Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Dünyanın Silüetini Değiştiren Mimar: Le Corbusier
Share 22 May 2009

“Mimarlık, ışıkta bir araya getirilmiş kütlelerin ustaca, doğru ve muhteşem oyunudur.” Bu söz, yirminci yüzyılın en ünlü mimarı, modernist mimarinin kurucusu ve şezlongun yaratıcısı Le Corbusier’ye ait. Fikirleri dünya çapında büyük ilgi uyandıran Le Corbusier çağının çığır açan mimarı olarak ismini belleklere kazıdı. Yapıları, yazıları ve kişiliğiyle 20. yüzyılın en önde gelen figürlerinden biri olan ve bugün bile mimarları etkileyen Le Corbusier, yaşadığı dönemde eleştirilere hedef olduysa da, günümüz mimari ve şehircilik anlayışını derinden etkileyen eserleriyle ölümsüzler arasına girdi.

r3.jpg

r2.jpgLe Corbusier olarak tanınan Charles Edouard Jeanneret, kent planlamacı, ressam, heykeltıraş, yazar ve mobilya tasarımcısıydı. Aynı zamanda iyi bir gezgin olan Le Corbusier, bu gezilerden edindiklerini mimari anlayışı ile bağdaştıran ve bu günün mimarisini şekillendiren bir mimar olmuştur.Le Corbusier’yi bu kadar değerli kılan yönlerinden biri kuşkusuz çıplak betonu ilk kez bilinçli biçimde kullanmış olmasıdır. Binalarda ilk kez kolonu kullanarak bütün mimarlık anlayışını değiştiren bir adım atan Le Corbusier, o güne dek aynı zamanda taşıyıcı olan duvarları yükten kurtarır. Bu yöntem, tasarımı özgürleştirir ve yapının işlevselliğini artırır. Betonu ve tuğlayı heykeltıraş gibi kullanır; çıplak bırakmaktan korkmaz.

Le Corbusier’nin “Bir şey, bir ihtiyaca cevap veriyorsa güzeldir” felsefesi, işlevselcilik akımının da temelini oluşturur. 19. yüzyıl endüstri kentlerinde yaşam koşulları son derece kötüdür. Özellikle, işçi mahalleleri ve kent merkezlerinde artan nüfus yoğunluğu, yaşam koşullarını bir hayli ağırlaştırmıştır. Le Corbusier, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ve giderek ağırlaşan yaşamsal sorunların ancak yepyeni bir mimarlık anlayışı ile mümkün olabileceğine inanıyordu. Bunu gerçekleştirecek yegane düşünce de “işlevselcilik”ten başkası değildir, işlevselcilik, biçim ile öz arasındaki gerçek ve doğrudan ilişki kurabilmeyi amaçlayan bir akımdı. Bu akımın mimarideki temsilcisi olan Le Corbusier “Yeni bir Mimarlığa Doğru” (1923) adlı kitabında, mimarlıkta işlevselliği detaylı bir şekilde anlatır; estetik değerler ve işlevselliğin uyumlu olması gerektiğinin altını çizer.

İnsanın güzelliğe ihtiyacına vurgu yapan mimar, güzelliğe ulaşmanın iki yolu olduğunu söyler: Oransal geometri ile form ve işlev arasındaki birebir ilişki…

