Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Forum
ANA SAYFA
SUR’UN İKİ YAKASI (I) | Cinayet mahallinden / Nurhak Yılmaz
Share 12 July 2017

Nurhak Yılmaz, Diyarbakır Sur’da yıkımın hedefi olan, surların içinde daha küçük surlarla kaplı ‘kale içinde kale’ olarak tanımlanan ve devletin ‘ihya ediyoruz’ dediği İçkale’deki izlenimlerini yazdı:

Tarihi kemerli kapıdan geçerek girdiğimiz İçkale’deki görüntü, hatta henüz geçerken gördüklerimiz, anormal sıcaktan sersemleyen beynimin oyunu diye düşündüm bir an. Ne koku, ne coğrafya, ne popülasyon, ne de dil tanıdıktı çünkü… Devasa bir park alanı açılmış… Yapı olarak sadece sağınızda içinden geçtiğiniz göğe uzanan Sur duvarı, solunuzda Hz. Süleyman Camii var… Ortası park… Bizi parmak arası şıpıdık terlikli şortlu erkekler, bolca ama bolca makyajlı yüzler, gelinlikli damatlıklı el ele gruplar, yerlerde sere serpe piknik yapan yemek yemenin telaşına düşmüş insanlar karşıladı.

 

 

 

 

Hava sıcaklığının tavan yaptığı bir günün akşamını bekledik Sur’a gitmek için. Daha doğrusu gidilmesine izin verilen kısmına gitmek için havanın biraz serinlemesini bekledik… Saat akşam 19:00 sıralarıydı.

 

 

Cinayeti gören “kör kayıkçı” misali döne döne, yana yana, kıvrana kıvrana gideriz biz Sur’a son bir yıldır. Tekme tokat dayak yiyen kişinin kendisini, dayak yediği kişinin üzerine şuursuzca tekrar tekrar atması gibi yanaşırız Sur’a. Ateşe koşar gibi, bazen de yengeç misali yan yan yürürüz Sur’a… Kabuğumuz sert, sırtımız pektir… Maktülün henüz kurumayan kanını görmemek için başımızı kaldırırız, gözlerimiz ufuktadır, önümüzü görmediğimizden ayak izlerimiz katilinki ile birleşir bazen… Sinsiyizdir bazen Sur’a yürürken… Cinayete tanıklığın dayanılmaz ağırlığıyla sebepli sebepsiz gideriz biz Diyarbakır’da yaşayanlar Sur’a…

 

 

Bu duygu fırtınası ya da “cehennemimiz” diyelim, biz bununla cebelleşirken oraya gidip de “bu sancılardan azade” endam edenler de varmış. Üstelik binlerce yıllık bir geçmişin insanını, taşını, kuşunu, masalını, yasını, düğününü, bayramını önüne katarak Sur büyük bir uğultuyla yıkılırken…

 

 

                       Fotoğraf: Mahmut Bozarslan (2017 Nisan)

 

 

 

İşte o gün bir kez daha gittiğimizde gördük bunu… Ancak bu kez gittiğimiz yer, sizin son günlerde şu cümlelerin geçtiği haberlerde adını duyduğunuz İçkale’ydi;

 

 

 “…Diyarbakır Sur’un yeni hali göz kamaştırdı…”

“…Esnaflar, en son 1965 yılında böyle ilgi ve izdiham görüldüğünü belirtiyor…”

“…Bu, geç kalınmış bir hizmetti. Çevre düzenlemesinin en güzelini yaptılar. Geçmişte belediyeler kasten burada hiçbir çalışma yapmadı. Şehitlere ve sahabelere saygısızlık yapıldı. Çok memnunuz…” 

 

 

Bilmeyenler için İçkale, Surların içinde daha küçük surlarla kaplı bir bölgedir. Kale içinde kale olarak tanımlanır. Şehrin ilk burada kurulduğu ve “yönetim merkezi” olduğu yazılır tarih kitaplarında. Hz. Süleyman Camii’nin yanı sıra bazı türbeler bulunur burada. Ziyaretçisi, duacısı her dönem boldur. Geçmişte gitmişliğimiz, görmüşlüğümüz çoktur. Biliriz dilini, dokusunu, kokusunu.

 

 

İçkale’ye giderken, yıkılmış duvarların yanından geçmiş, yasaklı olan sokak başlarındaki paslı demir bariyerlere dokunmuş, Dört Ayaklı Minare’den ötesini kapatan brandanın yırtık yerlerine gözümüzü dayayarak bir kez daha bakmıştık “içeride ne olduğuna.” Neyse ki “içeride yapılmak istenenin canlı bir örneğini” görecektik İçkale’de. Gazetelerin yazdığına göre “Sur’un ihya edilmesi projesi” İçkale’de tamamlanmıştı çünkü.

