Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Yeldeğirmeni Öyküsü / Arif Atılgan
Share 12 December 2017

2016 yılıydı. Eşimle Şaşkınbakkal sahilinde bir restoranda idik. Karşımızdaki masada hareketlenme oldu. Kalkıyorlardı. Gayri ihtiyari gözüm o tarafa kaymıştı.. Çoğu zaman olduğu gibi görmeden bakıyor, başka şeyler düşünüyordum. Aralarından birinin bana ısrarla el salladığını fark ettim. Fark ettiğimi fark etti ve elini göğsüne götürerek selam verdi. Ben de hafif doğruldum ve elimi göğsüme götürüp selam verdim.

 

 

2010 öncesi O Kadıköy Belediye Başkanı, ben Kadıköy Belediyesi Kent Konseyi Başkanıydım. Yaptığı işleri eleştiriyordum. Güç ondaydı. Kent Konseyi Başkanlığımı sonlandırmıştı.

 

 

 

 

Yanlış projelerinden biri de Yeldeğirmeni Canlandırma Projesiydi. O Yeldeğirmeni’ni masaya yatırıp şurasını burasını değiştirebileceği bir meta olarak görüyordu. Oysa Yeldeğirmeni benim mahallemdi.. Ben Yeldeğirmeni’nde yaşadım.. Yeldeğirmeni bende yaşar..

 

 

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesinden sonra Osmanlının süvarisi Haydarpaşa Çayırında, piyadesi Halidağa Caddesi üzerindeki düzlükte talim yaparmış. O sebepten buraya Talimhane denirdi.

 

 

1600 yılında namazgâhıyla Ayrılık Çeşmesi yapılmış. Adını, 1628 de buradan Bağdat seferine çıkan 4. Murad koymuş. Gittiği istikamete Bağdat Yolu (Caddesi) demişler. Padişah Topkapı’dan Kabataş’a gelir, oradan Üsküdar’a geçer, Üsküdar’dan Karacaahmet Mezarlığı arasındaki yoldan Ayrılık Çeşmesine gelirmiş. Burada hazır olan ordusunun başına geçerek sefere çıkarmış. Mezarlık arasındaki yola Osmanlının Tören Yolu derlermiş. Kâbe’ye hediye götüren Sürre Alayı da bu yoldan Çeşme başına gelir burada bekleyen hacı adaylarıyla yola çıkarmış. Kadıköy’de yapıldığı günün malzemesiyle aynı yerde duran en eski tarihi eserdir Ayrılık Çeşmesi. Günümüzde ise Marmaray tesislerinin arasında kaybolmuş gibidir.

 

 

1774-1789 yıllarında burada 4 adet yeldeğirmeni yapılmış. Önce ordunun daha sonra sarayın ve halkın un ihtiyacını karşılamak içinmiş bu değirmenler. İbrahimağa Camiinin, Rasimpaşa Camiinin, Eski karakolun ve Osmangazi İlkokulunun bahçesinin bulunduğu yerlerde imişler. Günümüze kalan tek fotoğrafları bile yoktur.

 

 

1700 lü yılların sonlarında Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı oluşuyor. 1900 lü yılların başlarına kadar gömü yapılan mezarlık adını çeşmeden alıyor. Hemen yanında da Ayrılık Çeşmesi Sokağı oluşuyor. Ayrılık Çeşmesi Sokağı günümüze kadar kendini korumuş ender sokaklarımızdandır.

 

 

3. Selim zamanında semtte sokaklar oluşturulmuş.

 

 

1800 lü yılların ilk yarısında Kır Kahvesi sokakta Osmanlının posta teşkilatı olarak kullanılan menzilhane teşkilatına ait menzil binası olduğunu görüyoruz. Yakınında bulunan kır kahvesi sebebiyle buraya Kır Kahvesi Sokağı denmiş. Kadıköy’ün ilk postane binası 1845 de Aziziye Sokak (İzettin Sokak) No 126 da kurulmuş.

 

 

1835 yılında bir mescid olarak yapılan camiyi 1905 yılında eski Bahriye Nazırı Rasim Paşa’nın eşi İkbal Hanım yeniden yaptırıyor ve kocasının adını koyarak Onun adının hep anılmasını sağlıyor. Rasim Paşa Camii haddini bilen küçüklüğüyle, kısa minaresiyle, kiremit çatısıyla tam bir mahalle camiidir.

 

 

1861-1876 yılları arasında Sultan Aziz döneminde Aziziye Hamamı yapılıyor. Erkek ve kadın bölümleri simetriktir. İçi eski tarz kireç sıvayla kaplanmış. Higroskopik malzeme olan kireç gündüz hamam çalışırken oluşan rutubeti emer, gece çalışmazken kusar. 1950 li yıllara kadar Yahudi kadınları Cuma geceleri burayı kapatarak tevilla yaparlarmış. Tevilla Yahudilerin kutsal cumartesi günü için temizlenmelerine denirdi.

 

 

1870 yılında bugün olmayan tarihi karakol yapılmış. Küçük bir setin üzerindeki tek katlı bu küçük bina semtte yaşayanlara güven veriyordu.

 

 

1800 lü yıllarda hızlanan yerleşim 1872 de Kuzguncukta çıkan yangın sonrası oradan gelen Yahudilerle daha bir renklenmiştir. Yahudiler diğer apartmanlarla birlikte inşa ettikleri kendi apartmanlarıyla semte değişik bir hava vermişlerdi. Heybetli Kehribarcı, Valpreda (İtalyan), Ester, sempatik Celal Muhtar, Menase (Ankara), süslü Demirciyan (Tura) apartmanlarını hemen akla getirebiliriz. Ancak bu özelliklerin hiç birini taşımayan Konya Apartmanını bilmeyiz. Üstelik Yurttaş Sokağın Karakolhane Caddesi köşesinde en göze çarpan yerde olmasına rağmen. Konya apartmanı Kadıköy’ün ilk halkevi olarak yapılmış hâlbuki. Burada düğünü, nişanı olduğunu anlatan eski Yeldeğirmenliler vardır.