r4.jpg

Le Corbusier, mimarlık görüşünü beş temel ilkeye dayandırır: Kolonların duvarları taşıyıcı olmaktan kurtararak bütün yükü alması; yapının taşıyıcıları ve duvarların işlevsel yönden birbirinden bağımsız olması; betonarme strüktürün teknik özelliğin dışında estetik öğe olarak kullanılması; serbest cephenin bir parçası olarak yatay bant şeklinde uzanan pencerelerin iç mekanı aydınlatması; son olarak en üst katta binanın doğal çevreyle uyumunu sağlamak için çatıların teras bahçeye dönüştürülmesi… Le Corbusier tüm bu ilkeleri bilinen yapılarından Villa Savoye’de kullanır. Adeta yerden yükseltilmiş bir kutu görünümünde olan evi çevreleyen yatay pencereler, üstü açık balkon bölümünde bile kesintiye uğramaz, bu bölümün cepheleri de salon pencereleri gibi gösterilir. Küp formu çatı katında silindirik duvarlarla bozularak hareket kazanır. Binaya bakıldığında ilk olarak geometrik oran göze çarpar. İnce kolonlarla yerden koparılan ev, havada duruyormuş izlenimi verir. Bu yaklaşım, yükün kolonlara aktarılmasıyla neler yapılabileceğini gösterir. Aynı zamanda kent planlamacısı olan Le Corbusier, Modular Oranlar Sistemi diye tanımladığı yaklaşımında, kentleri insana benzeterek, modern kentlerde yapıların insan vücudu baz alınarak tasarlandığında, en çok sayıda insana en sağlıklı çevrenin yaratılabileceğini söyler. Le Corbusier’nin tasarladığı kentler, “yaşama, çalışma, aklın ve bedenin uyumu” diye tanımlanır. Onun ütopik kentinde, yukarı yükselen yapılar, sokağa çıkmayı gerektirmeyen alışveriş alanları, teras parklarında gezinti ve piknik alanları, tenis kortları gibi spor kompleksleri olan bloklar, yerin metrelerce altında garajlar, yollar yer alıyordu. Le Corbusier’nin kentlerinde yaşayan insanlar, yollar yer altına indiği için, evlerinden çıktıklarında parklar, bahçelerle karşılaşır. Le Corbusier yerleşmeleri her zaman doğal çevreyle bütünleşmiş olarak ele alır.

r5.jpg

Le Corbusier, özellikle yaptığı gezilerde Akdeniz ve Orta Avrupa mimarileri ile yakından ilgilenmiş, iklimsel farklılıkların yöreye özgü mimari tarzlar yarattığını açıkça gözlemleyebilmiştir. Bu gözlem, “mimarlığın ihtiyaca cevap vermesi” fikrinin gelişmesinde etkili olmuştur. Gezilerinde tarihi kentleri, sokak sokak gezen mimar buraları adeta bir kitap gibi okur. Teknolojik gelişmeleri büyük heyecanla karşılar ama geçmişin değerlerini göz ardı etmez. Geçmiş ile çağdaş olan arasında köprü kurmaya çalışır ve bunu ustalıkla başarır.

r6.jpg

“Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’e yazdığım mektuptur. Eğer ‘İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın. Bu şehir Bizans kokusunu taşımalıdır’ gibi aptal bir gafı yapmasaydım şu an dünyanın incisi olan o şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım.”

r8.jpg

r7.jpgBaşarılı olamadığı -daha sonra “Deliler Evi” olarak adlandırılan “Unite d’habitation” -Marsilya Blokları-veya Paris’te bulunan öğrenci yurdu gibi- yapılarında hatalarını kabul ederek “Haklı olan mimari değil, hayattır” demiştir. Gezdiği ve mimarisinden etkilendiği ülkelerden biri Türkiye olmuştur. “Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada. Biri Mimar Sinan biri de ben” diyerek Mimar Sinan’a olan hayranlığını dile getiren Le Corbusier’nin Türkiye ile ilişkisi bu kadarla sınırlı değil. Atatürk’ün İstanbul’u yeniden planlaması için teklif götürdüğü Le Corbusier, İstanbul mimarisinden etkilenerek geliştirdiği çatı bahçelerinden bahseder ve İstanbul’un tarihinden gelen dokunun bozulmaması gerektiğini belirten bir mektubu Atatürk’e yazar. “Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’e yazdığım mektuptur. Eğer ‘İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın bu şehir Bizans kokusunu taşımalıdır’ gibi aptal bir gafı yapmasaydım şu an dünyanın incisi olan o şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım” diyerek kariyerinin en önemli hatasını yapmış olduğunu itiraf edecektir.Yapılarında geometrik biçimlerin öne çıktığı, teknolojiyi mimaride kullanmaktan kaçınmayan, avant garde mimarinin öncüsü Le Corbusier, tarihi ve geleneği göz ardı etmeden mimarlık anlayışına çağdaş bir yorum getirmiştir. Sadece bir mimar olarak değil, düşünür ve sanatçı olarak kabul edilen mimar, çağdaş mimarlığa yeni bir tanım getirmekle birlikte, mimarlığın sanat dalı olarak kabul görmesinin ötesinde diğer sanatlara ilham veren bir noktaya gelmesini sağlamıştır.

