Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Eylemlere, Yaşanmışlıklara Davet
Share 8 September 2016

Prof. İhsan Bilgin’in, 15. Venedik Mimarlık Bienali’nin küratörü, 2016 Pritzker Mimarlık Ödülü’nün sahibi Alejandro Aravena’nın sosyal yönüne atıfta bulunarak kaleme aldığı “Yoksula Şiir” başlıklı yazısı, nisan ayında XXI dergisinde yayımlanmıştı. Bilgin ile bu yazısı bağlamında küratörlük ve temalar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşiyi yapan: Heval Zeliha Yüksel

 

 

 

 

Heval Zeliha Yüksel: Venedik Bienali’nin küratörü ve teması üzerine neler söylemek istersiniz?
İhsan Bilgin: Ben bu temayı çok önemsedim ve benimsedim. Çünkü bir tür anti-kapitalist çağrı Aravena’nın daveti. Açık seçik siyasal pozisyonlar ilgiyi her zaman mıknatıs gibi üstüne çeker, özellikle de bu türden ne dediğinin farkında olan, keskin siyasal pozisyonlar. Dolayısıyla bunun, dünyadaki derinleşen sosyal sorunlara ve mimarlığın onlarla ilişkisine dikkat çekeceğini ve tüm bunların da heyecan verici bir şey olacağını düşünüyorum.
Aravena’nın metinlerini okuduğum kadarıyla, Marksist bir pozisyon alışı var, üstelik çoktan çökmüş bürokratik devlet sosyalizmlerini özleyen bir Marksist tavır da değil bu. Onları eleştiren, eleştirel yeni-Marksist literatürden ve 1960’ların, 1970’lerin anti-bürokratik Marksizm’inden haberdar, o fikirleri ustaca kullanmayı bilen, praksis esaslı bir tema tanımlamış. Bunlar bana çok heyecan verici geliyor, benim pozisyonumla paralellikleri olmasıyla da ilgisi var tabii bunun. Açıkçası çok uzun süredir, yarışmalı Venedik bienallerinden beri, ilk defa heyecan verici bulduğum ve sonucunu ilgiyle beklediğim bir bienal sunuşu oldu bu benim için.
Heval Zeliha Yüksel: Siz “Cepheden Bildirmek” tanımını nasıl algıladınız?
İhsan Bilgin: O kadar da yoruma bırakılmış, muğlak bir başlık değil bu. Zaten kendisi de açık seçik tanımlamış. Praksis temelli bir ele alış bu; fikir değil eylem temelli. Yani bir fikir çağrısı değil bu, hele ki proje temelli hiç değil. O nedenle adayları projeleriyle davet eden bizim çağrı merciinin konuyu tamamen yanlış anladığını düşünüyorum. Yaşanmışlıklara, deneyim birikimlerine bir çağrı Aravena’nınki. Türkiye bunu bir sanat bienaline sanatsal iş yollamak gibi algılayıp etkinliğin özgül tarafını ıskalamış.
H.Z.Y: Ulusal pavyonlar için ne diyorsunuz?
İ. B.: Çok önemli, çünkü globalleşmenin derecesi ne olursa olsun toplum dediğimizde hâlâ ulus devlet sınırları içindeki insan topluluklarının toplamını anlıyoruz. Dünya toplumlararası global ilişkilerden meydana geliyor. Tabii ki bunu ulusal pavyonlardan başka yapma yolları da olabilirdi, mesela sivil örgütler aracılığıyla temsil edilebilirdi dünya. Daha kolay yoldan, toplumları temsil eden uluslar üzerinden gitmişler. Bu hem kolay hem pratik hem de dünyanın alışık olduğu bir yöntem ve alternatif değil belki ama hâlâ geçerli bir yol.
H.Z.Y : Geçmişteki bienallerde benzer bir tema olmuş muydu?
