Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Şehirdeki Yeni Sanat Galerileri üzerine Sanja Jurca Avcı ve Selçuk Avcı ile Söyleşi
Share 10 October 2016

Usta mimar Selçuk Avcı’yı Türkiye’de yaptığı başarılı işler ile tanıyoruz. Ancak Avcı Architects Türkiye tecrübesinden önce İngiltere başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde de iyi mimarlıklar üretmiş bir büro. Sanja Jurca Avcı ise Avrupa ve son yıllarda Türkiye’de olmak üzere pek çok farklı şehirde sergi tasarımları yapıyor. Selçuk Avcı (SA) ve Sanja Jurca Avcı (SJA) ile Türkiye ve Avrupa’da değişen sergi mekânlarının mimarisi bağlamında görüşlerini aldığımız bir söyleşi gerçekleştirdik…

 

 

Söyleşiyi yapan : Mimar Heval Zeliha Yüksel

 

 

 

“İstanbul Dünya Geneline İşaret Edecek, Yalnızca Uluslararası Ölçekte Bir Sanat Mekânı Yaratan Değil Aynı Zamanda Şehrin Daha Geniş Çevrelerine De Odaklanan Pompidou Merkezi’ne Benzer Bir Sanat Merkezine İhtiyaç Duyuyor”

 

 

                        Sanja Jurca Avcı ve Selçuk Avcı soruları yanıtlarken…

 

 

Heval Zeliha Yüksel : Öncelikle şunu sormak istiyorum, Avrupa’daki sergi alanlarıyla ilgili yeni gelişmeler var mı?

 

 

Selçuk Avcı : Avrupa’da sadece İngiltere, Fransa ve Almanya gibi belli başlı ülkeler hakkında kısıtlı deneyime sahibim ancak tahmin ediyorum ki birçok Avrupa şehrindeki genel akımlar birbirlerine benziyor. Bu da daha çok özel koleksiyoncunun ve yardımsever yatırımcının, toplumun yararına çalışmalar yapmak adına galeriler ve müzeler açmasıyla sonuçlanıyor. Ancak onların mirasına dönüşecek olan ikonik yapılar tasarlama gerekliliklerine ters düşen, sundukları sanat içeriğine hizmet eden niyetleri konusunda sıklıkla şüpheye düşüyorum. Paris’te bulunan Bois du Boulogne’deki Louis Vuitton Binası bunun iyi bir örneği. Yapı bütçesinin büyük bir bölümü içerdiği sanat yerine, yatırımın ve yatırımcının büyüklüğünü göstermek için harcandı.

 

Ancak aynı zamanda güzel örnekler de mevcut. Londra’da bulunan Tate Bankside Müzesi, tam zıttı bir yaklaşım doğrultusunda sanata hizmet etmek için tasarlanan güzel bir örneği temsil ediyor. Bununla birlikte görkemli bir sanat deneyimi sağlama arzusunu bastıran Tate Modern’in Herzog & De Meuron uzantısındaki mimarlık anlayışı hakkında aynı hisleri paylaşamıyorum.(1)

 

                        1-New Tate Modern Buuilding

 

 

Sanja Jurca Avcı : Londra’da yukarıdaki olumsuz yaklaşımların karşısında duran Saatchi Galerisi, Lisson Gallerisi, (2) White Cube Galerisi, Whitechapel ve bunun gibi yalnızca sanata hizmet etmek için başarıyla tasarlanmış ünlü birçok örnek de mevcut.

 

 

                        2 – Lisson Gallery, London

 

 

H.Z.Y : Yukarıda bahsi geçen soruyla bağlantılı olarak, galeri mekânları açısından Avrupa ve Türkiye arasındaki farklar nelerdir?