 

 

Yahudiler semte gelince kendilerine sinagog yapmaya karar vermişler. Uzunhafız Sokakla İzettin Sokak arasını kaplayan bir arsa satın alırlar. Ancak onların bu girişimini öğrenen Hıristiyanlar engel olmak isterler. Kanlı kavgalar olur.. Sonunda sarayın göz doktoru Yahudi Kohen Paşa durumu Padişaha bildirir.  Padişah olaya el koyar, kavgalar durdurulur, gerekli izin alınır ve inşaat başlar. 1898 yılında bitirilen sinagog 1899 yılında açılmış. Açılışa ABD büyükelçisi de katılmış. Sinagogun adı Hemdat İsrael Sinagogudur. Anlamı İsrailoğullarının Şefkatidir. Ancak Hemdat kelimesinin İbranicedeki heceleri Hamid kelimesini oluşturmaktadır. Bu suretle Yahudi cemaati, Padişah Abdülhamid’e de bir şekilde teşekkür etmektedirler.

 

 

1875 yılında Yahudi Okulu açılmış. Ama esas 1902 yılında yoğun eğitim yapmışlar. Yahudiler, çocuklarının diğer Hıristiyan okullarında misyonerlik faaliyetlerine tabi olmalarına karşı kendi okullarını açmışlar.

 

 

1850 yılında Fransa’da kurulan Assomptionist Tarikatı Kadıköy’de de faaliyet göstermişti. Bu tarikat ile birlikte çalışan Oblates de l’assomption rahibeleri 1894 yılında Kadıköy’e gelmişlerdi. Burada Katolik nüfusla ilgili çalışmaların yeterli olmadığını düşünüyorlardı. Yeldeğirmeni’ndeki çocukların Moda’daki Notre Dome De Sion okuluna gitmekte zorlandıklarını öğrenmişlerdi. Bu sebepten semtte bir okul açılması isteniyordu. 1895 yılında Yeldeğirmeni’nde açılan okula Kadıköy’ün azizesi Saint Euphemie adı verilmişti. Burası Notre Dome de Sion’un ortaokulu olmuştu. Okul Taşlıbayır sokaktaki dar binada açılmıştı. 1910 yılında yangın geçirince 1912 yılında bir kat fazlasıyla tamir edilmiş, ayrıca İskele Sokaktaki yeni bina ve yanındaki kilise de yapılmıştı. 1935 yılında 3. Orta Mektep adıyla Türklere devredilen okul 1950 den sonra Kemal Atatürk Ortaokulu olarak devam ediyor, 1990 larda ise Lise oluyor.

 

 

1999 depreminde hasar alan okul binası sebebiyle eğitime bir süre ara verilmişti. Öğrenciler başka bir okula gönderilmişlerdi. 2000 li yıllarda onarılan okul tekrar öğrenime açılmıştı. Okulun onarılması ve öğrencilerin tekrar buraya dönmeleri için gayret sarf edenlerden biriydim.

 

 

Art Nouveau süslemeleri olan binanın yanındaki kilise 1950 lerden sonra kullanılmıyordu. 1980 li yıllarda spor salonu olarak kullanılmış çok yıpratılmıştı. 2014 yılında restore edilerek sanat merkezi haline sokulmuştur.

 

 

1900 lerin başlarında Kadıköy’de 3 adet sinema vardır. Birincisi şimdiki Reks Sinemasının yerinde bir adı Febüs olan Apollon Tiyatrosu, ikincisi Kuşdili Çayırında sonradan tramvay deposu olan hangarda Kuşdili Sineması ve üçüncüsü Yeldeğirmeni Duatepe Sokağının tren yoluna bitişik parselindeki Yeldeğirmeni Sineması. Sonradan adı Özen sineması olarak ünlenen Sinema sessiz film döneminden itibaren çalışmıştır. Elektrik olmayan yıllarda kendi elektriğini bir dinamoyla elde ederek film oynatıyorlarmış. Sinema 1970 li yıllara kadar Yeldeğirmenine renk, canlılık vermiştir.

 

 

Haydarpaşa Garının inşası ve inşaat sonrası Kadıköy’e ama çoğunlukla Yeldeğirmeni’ne Alman aileler yerleşmişti. Çocuklarını Galata’daki Alman Okuluna gönderirken zorluk çekiyorlardı. Bu sebepten hiç değilse ilkokul çocukları için semtte bir okul açmışlardı. 1903 yılında açılan Alman Okulu 1918 yılında biten 1. Dünya Savaşı sonrası mağlup olan Almanların ülkeyi terk etmesiyle Osmanlı-İngiliz mektebi olmuştur. Okul, 1935 yılında Türklere devredilmiştir. Diğerleri gibi paralı eğitim veren okul olduğu için bu dönemde de paralı olmuş dolayısıyla ilk Türk Koleji olarak tarihe geçmiştir. 1940 yılında normalleşmiş, adı 11. İlkokul olmuş, 1950 sonrası Osmangazi ilkokulu olarak eğitme devam etmiştir.