Kaynak: Gateway

5 Yorum
  1. dünyanın silüetini değiştiren üstad mimarın Türkiye hikayesinin olamayışı büyük şansızlık doğrusu.

    ceren alnıaçık | 23 May 2009

  2. Le Corbusier hakkında yazılabilecek çok şey var. Yaptığı hatalar için karşı bir manifesto da yazmak mümkün ve aslında yazılmalı da. Burada hatalar zincirini oluşturan bir başlangıç düşünce sistemini hulasaten paylaşmak istiyorum:

    “Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada. Biri Mimar Sinan biri de ben” diyerek Mimar Sinan’a olan hayranlığını dile getiren Le Corbusier’nin bu sözü çok tartışılır. ABD’li Frank Lloyd Wright ve benzeri diğer çağdaş olan ve olmayan “büyük” mimarları da gözardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. “Kim en büyük?” yarışması yapılabilse bile bunun uluslararası arenada -en azından şu aşamada- ciddî bir faidesi olduğunu düşünmüyorum. Bu, bize göre Mimar Sinan, diğer milletlere göre ise belki kendi milliyetlerinden olan immarlar olabilir. Zaten bu tartışmanın tasarım ve dünya görüşünün temel ilkeleri farklı iken mânâsı da yok.

    Haydi, diyelim kendi iddiası gibi mekânı kavrayabilen iki mimar olarak birisi Sinan diğeri de Le Corbusier olsun. Burada temelde büyük bir temel fark vardır. Bu temel fark kesinlikle göz ardı edilmeyecek kadar büyük ve önemlidir. Le Corbusier’nin dünya görüşü olan Hıristiyanlık’ta insan, zaman-ı Âdemden beri Havva validemizle birlikte yapılan hatanın, günahın hâlen insanoğlu tarafından Allah tarafından çektirildiği inanışı vardır. Sinan’ın temsil ettiği İslâmiyet’te ise insanoğlu yeryüzünde İlâhî Yaratıcı’nın halifesidir yani vekilidir. O’nun emirlerini uygular ve diğer mahlûkatın fillerini ve ibadetlerini temsilen Allah’a kulluk eder.

    Hıristiyanlığın günahkâr kul anlayışının karamsar havası mimarî eserlerinde, ibadet yapılarında hissedilir. İnsanın içini karanlıklar, huzursuzluklar kaplar. Herhangi bir kilisenin içine giren bir kişi bunu anlar. Buna karşın İslâm’ın dünya görüşü istikametinde yapılan Müslüman eserleri ise son derece aydınlık, ekonomik, fonksiyonel ve iç açıcıdır. Lüzumsuz elemanlar, yükseklikler ise bulunmamaktadır.

    Le Corbusier’nin İstanbul’u ziyareti sonrasındaki kendi ifadeleri bunun adetâ tescili mahiyetindedir: “Eğer New-York’u İstanbul ile kıyaslayacak olursak New York’un felaket, İstanbul’un ise bir yeryüzü cenneti olduğunu söyleyebiliriz.” 1911-12 yıllarında söylenen bu söze ilaveten Le Corbusier “Bir atasözü der ki: ‘Kişi bina yaptığı yere ağaç diker.’ Biz ise onları söküyoruz! İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim şehirlerimiz ise taş ocakları!” İslâm Mimarisi ve İslâm Şehirciliğinin takdiri ve teslimiyetin ifadesi olan bu ifadelerden sonra Le Corbusier’nin yaptıkları ise söyledikleriyle tamamen taban tabana zıttır.