 

 

 

SJA : Bana göre İstanbul bu konuda şimdiden iyi bir başlangıç gerçekleştirdi ve daha da fazlasının listeye ekleneceğine inanıyorum. İstanbul Modern ve Sabancı Müzesi bu bağlamda çok iyi örnekler ancak maalesef bu liste biraz kısıtlı ve insan daha fazlasını görmek istiyor. Mekânlar bağlamında o kadar olmasa da küratöryel yönetimi ve içeriği açısından Pera Müzesi de çok başarılı.

 

SA : Uluslararası sanat fuarlarına gösterilen büyük ilgiden de anlaşılacağı üzere, bence şu an İstanbul’da sanata ilgi konusunda büyük bir patlama yaşanıyor. Ayrıca yukarıda bahsi geçen üç örnek de gösterdikleri liderlik sayesinde İstanbul’daki çıtayı yükseltiyorlar. Nicelik olarak her ne kadar Londra’da sağlanan mekânların seviyelerine ulaşamasa da İstanbul hızlı bir şekilde arayı kapatıyor.

 

 

                       Selçuk Avcı 

 

 

 

SJA : Evet, buna katılıyorum. İstanbul söz konusu olduğunda hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramıyorum ancak yine de bu şehirde eksik olduğunu düşündüğüm küçük ölçekli olarak tasarlanan sanat mekânlarını daha fazla görmek isterdim. Bana göre esas fark sanat pazarının gelişmesinde yatıyor. Bu bağlamda Londra, Paris ve New York elli sene ilerimizde bulunuyorlar. Buna rağmen halihazırda İstanbul’da muhteşem sanat mekânları bulunuyor. Bence İstanbul’da da özel fonlu sanat mekânlarını gitgide daha fazla görmeye başlayacağız.

 

SA : Şu anda çok sayıda sanat galerisinin tasarlanmak üzere olduğuyla ilgili haberler alıyorum ve bu konuda oldukça heyecanlıyım.

 

 

 

H.Z.Y : Size göre ‘mevcut bir mekânı dönüştürmek’ ile ‘yeni bir mekân yaratmak’ arasındaki yaklaşım farkı ne olmalıdır?

 

 

SJA : Her iki durumda da eğer mekân tamamıyla çağdaş sanata adanmışsa, her adım,  yapıdan ziyade sanatın ön plana çıkması ve ilgi odağı olması için atılmalıdır.

 

Dönüştürülmüş mekânlar durumunda ise her ne kadar güçlü ve zayıf olsalar da şüphesiz hepsinin kendine ait bir karakteri bulunmaktadır. Mekânın bu karakteri, mekânın içine sanat eserleri yerleştirildiği anda onlarla bir çeşit “diyalog” kurmaya başlar. Bu diyalog uyumlu, aralarında ilgi çekici bir zıtlık barındıran bir şekilde veya daha farklı bir karakterde olabilir. Ancak amaç her zaman sanat eserlerinin vurgulanması ve öne çıkartılması olmalıdır. Bu nedenle dönüştürülen mekânların, içlerine yerleştirilecek sanat eserleri bağlamında bazı kısıtlamalara sahip olduklarını söyleyebilirim.

 

Bana göre yeni ve belirli bir amaca yönelik tasarlanan sergi mekânları olabildiğince nötr ve neredeyse karaktersiz bir yapıda olmalılar. Bu mekânlar, içlerine herhangi bir eseri yerleştirmeyi mümkün kılarlar. Fiziksel doğa gereği bazı kısıtlamalar elbet olacaktır ancak karakter açısından mekânın kendisi ideal olarak “karaktersiz” veya “nötr” olduğu için, sanat eserleri sadece kendi aralarında monolog veya diyalog gerçekleştirirler.

 

SA : Bana göre dönüştürülmüş mekânlar konusunda Tadao Ando tarafından dönüştürülen Venedik’teki Punta Della Dogana yapısı çok iyi bir örnek teşkil ediyor. Ando burada, yapının karakteriyle örtüşen modern elemanları ortaya çıkararak yapının karakterini çok iyi bir şekilde kullandı. Ancak enteresan olan bu projenin, en az diğerleri kadar modern olan sanat eserlerinin bu belirli bağlam içerisinde nispeten uyumlu görünmesi ve yukarıda bahsettiğin nötrlük kavramına neredeyse tamamıyla ters düşmesidir.