 

 

Tarihi kemerli kapıdan geçerek girdiğimiz İçkale’deki görüntü, hatta henüz geçerken gördüklerimiz, anormal sıcaktan sersemleyen beynimin oyunu diye düşündüm bir an. Ne koku, ne coğrafya, ne popülasyon, ne de dil tanıdıktı çünkü… Devasa bir park alanı açılmış… Yapı olarak sadece sağınızda içinden geçtiğiniz göğe uzanan Sur duvarı, solunuzda Hz. Süleyman Camii var… Ortası park… Bizi parmak arası şıpıdık terlikli şortlu erkekler, bolca ama bolca makyajlı yüzler, gelinlikli damatlıklı el ele gruplar, yerlerde sere serpe piknik yapan yemek yemenin telaşına düşmüş insanlar karşıladı.

 

 

Bilim kurgu filmlerde olur ya, birden bir simülasyonun içindeymişiz hissi yaşıyoruz abartısız. Oradaki herkesin bir görevi var sanki. Bir filmi canlandırır gibiler… Sanki mesela Kayseri’deki bir parktaki insanlar yaprak sarmaları, termosları, sofra bezleri ile buraya ışınlanmışlar ancak kendileri de farkında değil Diyarbakır’ın Sur’unda olduklarından… Kapıdaki polis noktasına, şehirlerdeki yeni güvenlik anlayışının tezahürü kahverengi kıyafetli bekçilere namı diğer “şehir korucularına” doğru koşup, “film mi çekiliyor abê” dedirtecek bir hal…

 

 

Peki, orada daha bir buçuk yıl öncesine kadar bulunan evler? Botan halayı misali kenetlenmiş o küçük evlerde yaşayan insanlar? Hz. Süleyman’ın taş merdivenlerinde Kuran okuyan barış dileyen, evlat bekleyen anneler? Sırtlarını tarihi evlerinin duvarlarına yaslayarak, yüzlerini meydan okur gibi dünyaya çevirmiş gençler? Yarı çıplak sokaklarda koşturan çocuklar? Taş evlerin ahşap kapılarından sokağı izleyen yaşlılar? Sigaralarından çıkıp sokağı saran tütünün kokusu? Tek göz odalara sığdırılmış manav ve mahalle bakkalları? Her şey tamam da, peki Kürtçe? Her yerde konuşulan Kürtçe?

 

 

Çünkü burada herkes Türkçe konuşuyor. “İhya edilmiş İçkale”den söz ediyorum. Önce, “bana öyle geliyor” diyorum içimden. Sonra yanımdakilerin de dikkatini çekiyor bu durum. Yanımızdan geçen iki erkekten birinin söylediği, “Güneydoğu Anadolu’daki terör olayları…” cümlesi takılıyor kulağımıza.

 

 

İçkale ile Suriçi’nin gerisini ayıran Sur duvarının hemen dibindeki tüm evlerin yıkılarak “temizlenmesi” sonucu oluşturulmuş bir parktalar. Piknik yapıyorlar… Sofralarında, burada daha önce hep gördüğümüz yoksulluğun izi yok… Giysilerindeki kumaşın kalitesi Diyarbakır’ın sert güneşiyle buluşup ışıldıyor… Yoksulluğu/yoksulları temsilen, saçları kirden birbirine yapışmış, cılız 10-11 yaşlarında 3 kız çocuğu dolaşıyor etrafta. Belli ki Diyarbakır Romanlarından yani Dom çocukları bunlar. Domlara özgü bir oyun oynayıp para topluyorlar. Piknik yapanların ağızlarına yemek tıktıkları yağlı elleriyle verdikleri kuruşları topluyorlar…

 

 

Sonra herkes sofrasının ve “nezih mekanın” tadını çıkarmaya dönüyor. Suriçi’nde devam eden yıkımı görmelerini engelleyen 5 bin yıllık Sur duvarı var arada… Sofralarının ortasına kendinizi atıp, “nerede olduğumuzun farkında mısınız ey insanlar” diyesiniz geliyor. “Her şeyi gizleyen” surdan nefret edesiniz geliyor… “Daha bir yıl önce buralarda fena halde can yanıyordu, yürek sızlıyordu. Kimliği, işi gücü ne olursa olsun insanlar ölüyordu, kan akıyordu ey insanlar” diyesiniz geliyor… Mezar üzerinde huzur olmaz hanımlar beyler, mezar üzerinde olsa olsa dua olur, gidene ağıt olur, gözyaşı olur… Hiçbir şey olmazsa hüzün olur, suskunluk olur, saygı olur, inancınız bunu emreder diyesiniz geliyor… İlla bişey yiyesiniz varsa yiyeceğiniz olsa olsa bir kaşık helva olur diyesiniz geliyor…

 

 

                                                             Yıkımdan önceki bir fotoğraf

 

 

Neyse ki bulunduğumuz yerden Suriçi’ne açılan başka bir tarihi giriş var. “Gerçeğe çağırır” gibi duruyor orada. Demir parmaklıklı kapıyla kapatılıp sıkı sıkıya kitlenmiş olsa da, oraya doğru yürüyoruz. Ancak parmaklığın öbür tarafına yığılmış tepeleme toprak nedeniyle oradan da pek bir şey göremiyoruz. Sadece ve zorla Kurşunlu Camii’nin minaresi görülebiliyor. Tam o sırada ele ele tutuşmuş genç bir kadın ve erkek geliyor yanımıza. Erkek, “Nereye bakıyorsunuz abla, sorun söyleyeyim. Burası benim mahallem” diyor. Yüzüne bakıyorum, ne hissettiği anlaşılmıyor. “Mahallem” dediği yerle arasındaki demir parmaklık ona ne hissettiriyor bilmeyi çok istiyorum. “Orada bir şey kalmadı, hepsi yıkılmış” diyor. Ve yanındaki kadınla uzaklaşıp gidiyorlar.