İ.B : Hayır bu netlikte olmadı. Zaten o bakımdan çok vaatkar duruyor.
H.Z.Y : Peki Türkiye’de daha önceden bu tema bağlamında sergiler olmuş muydu?
İ.B :Evet, çok yakınlarda Aravena’nın tutumu ve söylemiyle, temasıyla örtüşen “Geleceği Düşünmek” temalı 3. Antalya Mimarlık Bienali yapıldı. Bence çok çarpıcı sonuç aldılar, bunun üzerine bir yazı da yazdım: “Savaşma Yarat” başlığı ile düzenli yazdığım serbestiyet. com sitesinde yayınlandı.
Tansel Korkmaz’ın küratörü olduğu, Aslıhan Demirtaş ve Ali Cindoruk’un küratoryal tutumu pekiştiren bir anlayışla tasarladığı sergi bence hem çok başarılı hem de pozisyon alışıyla Aravena’nınkiyle üst üste çakışan bir etkinlikti; hani neredeyse olduğu gibi paketlenip Venedik’e götürülebilecek kadar. İnsanların dünyanın başka köşelerinde birbirinden habersiz benzer şeyleri düşünüp benzer tutumlar almalarını da heyecan verici buluyorum. İKSV’nin Türkiye’nin bu konulardaki en tecrübeli kurumu olduğuna kuşku yok. Ama bence bu işe önemli bir yöntem hatasıyla başlandı.
Açık söyleyeyim, etkinliğin sorumluluğunu üstlenmeyen bir tutumla bir tür ihale yöntemi veya davetli yarışma diye adlandırılabilecek bir usulü tercih etmekle küratör tercihine gelecek eleştirilere karşı baştan savunmaya geçme tutumu benimsendi.
Oysa tema belli, insanların kariyerleri belli. Bu konuyu en iyi ele alabilecek kişi ya da kişiler seçilip teklif götürülebilirdi. Öneri diye değil ama sırf o nitelikte isimlerin bir çırpıda bile akla gelebileceğini örneklemek için mesela Korhan Gümüş hayatı bu mücadelelerin içinde geçmiş bir insan. Hayatını teorisi ve pratiğiyle sivil kentsel haklar mücadelesine adamış biri. Yani kentten yayılan en belirsiz direnç kokusuna bile duyarlı. Aravena’nın istediği bilançoyu durduğu yerden bir çırpıda çıkarıverecek bir profesyonel. Başkaları da var.
Düzce depremi sonrası kayda değer başarılı çalışmalar yapmış “Bir Umut Derneği” yöneticilerinden, MSÜ öğretim üyesi Erbatur Çavuşoğlu mesela. Veya turist rehberliği uzmanlığını İstanbul’un çeperindeki mahallerde yoğunlaştırıp kentin kıyı, köşe sosyal ve fiziksel dokusunu akademik birikime dönüştürmüş tarihçi Orhan Esen. Madem mimar olma zorunluluğu yok mesela Ömer Madra’nın da iyi bir aday olabileceğini düşünüyorum, tabii bir mimari danışmanlık desteğiyle. Bu saatten sonra küratör önermek gibi münasebetsizliklerin yeri yok ama ihale ve/veya davetli konkur gibi bu etkinliğin yapısıyla uyumsuz, kendini savunma refleksli kaçak yöntemler yerine, formasyonu ve tecrübesi konuyla uyumlu bir veya birkaç kişiye doğrudan teklif götürülebileceğini örneklemek üzere saydım isimleri.
Hemen ilave etmeliyim ki, seçilen küratörler, Mehmet Kütükçüoğlu, Ertuğ Uçar ve Feride Çiçekoğlu ile ilgili olumsuz bir görüşüm yok. Kendilerini her düzeyde kanıtlamış, tecrübeli ve yaratıcı kişiler, mimarlığa hakimiyetleri de kuşku götürmez. Sadece birikimleri öncelikle Aravena’nın çağrısına uygun şekilde kentsel, siyasal mücadelelerde yoğunlaşmış değil.