 

SJA : Evet ama bu bir yenileme projesi.

 

 

SA : Tamam ama benim anlatmaya çalıştığım nokta şu ki, karakteri olması o kadar kötü değil. Bence yeni bir yapının da karakteri olabilir ve sanat adına ilgi çekici bir mekân ortaya koyabilir.

 

SJA : Sanatı engelleyecek baskıcı bir karakteri olmadığı sürece buna katılıyorum.

 

 

H.Z.Y : Bu bağlamda bir mekânı ‘galeriye özgü’ kılan unsur nedir?

 

SJA : Bu oldukça ilginç bir soru. Bunu cevaplamak için öncelikle neyin “bir mekânı galeri yapmadığını” imgelemek durumunda kaldım. Bana göre sanat eserlerinin kendilerini ifade etmek için sakin bir mekâna ihtiyaçları var. Örneğin karmakarışık, yoğun ve görsel olarak “gürültülü” bir mekân kötü bir galeri mekânına işaret eder. Haliyle bunun tam zıttı da ‘galeriye özgü’ bir mekân yaratır. Fakat yine de bu bir genellemedir. Londra’da bulunan Sir John Soane Müzesi karmakarışık olarak addedilebilir ancak yine de kusursuz kompozisyonu, organizasyonu, gün ışığı ve yapay aydınlatma kullanımı, duvar renkleri ve daha fazlası, burayı aynı zamanda eşsiz güzellikte bir sergi ve sergileme alanı yapmaktadır. Bu yüzden yeniden “Kurallar Çiğnenmek İçindir” diyebiliriz.

 

SA : Bence bu tamamen soruyu nasıl yorumladığınızla alakalı o yüzden ben kendi yorumumla cevaplayacağım. Soru içeriğinin, nasıl bir yaklaşımın bir galeride özgün mekânlar yaratabileceği olduğunu anlıyorum ki bence bu çok daha ilginç bir soruyu kapsıyor. Daha önce belirttiğim gibi ben bir mekânın iyi bir galeri alanına dönüşmesi için tamamıyla nötr olması gerekliliğine pek katılmadığımı söyleyebilirim. Bunu benim için en iyi açıklayan mekân, Paris’te eski bir yapı içerisinde konumlanan Picasso Müzesi’dir. Sanıyorum ki bazıları nötr bir mekânın onun çalışmaları için daha iyi bir alan oluşturabileceğini öne sürebilirdi ancak bana göre bu evin odalarındaki garip düzenlemeler burayı özgün bir galeri yapıyor ve böylece mekânsal olarak da zihnimde yer ediyor. Bu gibi bir yaklaşımı yep yeni bir galeride de denemek isterim.

 

O yüzden bence bu biraz mimarın veya tasarımcının mekânı ele alış biçimiyle, biraz da -eğer gerçekten var ise- mevcut yapının size sunduğu olanaklarla alakalı. Kısacası mimarların, nötr olmaya çalışırken mekânsal bağlamda zorlayıcı ve özgün mekânlar yaratmak için geri planda kalmamaları gerektiğini düşünüyorum.

 

H.Z.Y : Tüm akımları bir kenara koyarsak, sanat galerilerinin tasarımına nasıl yaklaşmamız gerekiyor?

 

SJA : Bu soruyu sanat ve mekân arasındaki “diyalog” konusunda bahsederek cevaplandırdığımı düşünüyorum. Yine de bu konuyu biraz daha detaylandırmam gerekirse, belirli bir amaç için tasarlanmış bir galeride bir sergi yaratmanın daha az zorlayıcı olacağını söyleyebilirim çünkü tasarımcının uğraşması gereken bir eksik bileşen olacaktır: Dönüştürülen mevcut mekânın karakteri.