 

 

Bulunduğumuz yerin bizde yarattığı “boğulma hissinden midir” bilmiyorum, “öbür tarafı” görmek için çabalamayı sürdürüyoruz. Görmenin tek yolu ise Sur duvarının üzerine çıkmak. Ancak oraya çıkmak da yasak. Üzerine sıra sıra mobeseler, aydınlatmalar dizilmiş. Sırt sırta yaslanmış kameraların biri “içeride” devam eden yıkımı, diğeri ise yanımızda “ohh ne güzel oldu da geldik, havamız değişti” diyerek karnını doyuran insanları görüntülüyor…

 

 

“Öbür tarafı” görememenin ve “bu taraftakileri” fazlasıyla görmenin bezginliğiyle alandan çıkmak üzere kapıya yürüyoruz. Yanımda Artı TV’den Fatime Tekin var. “Ben Diyarbakır’da hiç bu insanları görmedim. Sanki başka yerden gelmişler. Ya da biz bu insanlarla bu şehirde hiç karşılaşmadık, şehrin başka yerlerinde dolaşıyoruz demek ki” diyor şaşkınlıkla.

 

 

Cinayet mahallinden ayrılan “olay yeri inceleme ekibi” gibiyiz.

 

 

Peki, burası Sur mudur? Ya da artık bildiğimiz Sur mudur? Bu soruyu, Sur Platformu’ndan Talat Çetinkaya’ya sorduk. Çetinkaya’nın eşsözcüsü olduğu Ekoloji Hareketi’nin de çatısı altında bulunduğu platform, Ramazan ayı boyunca yıkımın devam ettiği başka iki mahalle olan Alipaşa ve Lalebey’de “Yeryüzü Sofraları” kurdu. Yıkıma karşı, mahalleyi terk etmeyen Surlularla yan yana oturdu…

 

 

Yani orası henüz “ihya” olamadı fakat oraya doğru hızla yol alıyor. Bizim “son hali verilip halka açılmış İçkale” hakkındaki gözlemlerimiz bu kadar. Çetinkaya ise yıkımın ortasından gözlemlerini, “Yeryüzü Sofralarının” etrafında bir araya gelen Surlular ile Diyarbakırlıların “barışma hikayesini” yazının yarınki bölümünde anlatacak.

 

 

                       Fotoğraf: Mahmut Bozarslan (Haziran 2017)

 

 

 

Son bir not; Surların çevrelediği bölgeye yani Suriçi’nin kuşbakışı çekilmiş fotoğraflarına baktığınızda, tam tamına bir kalkan balığı şekli çıkar karşınıza. Sanki ressam kalemi eline alıp kalkan balığı şekli çizmiş ve o çizgilerin üzerine de Surlar sıralanmış gibidir… İşte bu yazının konusu olan İçkale, haritada kalkan balığının tam ağzına denk gelir. Yazının yarın yayınlanacak bölümünün konusu olan Alipaşa ve Lalebey mahalleleri ise “kalkanın kuyruk kısmındadır.”

 

 

Velhasılı kelam, balığın başından kokular yükselmektedir. Kuyrukta ise itirazlar henüz diridir. İtiraz eden gerçekten mahalleli midir? “Teröristler” Sur halkının yoksulluktan sefaletten kurtulmasını istememekte midir? Madem her şey güzel olacaksa, kim neden gitmek istememektir? Yanıtları yarın vermeye çalışacağız…

 

 

 

Kaynak : gazetekarinca.com

2 Yorum
  1. Resmen haritadan sildiler Sur’u. TOKİ yerine “Diyarbakır evi” yapıyormuş bir de. Ne komik şeyler oluyor hayatta.

    Ahmet Karaçam | 12 July 2017

  2. Yokedilen şehirler ve uygarlıklar karanlık ortaçağı dönemindeyiz sanki.

    fikri özel | 20 July 2017


Yorum yazmak için


Yumuşakça denize doğru eğimli arazi, Cap Ferret’ın tipik özelliği: çilek ağacı, yuka ve çamların küçük bir ormanı. Meydan, çevredeki manzara ile uyumlu olarak mevcut bitki örtüsü üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olacak bir proje tasarlamaktı.                 Ev, orman havasını yansıtır ve çoklu açıklıklar doğayla olan ilişkisini vurgulamak için [...]
ARŞİV
Subscribe