 

 

1900 lerin başlarında mahallenin küçük çocukları Moda’daki Saint Joseph okuluna zor gidiyorlarmış. 1906 yılında Onlara Yeldeğirmeni’nde Saint Joseph’in İlkokulu olarak Saint Louis İlkokulu açılmıştır. Karakolhane Caddesindeki bu bina da 1935 sonrası Türklere devredilmiştir. 12. Mektep, Mustafa Kemal İlkokulu, İbrahimağa İlkokulu olarak hizmet vermiş, 1955 yılından sonra Yetim Yurdu olarak kullanılmıştır.

 

 

1927 yılında Saint Louis Okulu karşısında Rum Ortodoks Kilisesi açılmıştır. Kilisenin belli saatlerde çalan çanının sesinin melodisini tüm Yeldeğirmenliler ezberlemişti.

 

 

Yine 1927 yılında Halitağa Caddesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulu açılmıştı. Semtte ilk Türk Okulu olarak yapılmış okuldur.

 

 

Aynı yıl Okulun köşesinde yapılan Kayışdağı Çeşmesi semttekilerin iyi su içmesi için önemliydi. Çeşmelere genellikle toprak künklerle su getirilirdi. Bu çeşmeye ilk defa demir boruyla su getirilmişti. Ancak insanlar sudaki demir kokusunu sevmemişler uzun süre bu çeşmeden su içmemişlerdi.

 

 

Kadıköy’e 1928 yılında elektrik gelmişti. 1934 yılında Üsküdar-Kadıköy tramvay yolu Yeldeğirmeni’nin ortasındaki Karakolhane Caddesinden geçirilmişti. Yeldeğirmeni üzerinden geçilen bir yerleşim olarak oldukça hareketli idi. 1947 yılında sahil doldurulup, tren yolu üzerindeki demir köprü yapılınca tramvay yolu oraya alınmıştı. Semt o zaman kendi içinde olmuştu.

 

 

1900-1950 yılları arasında Yeldeğirmeni Avrupa yakasında yaşayanların yazlık-sayfiye yeri olarak kullanılmıştır. Semtin deniz kıyısı kumsal, İbrahimağa tarafında ise çayır ve Haydarpaşa Deresi vardır. Yani ideal bir sayfiye yeridir.

 

 

1950 öncesi ve sonrasında Yeldeğirmeni tipik bir mahalle kimliğindedir. Müslim ve gayrimüslimler çok güzel bir mozaik oluşturmuşlardı.

 

 

1970 lerde başlayan Kat Karşılığı İnşaatçılık 1980 lerde hızlanarak semtte etkili hale girmiştir. Bu dönemde 2-3 katlı binalar yok olmuş, yerlerine 5 katlı apartmanlar yapılmıştır. Eski evlerde yaşayanlar yeni çevreye uymak istememiş, semtten taşınmışlardır. Yeni gelenler İstanbul dışındandır. Ancak kısa sürede semtte kalan Eski Yeldeğirmenlilere uyum sağlamışlardır. Dolayısıyla Yeldeğirmeni yeni mahalle kimliğiyle yeni bir döneme girmiştir.

 

 

2010 yılında ‘Belediye Başkanı’ Yeldeğirmeni’nde Canlandırma Projesini uygulattı. Semt yeme-içmecilerin kapladığı şekilde ticarileşmeye başladı. Proje, mahalle kimliğini ortadan kaldırmaya yönelikti.

 

 

‘Belediye Başkanı’ için Yeldeğirmeni en fazla bundan ibarettir.

 

 

Benim içinse Yeldeğirmeni bunlarla birlikte bambaşka anlamlar taşır.

 

 

Haydarpaşa Çayırında ve Halidağa Caddesi üzerindeki düzlükte talim yapan Osmanlı Ordusunu düşünebiliyor musunuz? Semtimizde dolaşıyor, at koşturuyorlarmış.

 

 

Kim bilir hangi padişahlar, komutanlar Ayrılık Çeşmesinden su içtiler, namazgâhında namaz kıldılar?. Benim Ayrılık Çeşmesiyle tanışmam 1950 li yılların sonları olmuştur. O yıllarda yarıya kadar toprağa gömülü çeşmenin üzerine çıkıp ‘Kale bizim’ oynardık. 1940 lı yıllardan sonra aktığını anımsayan yok maalesef.. 2000 li yıllarda yaza-anlata Çeşmeyi ünlü yapmıştım. Bir aralık yerini değiştireceklerdi. Karşı çıkıp, etkinlikler yapıyordum. Bir toplantıda ‘Al şu Çeşmeni evinin bahçesine koy da herkes kurtulsun’ demişlerdi. Çok gülmüştük.. 1950 lerde üzerine çıkıp oynadığım Çeşme 50 yıl sonra “Çeşmem” olmuştu..

 

 

Ayrılık Çeşmesi Mezarlığının içinde bazı boşluklar bizlere top sahası oluyordu. 1960 larda Mısır’dan gelip, rüyasında gördüğü yerde define arayanlar günlerce semt sakinlerini meşgul etmişti.