Mimarlığın global ölçekteki bu en önemli etkinliğinde hazır böyle güzel bir sürpriz olmuş; başına ana akıntıları değil, ona karşı dirençleri görünür kılmayı hedeflemiş fikirlerle ve çerçeveyle birisi geçmişken Türkiye de bu esintiden faydalanıp direnç pratiklerini öne çıkarıp sağlamlaştıracak bir doğrultuyu benimseyebilirdi. Ancak bu, küratörlerin seçiminden başlayıp izlenmesi gereken kararlı bir tutumla mümkün olurdu. Yoksa küratörlerin uzunca bir süre başka doğrultularda yol katettikten sonra aniden karar değiştirerek yaptıklarını çöpe atmasıyla olacak şey değil.
Benim değerlendirmem bir bakıma iş bittikten sonraki erken bir eleştiri gibi düşünülmeli. O nedenle küratörlere yol gösterici, pratik bir eleştiri değil, yönteme ve iş sürecinin akışına ilişkin bir eleştiri şeklinde görülmeli. Artık fırsat kaçmış, Türkiye kendi direnç pratiklerini global deneyimler içinde sergileyip o kaleydoskopun içinde yeniden değerlendirmekten mahrum kalmayı tercih etmiştir. Bu tercihin en pasif aktörü küratörler, en aktif aktörü de İKSV yönetimidir.
Oysa geçen sefer doğru bir yol izlenerek Murat Tabanlıoğlu’na küratörlük teklif edilmişti. Tabanlıoğlu’nun sergisi o denli başarılı oldu ki, profesyonel bir iddia taşımamasına rağmen ayrıca Antwerp belediyesinden Europalia kapsamındaki liman kentleri sergisinin küratörlüğünü üstlenme teklifini aldı. Tabii ki bu sefer de Murat Tabanlıoğlu küratörlüğü üstlenseydi demiyorum. Zaten onun tecrübe ve birikimi de bu tema doğrultusunda değil. Her durumda önce temayı ciddiye almak gerekiyor.
H.Z.Y : Bir önceki Türkiye Pavyonu hakkındaki görüşleriniz nedir?
İ.B : Onu görmem maalesef mümkün olamadıysa da hep olumlu şeyler işittim. Nitekim onun referansıyla üstlenilmiş Antwerp’deki “Liman Kentleri Konuşuyor Antwerp-İstanbul” sergisi de her bakımdan birbirinden bambaşka iki kenti temasa geçirmişti ve iyi yönetilip okunaklı sonuçlar almıştı. Ziyadesiyle pozitif bir enerjisi vardı serginin. Hatta insan “Madem bu iş bu kadar iyi yapılabiliyordu bugüne kadar bunca çağdaş sergi neden ilgilerimizi heba edip kafalarımızı karmakarışık etti?” sorusunu sormadan edemiyordu.
H.Z.Y : Sizce bir serginin veya ürünün savunması olur mu?
İ.B :Yaratıcı bir işin savunması olmayacağı kanısındayım. Müellifleri işi yaparak ortaya koyarlar. İzleyenler deneyimledikten sonra kanaat ve izlenimlerini edinirler. Yaratıcısının işi üzerine eleştirel mahiyette olmayan her cümlesi zaten zafiyetin işaretidir. İş, kendi duruşuyla eleştirileri yanıtlayabilecek kapasitede ise bunlara gerek kalmaz. Hele iş ortaya çıkmadan söylenecek her şey beyhudedir. Zaten o nedenle yöntem üzerine düşünüp konuşmayı tercih ediyorum ben de.
H.Z.Y :Geçmiş temaları değerlendirdiğimizde, hiç aklınızda kalan, kıyas yapabileceğiniz bir fikir oldu mu?
