Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Lümpen Çarşı Soylulara Karşı
Share 12 November 2007

Merkezden destekli İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin küreselleşme konusunda iki ciddi hata yaptığını ve bu hataların da kentin fiziki mekânını geri dönülemez bir biçimdeşekillendirdiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi, çok farklı haller alabilecek küreselleşmenin, bugün itibariyle hâkim olan kapitalist versiyonuna teslimiyet, ikincisi de bu versiyonun gerektirdiği düşünülen bir küresel kent reçetesine uygun aceleci ve noktasal yatırımlar. Bu birbirine bağlı iki ciddi hata İstanbul’u giderek dünya üzerinde aynı iddialara sahip çok sayıda kentin kopyası haline getiriyor.

Keyder’in Büyüme – Popülizm İkilisi

Geriye doğru bakınca, 1990′ların başında İstanbul dergisinde de kısa bir versiyonu yayınlanmış bir Çağlar Keyder yazısı ile bu sürecin kuramsal altyapısının hazırlandığını söylemek yanlış olmaz.1 “İstanbul’u Nasıl Satmalı” isimli makalesinde Keyder kentin bir tercih yapma zorunluluğuna işaret ediyor ve bu tercihi büyüme ve popülizm ikilisi arasına sıkıştırıyordu. Küresel bir kent olmak isteniyorsa, büyüme politikalarının tercihi kaçınılmazdı. Bu tercih aynı zamanda ulusal ekonomiyi de olumlu yönde etkileyecekti. Büyüme politikalarının mekânsal karşılığı da, İstanbul’un kapitalist küreselleşme süreçleri ile bağını güçlendirecek altyapı ve üstyapı çalışmaları idi. Keyder’e göre İstanbul o güne kadar ne kaybetti ne zarar gördü ise nedeni popülist politikalar idi!

Bu argüman çok yönlü eleştiriye açıktı ama yazıldığı dönemde aynı güçte bir yanıt alamadı. Öncelikle siyasal tercihlerin böylesine daraltılması, zıtlıklara, ikiliklere indirgenmesi çeşitli gerilimlere neden olur ve yapacağınız tercih hangisi olursa olsun olumsuz sonuçlar doğurması kaçınılmaz hale gelir. Diğer yandan, popülizmi her kötülüğün ve çirkinliğin doğurucusu şeklinde lanse etmek, popülizmin kendi tarihselliği içinde hem ABD’de ortaya çıkış nedenlerine kulak tıkamak hem de Türkiye’de topluluklarla yapılan ve yıllarca devam eden sessiz sözleşmeyi görmezden gelmek olur. Popülizm, 19. yüzyılda ABD’de ortaya çıkmış bir siyasal akımdır. Ortaya çıkış nedeni, hükümet ile anlaşmalı demiryolu şirketlerinin, çiftçilerin elindeki toprakları yok pahasına almak istemesidir. Mağdur olan çiftçilerin demiryolu şirketlerine karşı geliştirdikleri kitlesel harekete de popülizm denmiştir.2 Zaman içerisinde sağdan sola siyasal yelpazedeki bütün hükümetlerin halkı memnun etmek adına yaptığı uygulamalara popülist sıfatı yakıştırılmaya başlanmıştır.

Bu politikalar çoğu zaman kısa erimli ve parçalara yönelik olduğundan, yani geleceği ve bütünü düşünmeden uygulandığından ve asıl önemlisi daha çok seçim öncelerinde ‘ucuz oy politikaları’ gibi kullanıldığından, eleştiriye açık hale gelmiştir. Doğrudur, bir ülkenin/kentin yönetimi yalnızca popülist politikalara teslim edilemez. Bu, uzun dönemde büyük yıkımlara neden olabilir. Ama, ikilinin diğer tarafında yer alan büyüme politikalarını değerlendirdiğimizde manzara farklı mıdır? Klasik iktisadın içinde gelişen teorisi çok daha eskilere dayansa da, özellikle neo liberal iktisadın güçlendiği 1970 sonrası dönemde dünyada kalkınma politikalarının yerine büyüme politikalarının yerleştiği gözlenmiştir. Eleştirildiği ana eksen, yalnızca kantitatif değerler üzerinden hesaplandığından, gerçekleşen büyümenin insanlara nasıl etki ettiğinin muğlak ya da ikincil önemde kalmasıdır. Yani bir ülkenin sanayisi büyüyor ama aynı zamanda istihdamı küçülüyor, ve işsizliği sanayisinden de hızlı artıyor olabilir. Bu durumda sağlıklı bir gelişmeden söz etmek mümkün değildir. Ya da büyüyen sanayi kendisine uygun istihdamı coğrafyasından bulamadığı için ihraç işgücü getiriyor ve kendi coğrafyasına vergi kalemleri dışında hiçbir katkıda bulunmuyor hatta kirletici etkide bulunuyor olabilir.