 

Ancak yeni tasarlanmış galeri mekânlarının olanakları ve niteliklerini inkar etmemek adına sağladıkları görsel “sessizliğin” mekân dilinin yalın esaslarıyla çalışabilmek adına mükemmel bir fırsat yarattığını söyleyebilirim.

 

SA : Sadece sergiledikleri sanat eserlerini dönüştürmeyen, aynı zamanda kentsel peyzajı ve şehrin ekonomik geleceğini kalıcı olarak değiştiren birçok yeni sanat galerisi örneği de mevcut. Bilbao Guggenheim Müzesi buna iyi bir örnek konumundadır ve sanıyorum ki ticari olarak baktığımızda aynısı Paris’teki Louis Vuitton koleksiyonu için de geçerlidir. Ancak her ikisinin de tek bir ortak noktası var: Hiç kimse galeri mekânları olarak tasarlanan bu yapıları iç mekânlarıyla bilmiyor. Bu yapılar bir yandan kalıcı olarak zihnimize kazınmış aile ismini yüceltmek, diğer yandan da Bilbao örneğinde olduğu gibi şehre gelen ziyaretçi sayısını arttırmak için tasarlandılar. Bilbao’daki yapı 100 milyon dolar değerinde ve şehir için yılda 300 milyon dolar değerinde ziyaretçi trafiği oluşturuyor. Bu yüzden başarılı bir galeri olduğu söylenebilir.

 

Fakat bu galerilerin isimlerini internette araştırdığınızda önünüze gelen görüntülerin yalnızca yapıların dış kısımlarını gösteriyor olması bir hayli ilginç. Uzun süreli bir araştırmanın sonunda iç mekânları bulduğunuzda ise bunların sanata bütünüyle egemen olmuş gösterişli biçimlerdeki gereksiz jimnastik formları olduğunu görüyorsunuz. Bence bu yapıların içinde sanat, ilgisini kaybediyor ve üzücü bir biçimde yok oluyor.

 

 

H.Z.Y : İkinizden de anladığım kadarıyla sunulan işin sergide öne çıkmasını savunuyorsunuz. Son işlerinizden örnekler vererek açıklarsanız çok seviniriz.

 

 

SJA : Mekân bir araçtır ve sanat da içeriktir…Kesinlikle sanatın öne çıkması gerektiğini düşünüyorum. Bazen sanatın da mekânı öne çıkartabildiği ilginç bir durumun meydana geldiğini düşünüyorum. Bu bağlamda, farklı sergiler ve sanat eserleri ile aynı mekânın tekrar tekrar dönüşüm geçirerek “yeni” bir mekâna evirildiğini görmek bana büyük bir keyif veriyor.

 

 

Ancak tecrübelerime dayanarak serginin barındırdığı sanat eserinin veya nesnenin, tekrar tekrar dönüşüme uğrayabileceği daha nötr bir mekâna ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Benim işlerim, sergi içeriğinin sürekli değiştiği kalıcı olmayan bir yapıdan oluşuyorlar. Bu yapı sağlandığında, hareket etmenin kolay olduğu bir mekâna ihtiyaç duyuyorum ve gerektiği kadar burayı ışıklandırıyorum. Tabii ki eğer bir galeride belirli bir form dahilinde çalışıyor olsaydım ve tarihsel açıdan ilgi çekici tarafları olsaydı, ortaçağa ait Sistersiyen Manastırı’nda gerçekleştirilen Slovenya’da Hristiyanlık sergisinde olduğu gibi bu fırsatı değerlendirmekten büyük keyif alırdım. (3)

 

 

                        3 .1. – Sticna Sanja Jurca Avcıya ait sergi tasarımı

 

 

                        3.2. – Sticna Sanja Jurca Avcıya ait sergi tasarımı

 