 

 

Kır Kahvesi Sokağına adını veren 19. yüzyıldaki Kır Kahvesinin yerindeki evin en değerli eşyası elde dikilmiş Türk Bayrağıdır.. 1918 yılında 1.Dünya Savaşının sona ermesinden sonra İstanbul işgal ediliyor. İşgal kuvvetleri İstanbul’da Türk Bayrağı asmayı yasaklıyorlar. Dolayısıyla o yıllarda İstanbul’da sadece İngiliz, İtalyan ve Yunan bayrakları görülebiliyor. Ancak insanlar gizlice kendi elleriyle kestikleri kırmızı kumaşlara beyaz ay-yıldız dikerek Türk bayrakları hazırlıyorlar. Bu bayrakları ütüleyip sandıklarda saklıyorlar, ‘Bir gün bayrağımızı asacağız’ diyerek. Nitekim 9 Eylül 1922 tarihinde Türk Ordusunun İzmir’e girdiği haberi İstanbul’a gelir gelmez, tüm İstanbul halkı sakladıkları ütülü bayraklarını çıkarıp evlerinin cephelerine asarlar. İstanbul, Kadıköy, Yeldeğirmeni kıpkırmızı Türk bayraklarına bezenmiş. Kaynak ailesinin o günkü büyükleri tarafından bu eve astıkları bayrak, bu günkü aile fertleri tarafından titizlikle muhafaza edilmektedir.

 

 

Rasim Paşa Camii’nin minaresinden söylenen ezanı her sokakta duyardık. Üstelik o yıllardaki hafız Amir Ateş’in sonradan ünlü besteci olması hepimizi gururlandırmıştır. Ramazan aylarında teravih namazına götürülen çocuklar bugün o günleri gözlerinin nemini silerek anımsarlar.

 

 

Semtin erkek çocukları büyüdüklerini Aziziye Hamamında anlarlardı. Bebeklikten itibaren anneleriyle hamama götürülen çocuklara oradaki diğer kadınlar itiraz edip anneye, ‘Kocanı da getirseydin’ diye çıkışmalarından sonra o çocuk kadınlar hamamına götürülmezdi artık.

 

 

Bizler şimdilerde sinagog kelimesini öğrendik. Havra denirdi o yıllarda. Yahudi komşularımız cumartesi günleri ibadete giderlerdi. Onların ibadete şık giyinerek gitmeleri ilgimi çekerdi. Bir de çocukken büyüklerimizin bizi İğneli Fıçı hikâyesiyle korkutmalarını unutmam.

 

 

2005 yılında Yeldeğirmeni kitabım için araştırmalar yaparken terzi Salomon ile görüşmeler yapmıştım. Bir gün kendisine bel kısmı dar gelen pantolonumdan bahsettim. ‘Getir bakayım’ demişti. Götürdüğümde ölçüp, biçip ‘Cumartesi alırsın’ demişti. Otomatik olarak ‘Cumartesi çalışıyor musun? Yahudiler cumartesi çalışmaz da’ demiştim. Muzipçe gülüp ‘Artık modern olduk’ deyivermişti.. Ücretini sorduğumda ‘Senin paran burada geçmez, pantolonu giydikçe beni hatırla’ demişti. Onardığı pantolonu giyiyor, 2008 yılında kaybettiğimiz Salomon Seviş’i anımsıyorum.

 

 

Kemal Atatürk Ortaokulunda okuduğumuz 1960 lı yılların yaz mevsimlerinde kızlar tokyo giyerdi, yani şimdiki parmak arası terlikler. Erkeklerse espadril denilen mavi renkli bez makosen.. Mini etek modası, hulo-hop çılgınlığı vardı. TV yoktu henüz, radyolarımız dinlenirdi.

 

 

Biri yakışıklı erkek Barbaros, diğeri güzeller güzeli genç kız Yaşar. Onlar mahallenin gençlerindendi. Kızın ağbisi sağlam delikanlı olup ayrıca 2 erkek kardeşi daha vardı. Muhit içinde sevmek sevilmek o kadar kolay değildir. Sonu ciddi olmayacaksa ortalık karışabilir. Onlar sevdiler, evlendiler.. Önce Barbaros göçtü bu dünyadan. Sonra kızın ağbisi ve diğer iki kardeşi. O yılların genç kızı, bugün tek kızıyla yaşayan bilge bir hanımefendidir.

 

 

Evimizin arka sokağındaki Özen Sinemasında Tarzan, Ben Hur gibi yabancı, Susuz Yaz gibi yerli filmler seyrettim. Ama Cliff Richard’ın Summer Holiday (Yaz Tatili) filmini unutamam. Sesini, müziğini çok sevdiğim şarkıcının bir yaz tatili macerası geçirirken baştan sona şarkılarını söylediği film aklımdan kolay kolay çıkmaz.. Özen Sinemasına her semtten izleyici gelirdi. Ancak ne de olsa semt sineması idi. Semtin bazı delikanlıları kollanırdı. Örneğin: Seyirci çeken filmler olduğunda ki hepsi çekerdi, Semtin bazı uyanık gençlerine gişeden bilet verilir, Onlar matine saatinde karaborsadan satarlar, ellerinde kalanı gişeye iade ederlerdi. Bu kadarcık kuralsızlık ta olsundu artık.

 

 

Osmangazi İlkokulundan 1959 yılında mezun oldum. O yıllarda okulda 500 öğrenci eğitim görmekteydi. Yeldeğirmeni’nin nüfusu 2000 civarıydı. Bugün Yeldeğirmeni’nin nüfusu 20.000 e yaklaşmışken okulda 95 öğrenci eğitim görmektedir. Geçinemediğim ‘Belediye Başkanının’ yaptığı canlandırma projesinin nasıl mahalleyi, aileyi, çocukları yok ettiğinin göstergesidir bu.

 

 

Semiha Karahan, 1954 yılında Osmangazi İlkokuluna kaydolmuş. 1960 yılında mezun olmuş. Evlenmiş, kızı Yeşim Karahan da Osmangazi İlkokuluna gitmiş ve 1980 yılında mezun olmuş. Yeşim Karahan da Yeldeğirmeni’nde yaşamaya devam etmiş. Evlenmiş. Onun kızı Işık da Osmangazi İlkokuluna gitmiş. O da 2016 yılında bu okuldan mezun oldu. 113 yıllık okulun son 62 yılına Karahan ailesi tanıklık etmiş. Torun olan Işık kızımızın torunu da bu okulda okuyacak olursa, Karahan ailesi Osmangazi İlkokulunun ve Yeldeğirmeni’nin son 120 yılını bilebilecektir.