Yani büyümenin tek başına olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Büyüme ancak insanî gelişme, işsizliği azaltma, coğrafyasına katkı, çevreye etkisi gibi konusuna göre değişebilecek çok sayıda değişkenle birlikte ele alınarak olumlu bir gösterge olarak sunulabilir. Hızla büyüyen Arjantin ekonomisinin başına yakın geçmişte gelenler sonucu yaşanan toplumsal patlama unutulmamalıdır.

Dolayısıyla, kapitalist bir sistem içerisinde büyüme ve popülizm birbirinin alternatifi iki siyaset yapma biçimi olarak kullanılamazlar. Zaman zaman popülizm ile, büyüme politikalarının yarattığı sosyal hasarları kapatmanız gerekir. Bu yalnızca siyaseten sistemin sürdürülebilirliği için değil, insanî olarak da yapılması gerekendir. Yada popülizm ile yarattığınız cari açıkları, büyüme politikaları ile kapatmak durumunda kalırsınız. Bu da sürdürülebilir bir borç yapısının oluşması için kaçınılmazdır ve bu konuda Türkiye dünya eksperlerinden biri sayılabilir. Zaten kapitalist dünya tarihi boyunca bu ikiliden herhangi birisinin baş gösterdiği durumlarda diğeri de yanı başında ortaya çıkmak durumunda kalmıştır. Sosyalist bir sistem içerisinde zaten bu ikili söz konusu olmayacaktır. Bu geniş tartışmayı bir başka yazıya bırakıp Beşiktaş üzerinden İstanbul’un satış senaryosunu ve nihayet Keyder’in öne sürdüğü bu ikiliyi değerlendirmek istiyorum.

21Mayıs2007′deBirgün gazetesi kent sayfasında Beşiktaş’ta olagelen üzerine geliştirdiğim iki alternatif senaryo yayınlanmıştı.3 Aşağıda revize ederek yineleyeceğim bu iki senaryo aslında Keyder’in yarattığı ikiliğin mekâna yansıma halleridir. Birincisinde tamamen büyüme odaklı bir Beşiktaş senaryosu çizilirken, ikincisinde koşulsuz ve insana rağmen büyümenin karşısına dikilen, insanı ve kamuyu merkezine alan zıt bir senaryo kurgulanmıştır. (Keyder büyümenin alternatifini popülizm olarak sunuyor ise, her ne kadar ben başka şekillerde tanımlamayı tercih etsem de, bunu da popülist senaryo olarak adlandıralım!) Muhtemelen önümüzdeki 10 yıllık dönemde bizi bu senaryolardan büyümeci olanayakın bir senaryo beklemektedir. Ama iki farklı dünyayı vurgulayabilmek için bu uç senaryolar üzerinden değerlendirmeyi tercih edeceğim.