 

SA : Bir sergi tasarımcısı olarak Sanja’nın ilgilendiği iş, mekânın yalnızca çeşitli sanat eserlerini kapsamadığı ve aynı zamanda belli başlı bazı konular hakkında hikayeler anlattığı tematik sergilerin aksine, sürekli değişim geçiren sanat temelli sergiler için tasarlandığı bahsettiğimiz türdeki işlerden biraz farklılık gösteriyor. İlginçtir ki burada o tarz bir sergiden değil, Sanja’nın dediği gibi sanatın mekân karşısında yaşamasını sağlayacak daha nötr bir mekâna veya  zemine ihtiyaç duyduğu, daha çağdaş bir sanat türünden bahsediyorsun.

 

SJA : Evet, örneğin Şövalye, Prenses ve Ejderha isimli sergim tarihteki şövalyelerin hikayesini anlatan geçici bir sergiydi. Şövalyelerin zırhlarından, metinlere, el yazılarına ve 400 sene öncesinin savaş kıyafetleri parçalarına kadar uzanan objeleri barındırıyordu. (4) Bu tarz bir sergi, çok sayıda ihtiyaca ve talebe cevap verebilmek için fazlasıyla esnek bir mekâna ihtiyaç duyuyor. Çoğunlukla da gün ışığına ihtiyaç duyulmuyor.

 

 

 

 

                       4 – Knighthood – Sanja Jurca Avcı’dan sergi tasarımı

 

SA : Doğrusunu söylemek gerekirse İstanbul, çağdaş sanat mekânlarından çok bu tarz bir sanat ve müze mekânının eksikliğini çekiyor.

 

SJA : Her halükarda bu soruya bir cevap olarak şunu söyleyebilirim ki benim yaptığım iş, objelerin bir mekânda mutlaka ön plana çıkmak zorunda olmadıklarını gösteriyor. Çünkü içeriğine bağlı olarak sergilerin bunu sağlaması gerekiyor. Fakat böyle sergi alanlarını veya benzerlerini oluşturan mekânlar her yönden ilgiye ihtiyaç duyuyorlar. Aralıklı mekânlar, sirkülasyon alanları ve onların bağlantılarından bahsediyorum.

 

SA : Birçok çağdaş sanatçının işinin gösterildiği ve sürekli değişen bir içeriğe sahip olan galeri mekânlarının, tematik müze benzeri bir deneyim sunmak adına tasarlanan mimarlıktan ve mekânlarından daha farklı gereksinimlere sahip olduklarını söyleyebilirim. Ayrıca bahsetmeyi unuttuğumuz tek unsur olan doğal ışık da çok önemli bir faktör. Tarihsel açıdan ihtişamlı olan müzelerin ve sanat galerilerinin, doğal ışığı mekânlarda kullanma konusunda hep çok zekice veya basitçe tasarlanmış yaklaşımları olmuştur. Günümüzde bu yaklaşımı çok az görüyoruz. Bu da mimarların istedikleri şeyi yapabilme özgürlüklerinden ileri geliyor. Ancak unutmamak gerekir ki yakın tarihte gün ışığından yararlanmak bir zorunluluktu.

 

Atlamamamız gereken bir sürdürülebilirlik açısı ve olgusu var. Gösterilen sanat eserlerinin birçoğu gün ışığı etkisindeyken yaratıldı ve yaratıldığı süreçteki mevcut ışığın altında gözlemlenmesi gerekiyor. Mimarlar olarak elektrik ışığının her şeyi hallettiği gerçeği ile biraz fazla rahatlamış durumdayız.

 

 

                                            Sanja Jurca Avcı

 

 

H.Z.Y :Sanat merkezlerinin veya müzelerin sıklıkla şehrin bir bölümünü ve hatta tamamını değiştiren veya dönüştüren bir katalizör görevi gördükleri düşünülür. Kendi sergi tasarımlarınızı geliştirirken bunu göz önünde bulunduruyor musunuz?