 

 

Dondurmacı Abdullah 1970 li yıllara kadar semtimizde seyyar arabasıyla dondurma satan bir esnafımızdı. Ayrılık Çeşmesi Sokağından Uzunhafız Sokağına girer, oradan semtin diğer sokaklarına geçerek satışlarını yapardı. Her gün öğleden sonra aynı saatte gelirdi. Mahalleli onu bekler, arabasının başına toplanıp unutulmaz lezzetteki vişne, çikolata, kaymak üçlüsünü satın alırdı. O, mavi renkli üç tekerlekli arabası ile dolaşırken ‘Dondurma kaymak, vişne-çikolata-kaymak’ diye bağırarak insanlara geldiğini belli ederdi. Bazen çeşitlerinde denemeler yapar, sonucu beğenmediğinde ürettiği dondurmayı çocuklara bedava dağıtırdı. Abdullah Ağbinin sattığına su dondurması denirdi. Su dondurması susatmaz, susuzluk giderir.

 

 

Saint Louis İlkokulu Yetim Yurdu olarak kullanılıyordu. Gerek ilkokulda gerek ortaokulda sınıfımızdaki Yetiştirme Yurdundan olan çocuklara Yurtlu derdik. Onlar kendi aralarında birlik olurlardı.

 

 

Ünsal Ağbi kavgacı bir kişilikteydi. Fenerbahçe’den takım arkadaşı Selçuk’la Kuşdili sahasındaki kavgasını unutamam. Yeldeğirmeni-Kuşdili oynuyordu. İkisi de kavgacı olan Ünsal’la Selçuk ayrı takımlardaydı. Birden kavgaya tutuşmuşlardı. Ardından bütün saha, herkes.. Neyse ki Kuşdilinde kahvehanesi olan Kadıköy’ün kabadayısı Cimbom İhsan ortaya çıkmış, bir iki kişiye attığı tokatla raconu kesmiş, olayı sonlandırmıştı.. Ünsal Ağbi semtin güzel giyinen yakışıklı delikanlılarındandı. Futbol hayatını, takılmaya başladığı Uzun Hafız Sokaktaki meyhane bitirmişti. Garip bir tesadüf, bugün o meyhanenin olduğu yerdeki kahvehaneye takılmakta.. Ünsal Ağbi beni tanımaz. ‘Muhit’ böyle bir şey işte..

 

 

1968 yılının nisan ayı idi. İTÜ de lokalde otururken, Makine Fakültesindeki bir öğrencinin dekanı bıçakladığı, hocayı kurtarmak için kan vermek gerektiği haberi gelmişti. Öğrendim ki o öğrenci Erdil’miş. Çok şaşırmıştım. O, asla böyle bir şey yapacak insan değildi. Makine fakültesindeki arkadaşlardan Erdil’in o hocanın dersiyle sorunlu olduğunu öğrenmiştim. Öğrenciler kan vererek hocayı kurtarmak, dolayısıyla Erdil’i de kurtarmak istemişlerdi. Hoca kurtulamamıştı. Çok üzülmüştük. Erdil’e de çok üzülmüştük. Uzun yıllar Sultanahmet Cezaevinde yattı. Hapisteyken Üniversiteyi bitirdi. Yıllar sonra çıktı. Ama sağlığı bozulmuştu. Tedaviler gördü. Ünye’ye yerleşti ve sanırım 1990 lı yıllarda orada öldü.. Erdil, Yeldeğirmeni’ndeki sokağımızda adam olacak çocuklar sıralamasında ilk akla gelen isim idi. Aklıma geldiğinde içim burkulur. Bir insanın yaşam çizgisi bu kadar mı kolay yön değiştirir? Bir büyüğüm demişti ki ‘Kötü bir mektup yazacaksan bir gün ertele. Ertesi gün fikrin değişecektir.’ Kötü bir şey yapacaksak ta öyle davransak keşke.

 

 

Onu üniversitede tanımıştım. Mimarlık bölümünde aynı sınıftaydık. Hâlbuki aynı semtte hatta aynı okullarda okumuştuk. Kibar bir çocuktu. Çok yetenekliydi.. 68 kuşağının özelliklerinden olan hippiliğe merak sarmış, otostopla dünyayı gezmişti.. Kadıköy’de büro açmıştı. Piyasada çaylak sayılması gerekirken Bağdat Caddesi dâhil en vitrin yerlerde tabelasını görüyordum. Gri mimar değildi.. Bir aralık ABD ye eğitim için gitmiş. Ancak orada ruhsal sıkıntılar geçirince ülkeye geri gönderilmiş. Buraya geldiğinde anne-babasının öldüğünü öğrenmiş, daha da kötü olmuş. Sokaklarda dolanmaya başlamış.. Eski Yeldeğirmenli bir arkadaşım arabasını Bostancı Sanayi Sitesinde Faruk’un Ağbisinin tamirhanesine götürmüş. Onu sormuş. Ağbisi 2-3 MT ilerisini gösterip, ‘Orada oturuyor’ demiş. Bakmış ki Faruk. Kaldırımda oturmuş. Saç sakal karışmış. Yanına gitmiş. Konuşmak istemiş. ‘Ben dünyayı gezdim’ diye başlayarak çeşitli şeyler anlatıyormuş.. Aynı arkadaşım aradı geçtiğimiz günlerde. Faruk’un bir akrabasına rastlamış. Faruk Yazıcı, 10 yıldan fazla bir süre önce Afyon civarında bir trende ölü bulunmuş.. Mimar Faruk Yazıcı, Melih Koray’dan sonra Kadıköy’ün ikinci renkli mimarı olabilirdi.