Büyümeci Senaryo

Yıllardır izbe duran eski Tekel binasının özelleştirilmesinin ardından 7yıldızlı bir otele dönüştürüleceği söylentileri çıktı önce. İnşaat faaliyetlerinin başladığını binanın çevresi iskelelerle donatılınca anladığımda, Beşiktaş’ın geri dönülemez bir yola girdiğini düşünmeye başladım. O binanın önünde yıllar yılı çay içip, kitap okumuşluğum, hatta âşık ol musluğu m vardır, ve hemen her oturuşumda bu kadar iyi bir yerde bu binanın neden böyle izbe halde durduğunu sorgulamışımdır. Öğrencilik dönemimde Beşiktaş meydanı için yaptığım proje ve Tekel binasını bir kültür sanat merkezine dönüştürme fikrim gelirdi hep aklıma. Özel olduğu kadar yüksek sosyeteye özel bir kul lan ı ma dönüştürülmesi belki de duygusal bir patlama yaratarak aşağıdaki senaryoyu kurgulattı bana. 7yıldızlı olup olmayacağını kesin olarak bilmiyorum ama uç bir senaryo yazacağız ya, varsın otelin 7 yıldızlı olacağını düşünelim:

Emsallerini düşününce, otelin yakın çevresi kontrollü yarı kamusal görünen ama aslında özel olan bir alana dönüşecek. Kaymakamlık tarafında idarî ve kültürel amaçlı kullanılan yapılar Beşiktaşlıların artık yanından geçemeyeceği fiyatları sergileyen restoranlara, kafeteryalara, barlara dönüşecek! Cadde tarafındaki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi konservatuarının müzik dışı talipleri artacak. Her Beşiktaşlı genç erkeğin askerliğini yapmak istediği Deniz Müzesi, Beşiktaş’taki işlevini tamamladığını açıklayacak ve 7 yıldızlı otelin çeşitli uzantıları için kullanılmak üzere otele satılacak! Kadıköy vapur iskelesi 7 yıldızlı otele yanaşan yatlara ayrılacak! Meydanın diğer ucunda yer alan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin elinde kalan yarım bina, bir şekilde diğer yarısını ele geçiren özel Bahçeşehir Üniversitesine tahsis edilecek! Taşıt yolları yeraltına alınarak oluşacak yeniden düzenleme alanı ile deniz tarafındaki bu gelişmelerle organik olarak birleşen yüzyılların çınarı Beşiktaş Çarşı, dönüşüm alanı ilan edilecek, fiyatlar üçe beşe katlanacak, kullanıcı profili tamamen değişecek! Öğrenciler görünmez olacak, Balık Pazarı kalkacak, Hasbi ve diğerleri taşınacak ya da lüks restoranlara dönüşecek, lümpen Çarşı yok olacak, yerine açık ya da kapalı ‘soylu’ alışveriş merkezleri/sokakları ve onların kullanıcıları gelecek.

Dört ay kadar önce yazdığım yukarıdaki kurgunun sonrasında üç çok önemli gelişme oldu: Birincisi, yıllardır ücretli kesimin iyi sebze-meyveyi ucuza satın alabildiği Beşiktaş’taki tek mekân olan sebze-meyve çarşısı artık yok. Sırtını bu çarşıya yaslayan ve yine çok ucuza günlük/sıradan ihtiyaçlarınızın bir kısmını giderebileceğiniz küçük dükkânlar da yok. Estetik olarak tartışabileceğimiz bu yapıların hızlayıkımındaasıl sorgulanması gereken, bu yapıların içinde çalışan insanların geleceğine dair açıklanmış herhangi bir önlem de yok. Yapılan açıklama, çağdaş Beşiktaş’ın profiline yakışmayacak bir çirkinlik ve izbelik yuvasının nihayet kaldırıldığı yönünde! Yerine açık kamusal alanlar yapılacağı söyleniyor.

Bekleyip göreceğiz ama altı çizilmesi gereken, tüm bu mezbeleliğin içinde muhteşem Tansaş binasının nasıl olup da gözden kaçtığı! ikinci önemli gelişme, bir otel zincirinin daha Bahçeşehir Üniversitesi’nin yanında yer kapattığı üzerine çıkan söylentiler. Gerçekse, ki bu tip söylentiler genelde yoktan çıkmaz, yakında imar durumu tartışmaları yüzünden, ve yapılacak otel eğer Çırağan’a rakip olmak isteyecekse, ciddi rakamlar üzerinden pazarlıklar başlayacaktır! Üçüncüsü ise trafiğin yeraltına alınacağının Büyükşehir Belediyesi tarafından resmen açıklanması. (Trafiğin yeraltına alınmasına asla karşı olmam, ama büyümeci senaryonun önemli kurgularından birisi olduğunun ve bu senaryonun diğer bileşenleri olmasa belediyenin yalnızca insanî konfor adına böyle bir yatırımın altına girmeye lüzum görmeyeceğinin ve/veya bütçe ayıramayacağının altını çizmek isterim.)

