bir topluluğun parçası olmanın güvenliğini [...]
ARŞİV
Subscribe