İ.B :Yarışmalı bienaller vardı. Hatta biz de “Venedik’e Bir Kapı” adlı bir yarışmaya girmiştik eski ortaklarım Mehmet -Fatoş Karaören ve Süha Kızıldere ile. O bienaller bana daha heyecan verici geliyordu. Mesela Venturi’nin kazandığı yarışma, Venedik’e köprü temalı olan. O sene ilginçti. Ali Esad Göksel’in katıldığı bence en ilginç projelerden birisiydi. Projeye göre Guggenheim Müzesi, büyük kanalın kenarına yapılacaktı. Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden fikir üreterek yaptığı çok ilginç bir projeydi. Bunlar beni o zamanlar heyecanlandırıyordu. Koolhaas’ın Absorbing Modernity” temasını da vaatkar bulmuştum. Ama tabii Koolhaas’ın zekasından beklenecek cazip kıvrak şeyler üretmişti.
H.Z.Y : Mimarlık, yaklaşık 100 yıldır dünya ekonomik/siyasal/sosyal krizlere girip güvensizleştikçe kendi sosyal konumunu ve rolünü sorgulayıp yeniden tanımlıyor diyorsunuz. Sizce günümüzün ‘rol’ tanımlaması ne olurdu?
İ.B : Kuşkusuz ki devletlere ve devletlerarası ilişkilere endeksli ilişkilerin zıddı anlamındaki bir sivil toplum perspektifi.
H.Z.Y : Aravena’nın antikapitalist yaklaşımı günümüzün kurtarıcısı olabilir mi?
İ.B : 20. yüzyılın bize öğrettiği asgari bir şey varsa o da ‘kurtarıcı’ diye bir şeyin artık asla mümkün olamayacağı. Koskoca sosyal devrimler kurtarıcı olamamış, kendi yağlarında kavrulup gitmişken bir mimarlık küratörünün çağrı metninin hükmü ne olabilir ki?
‘96’da İstanbul’da toplanan Habitat sivil toplum merkezliydi, üstelik de ardında Venedik belediyesi değil, bütün devletleri bağlayan Birleşmiş Milletler vardı. 500-600 yıllık kapitalizmin seyri değil parlak fikirlerle, küresel uzlaşmalarla bile kolay değişmiyor. Elbette tarihsel olarak birikmiş direnç pratikleri kadar fikirlerden edinilmiş deneyimlerin de bu sonlanmada payları olacak ve o nedenle de kapitalizm karşıtı direnç hep önemli olmaya devam edecek. Bienal o nedenle muhtemelen bizim için kaçırılmış bir fırsat olacak.
H.Z.Y : Aravena’nın duruşu siyasal. Sizce mimarlık illa da siyasal konulara değinmeli midir?
Siyaset, insanlar, topluluklar ve toplumlararası ilişkileri düzenlemenin pratiği olduğuna göre siyasi ilişkileri hesaba katmadan kurulmuş her söylem boşboğazlıktan öte anlam taşımayacaktır. Tabii bu her hesaba katmanın maksimalist içerikli bir militanlığa tekabül edeceği anlamına da gelmez.

 Not: İlk yayın yeri Istanbul Art News Gazetesidir

 

1 Yorum
  1. Çok tecrübeli bir mimar ve hocanın güzel bir seslenişi bence. Hoca da bir şekil ülkemizin Aravena sıdır esasında.

    Süheyl Aktan | 16 September 2016


Yorum yazmak için


Tasarım: 3XN Danimarkalı firma 3XN, Toronto’daki global emlak firması Hines için 10 katlı, çapraz lamine ahşap yapı tasarlıyor.       Global gayrimenkul, geliştirme ve yönetim şirketi Hines, Minneapolis’te (şu anda Katerra’nın sahip olduğu) yerel firma Michael Green Architecture tarafından tasarlanan 24.5 milyon dolarlık T3 binasını 2016′da açtığında, yedi katlı, 20.000 metrekarelik yapı Amerika Birleşik [...]
ARŞİV
Subscribe