Bu son gelişmelerle birlikte düşündüğümde yukarıdaki büyüme senaryosunun bir versiyonunun gerçekleşme hali çok da uzak değil. Bu senaryo, Beşiktaş’ın şu anki kullanıcılarının büyük bir bölümünü çok olumsuz yönde etkileyecek. Kiralar artacak, üniversiteliler ile birlikte ücretli kesimler ve küçük esnaf semtten ayrılmak durumunda kalacak. Belki ev ve dükkân sahipleri yeniden yapılaşma/dönüşüm projeleri içinde kazançlar elde edecekler ama onlar da içinde bulundukları ve kıymetini bildikleri, metropoliten bir kentin merkezinde benzerine az rastlanır sosyal ilişkilerini kaybedecekler. Dahası Beşiktaş’ın, gelip geçen ama gelip geçerken bir çay içen, alışverişini yapan kullanıcıları da artık Beşiktaş ile ilişkilerini kesecekler. Beşiktaş’taki son gelişmelerin nedeni, daha modern bir hayatı daha modern bir semtte yaşatma palavrası değil, çok merkezî olan arsaların son dönemde kazandığı ve belediyelerin sırtlarını çeviremedikleri rant üzerinden büyüme arsızlığı…

Popülist Senaryo

Birgün’deki yazıda, büyüme projelerinden arınmış, kamuya mal olmuş ikinci bir senaryoyu da yine birkaç revizyonla şöyle: Bulunduğu yere inşa edilmesi zaten hata olan Tekel binası tamamen yıkılır ve temizlenir. Yerine, az katlı ve meydanla barışık bir kültür-sanat merkezi yapılır. İşlevini yitirmiş olan otobüs durakları kaldırılır, Deniz Müzesi kamuya tamamen açık bir müzeye dönüştürülür. Kaymakamlık tarafı idarî birimlerinden arınıp sunduğu kültür sanat faaliyetlerini arttırarak sürdürür ve Dolmabahçe’ye geçiş oluşturarak sarayı Beşiktaş’la kucaklaştırır.

Yeraltına alınacak taşıt trafiği insan hareketliliğini transit trafikten arındırarak arttırır. Akaretler sıra evleri sanat atölyeleri olarak kullanılmak üzere Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne tahsis edilir. Yer altı geçişi sayesinde yayalaştırılan Kabataş-Beşiktaş muhteşem yürüyüş aksı boyunca, bu ve diğer atölyelerde üretilen sanat ürünleri, sokak çalgıcıları, göstericileri ve kuklacıları eşliğinde sürekli sergilenir, ve kavuştuğu yerde İstanbul’un belki de en önemli meydanı haline gelmiş Çarşı Meydanı ile birleşerek yaya yolcusunu çeşitli yönlere dağıtır.

Mütevazı yenileme çalışmaları ile güçlendirilecek ve güzelleştirilecek Beşiktaş yapı stoğunda yaşayan kullanıcı profili, sanatçılar ve ziyaretçi turistlerle çeşitlenir ama değişmez. Esnaf yerinde kalır, Kapalı her daim Çarşı’nındır, localar en azından sınırlıdır. Şampiyonluklar Çarşı meydanında kutlanır. Üniversiteli aşklar Adnan’ın verdiği çay ile demlenmeye, Hasbi ve diğerleri adabı çerçevesinde rakı-balık sunmaya devam eder. Vapur sefası bakidir. Balık Pazarı yeşil M kleriyle birlikte yerinde kalır…

Gerçekleşme ihtimaline hayatımı adayabileceğim bu kurgu insan merkezli bir kentin kurgusudur ve gücünü sıradan insandan, yaşayanlarından, öğrencilerinden ve Çarşı’dan alır!