 

 

Bizim sokağın takımı Beyaz Şimşeklerde oynatıyordum Onu. O da üniversitede okuduğu için kafa dengiydi. İyi arkadaştık. İkimiz de sol görüşte idik. Ben sağiç oynardım, o soliç. Beni sever, sayardı. 1971 yılında askere birlikte gitmiştik. Akşam Haydarpaşa Garından trene binmiş, sabaha kadar şarap içerek yaptığımız sohbetle kendimizce dünyayı kurtarmıştık.. Akrabası Ufuk’a rastlamıştım Kadıköy çarşısında. Onun, Ülkenin biskivü sektöründeki en büyük şirketlerinden birinin sahibinin kızıyla evlendiğini söylemişti. Tutucu olan Aile, Onu çalıştığı yerde tanımış. ‘Tutucu çevreye uyum sağlayacak mı?’ Diye sormuştum Ufuk’a. ‘Sorun yok.’ demişti. 2007 yılında YELDEĞİRMENİ kitabımın ilk baskısı siyah beyaz çıkmıştı. Yeldeğirmeni’yle ilgili belli kişilere, imzalayarak birer tane hediye etmeye karar vermiştim.. Diğerlerine olduğu gibi Ona da postayla göndermiştim.. Bir tek Ona gönderdiğim kitap geri geldi. Adreste öyle biri yokmuş.. O kitabı saklıyorum.

 

 

Sami Ağbi, Nedimin Kahvesinin sözü geçer insanlarındandı. Sandalyesine oturur, hafif gözünü kısarak konuşurdu. Dudak tiryakisi olduğundan gözlerini sigara dumanından koruyordu sanırım. Karşısındaki insanı kırmadan eleştirirdi.. Semtte üniversiteye giden sayılı kişilerdendim. Sami Ağbi dâhil çevremden özel ilgi görürdüm. Bu durumdan dolayı genç yaşımın da etkisiyle kendimce havalanmıştım. Hep futbol konuşulmasını küçümserdim.. Bir gün yine futbolu sohbet ediyorduk. Rahmetli Sami Ağabey konuyu benim sevdiğim tarafa çekivermişti.. Futbolun insanları oyalamaya yaradığını, İspanyada Diktatör Franco’nun bu amaç için kullandığı 3F formülündeki ilk F nin Futbol, diğerlerinin Fado (arabesk müzik) ve Fieasta (eğlence) olduğunu söylemişti. Franco, 1945 yılında yakın arkadaşı Kont Barnebau’yu Real Madrid takımının başkanı yapmış ve ona kendi adını vereceği 100.000 kişilik bir stat inşa ettirmişti. Barnebau, Real Madrid takımına dünyanın en iyi futbolcularını satın alarak yenilmez bir takım kurulmasını sağlamıştı. Bu takımın zaferleri ile coşan halka çektiği sıkıntılar unutturulmaktaydı. Sami Ağabey o kadar basit ve anlaşılır bir şekilde anlatıvermişti ki bütün bunları. Sanki benim içimi okumuştu. ‘Futbolun içinde de sosyal-kültürel konular vardır.’ diyordu bana. Semtlerde kendilerini belli etmeyen bilge insanların olduğu kanaatine varmıştım. O gün bugün her insanın değerli olduğunu kabul eder, her insanı dikkatle dinlerim.

 

 

Albert’in Dükkanı’nın arka kısmında akşamları arkadaşları toplanır, eve gitmeden 1-2 duble içki içerlerdi. Müşteriler bu durumu bilirler, rahatsız olmazlar, anlamazlığa gelirlerdi. Onlar da güya içki içtiklerini müşterilere belli etmezlerdi.. Bir de Yeldeğirmeni’nin 2 alkol bağımlısı olan Gazcı ve Yobaz Turan lakaplı kişiler arada bir Albert’ten ucuz şarap alırlardı. Bu bağımlılık o derece ileri gitmişti ki şarap bulamayınca renkli ispirto bile içtiklerini sanıyorum.. Bir sabah bakkalda Yobaz Turan’ın Albert’e ‘Albert sabah sabah ocak yanmıyor, bir ispirto versene’ dediğine şahit olmuştum. Kendince şifreli bir şekilde derdini anlatıyordu.

 

 

Bize her bayram Yalova’dan küçük amcam babamın da ortak olduğu sürüden kurbanlık koç getirir, bayramın birinci günü, bazen annem bazen babam için keser ve giderdi.. Yeldeğirmeni’ndeki evimizin küçük bahçesinde gerçekleşen bu dini vecibeyi biz çocuklar, bir gün içersinde sevdiğimiz koçun kurban olması sebebiyle, üzülerek izlerdik. Kesilen kurbanın etlerinin dağıtımı yine biz çocuklara düşerdi. O yıllarda mahallelerin zengini ve fakiri birlikte yaşadığı için dağıtılacak aileler bilinir, dağıtım kolay olurdu.. Evde kalan kısım ise kavurma yapılırdı. Ancak bugünlerde anlatıldığı gibi kavurma bayrama özel yiyecek olarak yapılmazdı. O yıllarda henüz tel dolap devri yaşanmakta, evlerde buzdolabı bulunmamakta idi. Bunun için iri kuşbaşı kesilmiş etler kendi yağıyla kavrulur, kavanoz veya teneke kutulara olduğu gibi konurdu. İlerde gerektikçe donmuş kendi yağları ile konserve edilmiş olan bir miktar et bulunduğu kaptan çıkarılarak pişirilir veya öylece yenirdi. Yani kavurma, etlerin uzun süre saklanabilmesi için yapılırdı.