    Buradaki büyük fark ise şuradan gelmektedir ki; kalbinde doğruluğun, dürüstlüğün çekirdeği olan bir samimi Hıristiyan olarak Le Corbusier kendi şehirlerinin taş ocağı, İstanbul’un ise meyve bahçesi olduğunu kabul etmiş, ancak kendi felsefesi ve kültürünün tesiri altında vahşi kapitalizmin emirlerini yerine getirmiştir. Bu sayede dünya’da tepelerde üst katlarda bahçeler, yüksek yüksek yapıları başlatarak insanlık tarihinde büyük bir vebalin de taşıyıcısı olmuştur.

    Bizim de Sinan dönemi İstanbul’unu sevip takdir etmemiz, mutluluk şehirlerini, mutluluk mimarisini elde etmek için yetmez. Aslolan bu mutluluk mimarisinin temel umdelerini analiz ve tahlil ederek günümüze ircasını yerine getirebilmektir. Değilse eski İstanbul’u bir yandan büyümseyip ve önemseyip halen vahşi kapitalizmin emirlerini dinleyerek insana pek de mutluluk veremeyen vahşi yüksek mağaralar inşa etmeye devam etmek riyâkârlıktan öte bir şaşkınlık ve zavallılığı ifade etmektedir.

    İşin özü samimiyetle çözümü arama gayretinde…

    Hayati Binler | 24 May 2009

  3. BEN DE TOKİ EVLERİNİN BARINAK SİLOLARI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM LE CORBUSİER ,YOLLARI YERİN altından geçirerek insanların manzarayı çevreyi görme ve havayı teneffüs etme gibi en temel haklarını ellerinden almış, insanlığa çok büyük kötülük yapmıştır,oysaMİMAR SİNAN ESERLERİ nin sıfır hatalı olduğu ortadadır corbusier onun yanından bile geçemez .ama bir LEONARDO DA VİNCİ KOCA SİNAN GİBİ KOCA LEONARDODUR

    NURSEN DUMAN | 10 November 2011

  4. Sinan’ın büyük camilerinde ( İstanbul’un diğer tüm belli başlı camilerinde de ) neden hep Ayasofya’ nın silüetini görüyorum? Tam 1000 yıl önce yapılmış bir eserle yarışmaya kalkmanın bir ‘ kompleks ‘ in dışavurumu olabileceği , bunun zaman içinde bir obsesif karaktere bürünebileceği fikri beni neden sürekli rahatsız ediyor? Bir ‘dahi’nin neden eğitici olmayışını, geriye plan-proje, taslak, eskiz, röleve bırakmak istemeyişini neden 500 yıldanberi açıklayamıyoruz? Divriği-Artukoğlu camiindeki (ki gerçek harikadır) hiçbiri bir tek kez olsun tekrarlanmayan tam 2500 çizgi neden hala ilgimizi çekebilmiş değil. Fazla uzadı..

    Cengiz Tarus | 18 April 2014

  5. bence bu kadar gezen bir adam için basit eserler çoğu klasik…

    mimar reis | 25 June 2014


Yorum yazmak için


Birinci derece arkeolojik SİT alanındaki Bodrum Kalesi’nde yapılmak istenen restorasyon Muğla 2’nci İdare Mahkemesi’nce iptal edildi. Mahkeme, Bodrum Kalesi için oybirliğiyle ‘Korunarak gelecek nesillere aktarılmalı’ kararı verdi.       Bu kez mahkeme kararı yıkım başlamadan geldi. Muğla 2’nci İdare Mahkemesi, dünyanın ikinci büyük arkeoloji müzesi olan ve UNESCO’nun Korunması Gerekli Kültür Varlıkları Listesine aday [...]
ARŞİV
Subscribe