Kent Mekânı Üzerinden Siyaset Yapmak

Yukarıdaki iki senaryo, Keyder’in işaret etmiş olduğu büyüme politikaları ile, kendisinin popülist benim ise insan merkezli / sosyal demeyi tercih edeceğim politikaların mekâna yansımalarıdır. Keyder, popülizm ile insan merkezli sosyal politikaları kastetmemiş, kısa erimli ve olumsuz sonuçlara gebe politikaları işaret etmiş olabilir. Yine, Keyder, büyüme politikaları ile böylesine bir densizliği öngörmemiş de olabilir. Ama İstanbul’da yerel siyasetin büyüme politikalarını alıp taşıdığı nokta, maksimum rant yaratma ve bu rantı yaşayanından sakınma halidir. Yine, İstanbul’da yerel siyasetin geldiği nokta, insan ve kamu merkezli planlamayı popülizm ile suçlama halidir.

Beşiktaş’ta gerçekleşmekte olanın benzerleri İstanbul’un birçok semtinde gözleniyor. Beşiktaş’a yazılan büyüme senaryosu, isim değişiklikleriyle Zeytinburnu’na, Küçük Çekmece’ye, Kartal’a, Tophane’ye, Tarlabaşı’na, İstinye’ye, Harbiye’ye, Sarıyer’e Okmeydanı’na da yazılabilir. Yani, İstanbul yerel siyasetinde Keyder’in seçime zorladığı ikiliden büyüme politikalarının tercih edildiği kesin. Bu semtlerde oluşan az sesli cılız muhalefetler de ya popülizm ile ya da anarşistlik/teröristlik/komünistlik/dinsizlik/ vatansatanlık/bağnazlık vs. ile suçlanıyor ve susturuluyor!

Merak edip soruyorum şu lümpen halim ile: İstanbul’un tümüne hızla yayılmakta olan bu soy mekânlarda yaşayacak sayıda soylu, İstanbul’da yaşamakta mıdır? Dünyanın soyluları benzer mekânlar dünyayı sarıp sarmalarken neden İstanbul’a gel ip yerleşsinler? Peki biz lümpen takımının bu mekânlar soylulaştıktan sonra nerec yaşaması beklenmektedir? Biz lümpen takımı, olup biten bu hale sessizliğimizi ne kadar daha sürdüreceğiz? Evimizin duvarları başımıza yıkılana kadar vazgeçerler belki diye bekleyecek miyiz?

Beşiktaş’ın kullanıcısı olup Beşiktaş’tan rant sağlamayan hemen herkes ikinci senaryoyu yada bir benzerini tercih edecektir çünkü insanlar ancak ikinci senaryoda Beşiktaş’ta yaşamaya ya da Beşiktaş’ı kullanmaya devam edebilecektir. Büyüme politikalarını esas alan birinci senaryo ise, Beşiktaş’ın kullanıcısını ve yaşayanını dışlayan bir senaryodur; zaman içinde profilin tamamen değişmesine neden olur, dolayısıyla desteklenmemesi beklenir.

Oysa Beşiktaş’ta tam bir sessizlik hâkim. Birkaç mimarlık sitesi ile taraftar grubu forumlarında tartışılan ve gerçekçi olmamakla eleştirilen yukarıdaki senaryolara dair hiçbir adım atılmadı bugüne kadar.

Gün öylesine sıcak ve yorucu ki, sanırım bizler gelecek tahayyülü yapma yetimizi kaybettik ve bu yüzden İstanbul’un geleceğinde bize yer vermeyeceklerini anlamakta güçlük çekiyoruz! Kazan’da maç izlemek bile 10 YTL oldu! Ya da, herkes çok soylu hale geldi de ben soysuz başıma çoraplar örüyorum!