 

 

1950 li ve 1960 lı yıllarda her sabah gün ışımadan Yeldeğirmeni’ndeki iki katlı cumbalı evimizin kapısının altından günlük gazetelerimiz atılmış olurdu. Yılmaz ve Metin ismindeki iki kardeş omuzlarındaki askıya astıkları kalın gazete kitlesi ile koşarak bu işi yaparlardı. Aybaşlarında, günün daha ileri bir saatinde evleri dolaşarak herkesle hesap görürlerdi. Bir gün onlardan birine rastlamış, çocuk aklıma takılan şeyi sormuştum. ‘Ağbi, niye bu kadar acele ediyorsunuz?’. Cevap olarak ‘Aslanım’ demişti ‘Yeldeğirmeni’ni bitirip Moda’ya gideceğiz. İnsanlar haberleri okuyup evlerinden çıkmalıdırlar.’ Neredeyse o yılların tüm Kadıköy halkına sabah uyanmadan gazetelerini yetiştiriyorlardı.. 2013 yılıydı. Trafik ışıklarının birinde büyük kardeşi görmüştüm. Arabalara dur, geç işareti yapıyordu. Yanına gittim ‘Ne haber’ dedim. Beni tanımadı. Eski günleri anımsattım, kardeşini sordum. Yüzü buruştu. ‘Metin, 13 yıl önce öldü, yaşasaydı 76 yaşında olacaktı. Ben 79 yaşındayım.’ Dedi.. İstanbul’un güzel yılları geçip gitmişti. Yaşadığımız yıllarıysa acımasızdı. O yıllarda bu yıllar hayal bile edilemezdi.

 

 

Karakolhane Caddesi, üzerindeki tramvay hattıyla Kadıköy’ü Üsküdar’a bağlayan tek ana aks olmuştur yıllarca. Bu sebepten çevresinde zengin bir kesimin yaşadığı yadsınmamalı. Mütevazı kelimesi daha yakışır Yeldeğirmenlilere.

 

 

1940 lı yılların sonlarında 2. Dünya savaşının ağır ekonomik etkisi vardır. Ancak Dr. Bitran’ın cami tarafındaki bitişiğinde oturan kemancı Zeki Bey evinde keman çalıp şarkı söylediğinde bütün sokak halkının dışarıda Onu dinlediğini de anlatır o yılları yaşayanlar.

 

 

Ali Paşa Köşkünde yaşayanların içinde ev işlerine yardımcı olan ‘Kızlar’ vardır. Onlara evin kızı gözüyle bakılır, okula gönderilir, yetiştirilir ve sonunda gelin edilirlerdi.. Yazıya konu olan ikisinden Aliye, DDY de çalışan Zeki Bey ile evlenmiştir. Naile ise arabacı Ali ile evlenmiş, ancak bir süre sonra verem olup ölmüştür.. 1950 li yılların başları.. Diğerleri gibi Aliye de gerektiği zamanlarda köşkün ihtiyaçları için çarşıya çıkmaktadır. Yeldeğirmeni çarşısına çıktığında namaz vakti Bakkal Sabahattin’in dükkânına uğrar, bir köşede namazını kılar, bakkaliye alış verişini yapar, eve dönerdi. Bakkal Sabahattin, yakışıklı, kültürlü güzel konuşmasını bilen bir insandır.. Bir gün yine namazını kıldıktan sonra sohbete dalarlar. Laf, köşkün kızlarından Naile’ye gelir. Aliye Hanım birden Ona, ‘Naile sana âşıktı, seni sayıklayarak öldü’ deyiverir. Böyle bir habere hazırlıksız olan Sabahattin Bey şaşırır. Söyleyecek bir şey bulamaz.. O yılların semtinde kendi içinde yaşanan duygulardan biridir bu. Yalnızca yaşayanın yaşadığını bildiği, belki bir iki yakınla paylaşılan sır. Romancıların ilhamı..

 

 

Yeldeğirmeni sahilindeki 2 katlı ahşap ev, Ladikli Ahmet Ağa Çeşmesi’nin arkasındadır.. Beria Memduha Kızılağaç evin son sahibi olarak bilinir.. 2000 li yıllarda bu köşkün 50mt yukarısında bulunan Mimarlar Odasının Başkanıydım. Beria Hanım zaman zaman bana gelir dertlerini anlatırdı. Son derece kibar bir hanımefendiydi. Köşkün eski fotoğraflarını getirirdi. Gördüğüm kadarıyla eski yıllarda nefis bir yalıymış. Gerek Beria Hanım gerekse aile fertleri elit İstanbul hanımefendisi ve beyefendisiymişler. Böyle bir hanımefendinin o metruk binada tinercilerle uğraşarak yaşaması çok acı vericiydi. Orada kendi başına ölmüş ve cenazesi günler sonra bulunmuştu.