 

 

SJA : Bence belirli bir serginin tüm şehir bağlamında dönüştürücü bir etkisi olmasını beklemek çok fazla olacaktır. Ancak sergiler için tasarlanmış bir bina kesinlikle bu görevi üstlenebilir. Bilbao veya Pompidou gibi bilinen örnekler hakkında konuştuk. Bana göre İstanbul, tasarımları veya konumlarıyla şehri dönüştürme görevini üstlenecek bu tarz sanat merkezlerinin eksikliğini çekiyor.

 

SA : Bana kalırsa Türkiye’yi böyle iyi örneklerle tanıştıracak bir sorumlu yatırım sürecine giriyoruz. Grimshaw Mimarlık, Koç Çağdaş Sanat Müzesi’nin tasarımını üstlendi ve inanıyorum ki bir gün Dolapdere’yi tamamen değiştirecek. Aynı şekilde çok konuşulan, gizemli kişilik Zaha Hadid’in tasarladığı gizli müze de Haliç’te aynı etkiyi yaratacaktır. Ancak bana göre bu şehrin en büyük eksiğini, tasarlanması gereken ve büyük yankı uyandıracak Taksim Meydanı Projesi dolduracaktır. Bu alan İstanbul’u uluslararası ölçeğe taşıyacak acil bir müdahaleye ihtiyaç duyuyor, ve tabi ki bu proje uluslar arası bir yarışma olmaksızın yapılırsa hepimize çok yazık olur.

 

SJA : Evet, İstanbul da kendi Pompidou Merkezi’ne ihtiyaç duyuyor. Ancak bunu tabii ki Gezi Parkı’ndaki ağaçlara olabildiğince zarar vermeden ve yeşil alanın hakim olduğu bir çerçevede toplumun en derin ihtiyacını da düşünerek gerçekleştirmek gerekiyor. Çünkü İstanbul’un aynı zamanda yeşil dokuya da ihtiyacı var.

 

SA : Olumlu bir gelişme olarak da Londra bağlamında bahsettiğim, Saatchi ve Lisson galerilerine benzeyen küçük ölçekli galeri projeleri ile ilgili haberler duyuyorum. Bence İstanbul’daki sanat sahnesi, şehirde kuruldukları bölgeleri kendi ölçekleri dâhilinde dönüştürebilecek güçte olan bu mekânları, finanse edip destekleyecek bir seviyeye ulaştı. Fakat Sanja’ya tamamen katılıyorum. İstanbul aynı zamanda dünya geneline işaret edecek, yalnızca uluslararası ölçekte bir sanat mekânı yaratan değil aynı zamanda şehrin daha geniş çevrelerine de odaklanan Pompidou Merkezi’ne benzer bir sanat merkezine ihtiyaç duyuyor.

 

 

 

1 Yorum
  1. İlgi ile takip ettiğim bir ekip Avcı Architects. Çok iyi projeleri var. Sanja Jurca Avcı’yı da bu vesile ile tanımak çok iyi oldu. Sanat ve mekan ilişkisine dair konular her daim önemlerini koruyacaktır. Çok faydalı bilgiler vermişler. Teşekkür ederiz.

    elif duygulu | 11 October 2016


Yorum yazmak için


Yasak ve yıkımın hedefi olan kentlerden Nusaybin’de, zorla yerinden edilen ailelere tapuları karşılığı verileceği söylenen evler verilmiyor. Tapu bekleyen ailelere verilmesi gereken kira yardımı da 6 aydır ödenmiyor. Bunun yanı sıra TOKİ evleri sorunlarla dolu; dış duvarlarda kullanılan taşlar dökülüyor, apartman çevrelerinde dolgu yok, henüz yerleşim olmasa da toprağın zemine oturmasıyla çatlaklar ve boşluklar oluşmuş. [...]
ARŞİV
Subscribe