Bir kez daha çağırıyorum: Siyaset, yaşama alanımızı düzenleyen bir insanî eylem ise, sıradan insan için kent mekânı üzerinden siyaset yapma zamanıdır. Gür sesli, popülist bir lümpen hareketin soylularla kapışma zamanıdır. Yaşama alanlarımızı siyaset üzerinden geri almanın, taleplerimizi yerel siyasetin merkezine oturtmanın zamanıdır. Biraz daha gecikilmesi halinde İstanbul’da bizden bir şey kalmayacaktır…

Hazırlayan: Dr. Murat Cemal Yalçıntan
Kaynak: İstanbul

4 Yorum
  1. kent mekanı üzerine siyaset yapmanın önü herzamankinden daha fazla açık duruyor. hizmetler sektörünün sanayiyi görece olarak geçtiği ülkelerde kntsel yatırımların birinci önceliğe geçtiğini hepimiz biliyoruz. bu yüzden kaçınılmaz olarak sermaye hareketlerinin yöneleceği bu alana karşı alternatif görüşlerin çalışılması çok yerinde olur. Murat hocanın bakışı ve analizi gerçekten ufuk açıcı, kutlarım.

    güngörzaman | 13 November 2007

  2. Bütün ülkede fakat İStanbul’da daha bskın olarak gözlediğimiz “büyüme politikaları” uygulama alışkanlığı bu ülkenin siyasetinin en yatkın olduğu alan. Neye mal olursa olsun, borç harç bile olsa siyaset yatırmdan besleniyor. Giderek küresel dünyada yabancı sermayeyi çekmek, büyük projelerle iç-dış yatırımcıyı seferber etmek en önemli “siyasal rantı” meydana getiriyor. Şindi bunun tersine bir güçlü hareket var mı diye baktığımda, siyasal bir çok oluşumun partiler özellikle popülizmle bağlı olduklarından bu politikaların dışına çıkamazlar. Maddenin tabiatı gibi sanki.

    Bu ‘gerçeklik’ içinde Sayın M. Cemal Yalçıntan’ın söylediği “insanî eylem ise, sıradan insan için kent mekânı üzerinden siyaset yapma zamanıdır. ” dediği noktaya nasıl gelincektir? Cılız ve kuru gürültüler yerine o GÜR ses nasıl çıkarılacaktır?

    yaşar tok | 18 November 2007

  3. Sayın Yalçıntan’ın düzeyli yazısında dikkat çeken husus, küreselleşmenin yakın gelecekte geçireceği muhtemel dönüşümler ile İstanbul için karar vericilerin tercih etiği “aceleci büyüme” stratejisi arasında doğacak gerilimlerdir.

    Maalesef şu anda Türkiye’de kamuoyunu kucaklayabilecek siyasi bir muhalefet alternatifi bulunmayışı sorunu çözümsüz kılmaktadır.

    Önümüzdeki günler, Türkiye, İstanbul ve Beşiktaş için giderek esmerleşmektedir.

    Raşit Gökçeli

    Raşit Gökçeli | 20 November 2007

  4. Sayın Yalçıntan, yazısında belirttiği “İstanbul’da yerel siyasetin büyüme politikalarını alıp taşıdığı nokta, maksimum rant yaratma ve bu rantı yaşayanından sakınma halidir. Yine, İstanbul’da yerel siyasetin geldiği nokta, insan ve kamu merkezli planlamayı popülizm ile suçlama halidir.” bu anlam sanırım akılda kalıcıdır. Bir ayrışma ve çözülme yaşayan kentlilerin yaşam alanları hakkında yetki taşıdıklarına inandıkları dönem tükenmiş (içten bükülme vaziyeti), hak arama ve yaşam inisiyatiflerinin seslendirilmesine karşı karalamadan şiddete kadar uygulanan reaksiyonlar(dışsal etkiyle zor kullanma vaziyeti) yanyanadır. Bugünlerin anlamı da buradan çıkmaktadır zaten. Murat bey bu husuları dikkatle ele alıp örneklemiş.

    Aynur Göktaş | 23 November 2007


Yorum yazmak için


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Söğütlüçeşme için hazırladığı plana itiraz eden Kadıköylüler, arazinin yeşil alan olarak kullanılmasını talep etti             Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mülkiyeti TCDD, İBB ve Maliye Hazinesi’ne ait olan Söğütlüçeşme İstasyon alanı için yeni bir planı askıya çıkarmıştı.     Yeni hazırlanan planla birlikte gar sahası 42 bin 451 metrekareyi kapsayacak. Proje [...]
ARŞİV
Subscribe