 

 

Muhlis Çağatay Vagon Li’de çalışıyordu. 1930 lu yıllarda Takuhi ile tanışır. Kendisi Müslüman Türk, Takuhi Gregoryan Ermenidir. Yeldeğirmeni’ndeki demografik durum Türkiye mozaiğiydi. Ancak özellikle ayrı dindekilerin evlenmesi gelenek-görenek anlamında çok zordu.. Aşk yaşayan ikili evlenmeye karar verir. 1935 yılında evlenirler. 1939 yılında oğulları olur. 1940 yılında Yeldeğirmeni’ndeki Akif Bey Sokakla Düz Sokağın kesiştiği köşedeki eve taşınırlar. Muhlis Çağatay ne kadar beyefendi ise Madam Takuhi o kadar Osmanlı Hanımefendisidir.. Muhlis Bey ile Madam Takuhi kendi inançlarına göre yaşamışlardı. Madam Takuhi ramazanlarda kocasına ve oğluna nefis iftar yemekleri hazırladı. Bayramların ilk günü akrabalarla bayram yemeği onlarda yenirdi. Madam Takuhi’nin yılbaşı yemekleri de ünlüydü.

 

 

Evlenirken toplumun tüm kural ve baskılarını bir kenara koyan Muhlis ve Takuhi çifti, birbirlerinden hiç ayrılmadılar. Mutlu bir ömür yaşadılar. 1990 lı yılların başlarında Muhlis Çağatay ve Takuhi Çağatay peş peşe öldüler.. Ayrı mezarlıklara gömüldüler. Gelenek-görenek, yaşamlarında onları ayıramamıştı.. Ölümlerinde ayırdı. O yıllardaki tanımla ‘muhit’ kavramı bitmedikçe, anılarının da bitmeyeceği bilinmelidir.. Eski evlerin her köşesinde bin bir anı asılıdır.

 

 

O yıllarda sevgili, flört gibi kelimeler yoktu. ’Konuştuğum çocuk’, ’Konuştuğum kız’ denirdi.

 

 

Yeldeğirmeni has insanların yaşadığı bir semttir. Güzel duyguların yaşanmaması olamaz böyle bir yerleşimde. O yıllardaki ilişkilerin bugüne göre ne kadar nahif olduğunu gösterebilmek isterim.. 2017 yılı. Çocukluğumun geçtiği Uzunhafız Sokağındaki tren köprüsünden sokağa doğru yürüyordum. Tam ortada bisikletlerinin üzerinde yan yana bir çift duruyordu. Başlarını birbirlerine çevirdiler ve öpüşmeye başladılar. Yanlarından geçtim. 10mt ilerideki esnaflar kendi aralarında mırıldanarak ayıplıyorlardı Onları. Hâlbuki eski yılların esnafları bir güzel diskur çekerlerdi. Zaten olmazdı böyle bir şey.. Yeldeğirmeni eskiden mahalleydi, şimdi “nezihleştirilen” proje alanı.

 

 

Benim için Yeldeğirmeni, tarihinden başka aynı zamanda bunlardır. Daha sayısız anım vardır. Hepsinin ortak tarafı mahallede yaşanmış olmalarıdır.

 

 

 

 

 

Bugün Yeldeğirmeni’nde hoş kafeler vardır. Beceri, mahalle yapısını kaybetmeden kafelerin olabilmesini sağlamaktır.

 

 

Staj yaparken müdürüm kent dışındaki şantiyeye sürmüş, yedek subayken amirim hapse atmış, çalışırken patronum işime son vermişti. Hepsi daha sonra bana rastladıklarında koşarak sarılmışlar, ‘Şartlar öyle gerektiriyordu’ diyerek özür dilemişlerdi. ‘Belediye Başkanının’ ısrarla ve hararetle selamı da bunlara benziyordu. Hiç birine kızmamışımdır. Çünkü: Küçüklüğümden itibaren yaşamı tiyatro sahnesine benzetirim. Herkes o günkü rolünün gereğini yapar. Sadece benim gibi rol yapmayıp yaşamı ciddiye alanların işi zordur.

 

 

Mahalle olduğumuz eski yıllarda kimsede telefon yoktu. Ama özellikle doğum, düğün, ölüm haberleri kısa zamanda tüm semtte duyulur ve herkesin katılımı gerçekleşirdi.

 

 

Günümüzdeki durumu yaşadığımız taze bir olayla göz önüne serelim. 26 Ağustos 2017 tarihinde semtte doğup yaşamış Seyfi Kılınç, yine semtteki evinde dünyamızdan göçmüştü.

 

 

Semtin Camiinde yapılan cenaze törenini Eski Yeldeğirmenli Muhlis Sevindik şöyle anlatıyor: Cenaze arabasındaki naşını musallaya taşımak için cenaze arabasının şoföründen yardım isteyerek 4 kişi olabildik. Cenaze namazında üçü cami cemaati olmak üzere dört saf tutabildik..

 

 

Bu olay Yeldeğirmeni’nde mahalle olayının bitişini kanıtlamaktadır. Seni affetmiyeceğim ‘Belediye Başkanı’.

 

 

 

 

2 Yorum
  1. yeldeğirmeni bütün vasıflarıyla halen istanbul’un en iyi semtlerinden biri bence.

    zebeyde altınışık | 25 December 2017

  2. İstanbul’un Anadolu tarafının bir sihirli kutusu, belleğidir Yeldeğirmeni.

    Soner Şahin | 3 January 2018


Yorum yazmak için


Tasarım: Office for Metropolitan Architecture (OMA)           Kendine has tasarımından dolayı tarihsel olarak önemli bir stadyum, oval stantlar sahaya yakın olarak konumlandırıldığından seyirciler ve oyuncular yakınlığı çok önemlidir. De Kuip benzersiz ve yoğun atmosferi ile bilinir. 80 yıl önce, Rotterdam merkezli futbol kulübü Feyenoord’un şu anki stadyumu artık modern talepleri karşılamıyor. [...]
ARŞİV
Subscribe