Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Çamur Kulelerinden Gökdelenlere /
Share 13 December 2014

İkonik yapılardan konuşulması tüm büyüklere olduğu gibi artık çocuklara da normal geliyor. Mısır’daki Piramitler, Paris’teki Eiffel Kulesi, Londra’daki köprü, Roma’daki Kolezyum, Barselona’daki Gaudi yapıları, İstanbul’un Kubbeli Camileri ve Aya Sofya… Tüm bunlar çocukların hafızalarına kazınan mimari ögelerdir. Oysa görünen mimari, bugün alttan alta zihinlere pompalanan ikonik yapıların çok ötesinde, toplumların sosyolojik gelişimlerini anlatır aslında. Kerpiç evlerden gökdelenlere geçilen süreçte mimarı belli olmayan ya da hiç anılmayan nice iyi mimarlıklar üretildi. Yerellik dikkate alınarak yapılanlar, uzun ömürlülüğü ile de akılda kalıyor. Mardin Evleri örneğinde olduğu gibi.

Yerellik dikkate alındığında; çocuğun kent ile kurduğu ilişkide tek parametre ikonik yapılar değil de sosyal hayatın kendisi olması gerektiği ortaya çıkıyor. Söz konusu sosyal yapının gelişiminde ön koşul ise eğitim. Görgü ise kuşaktan kuşağa aktarılan çevresel ve yerel koşullara göre değişim gösteriyor. Oysa çocuk taptaze kirlenmemiş bir algı ile başlıyor hayata. Örneğin; İstanbul’da site hayatı yaşayan 7 yaşındaki yeğenim ile Stockholm’de bahçe içinde yaşayan 9 yaşındaki diğer yeğenim ile sık sık resim yapıyoruz. Birisi Kuzey Avrupa’nın eğitim sistemi ile büyüyüp kent ve kendi doğası ile direk ilişki kurabilirken, diğeri sadece hafta sonu bu nimetlerden faydalanabiliyor çünkü hayatın devinimi içinde imkan verilmiyor. Ancak ikisi de akıllarındaki “ev” tanımını kağıt üzerine bahçeli, yeşilliği bol, neşeli bir mekan olarak yansıtıyorlar. Yani zihinleri iyi olana doğal olarak meylediyor. Ta ki kötü örnekler normalleşmeye başlayana kadar. Mimarinin çocukluktan itibaren hayata nüfuz eden içsel görgüye dayalı bir bilgi olması bu noktada ortaya çıkıyor.

Bugün TOKİ tipi yapıları görmeye alışan, eğlenmeye ve vakit geçirmeye AVM’lere giden, rezidanslarda steril şekilde büyüyen, korumalı sitelerde oturup gitgide mahalle kültüründen uzaklaşan çocuklardan gelecekte ne bekliyoruz? Hem eğitim, hem de görgü gelişimi için çocuklarımızın mimari ile ilişkisi nasıl olmalıdır? Her sabah servis ile okuluna giderken gördüğü tek tip yüksek katlı konut ile görsel algısı dolan çocuk kente dair belirgin ayrıştırıcı izleri nasıl sürüyor? Neden az sayıda çocuk mimarlık kitabı var? Eğitim yapıları ne durumda?

Aklımızdaki soruları hem mimar, hem ebeveyn, hem de çocuk ve mimarlık bağlamında çabaları olan kıymetli isimlere sorduk. Verdikleri cevaplar birbirlerinden bağımsız olarak konuya farklı bakış açıları ile bakmamızı sağladı.

Hazırlayan : Mimar Heval Zeliha Yüksel


Tülin Hadi :

Çocukluk, içinden hızla geçtiğimiz, aslında bildiğimiz ama bir kere geçti mi de artık empati kurmakta zorlandığımız bir dönem. Bu nedenle de, ister kentsel, ister oda ölçeğinde, her tür mekan tasarımının karar vericileri ve tasarlayıcıları için en zoru çocuk mekanları, çocukların yaşantısı. Gündelik yaşantı içinde oluşturduğumuz kurgulara çocuklar açısından bakınca manzara hiç de iç açıcı değil. Çocuklarımız, kapalı bir sitenin vaziyet planında ya da apartman bloklarının arasında kendileri için ayrılmış bir alanın sınırları içinde, ebeveynlerinin ya da onlardan sorumlu yetişkinlerin sabrıyla sınırlı bir süre kadar oynamak durumundalar. Böylelikle hem hayal güçlerine, hem de oyunlarıyla gelecek için yapmaları gereken hazırlıklara engel koymuş bulunuyoruz. Evlerimizin içi çocukların aile yaşantısına karışmasını teşvik etmek için değil aksine onu odasında oturtmak üzere örgütleniyor. Okulların yer seçimi, çocukları sabah 05.30’da servislere binmeye mecbur ediyor. Bugün, okul yolunun öğreticiliğinden acaba kaç çocuk nasiplenebiliyor? Genç insanlar şehri kullanmayı eskiye kıyasla epey geç bir zamanda öğrenebiliyor. Geleceğe hazırlığın koşulları bunlar, sonuçlarını yakın zamanda hep beraber göreceğiz.

Bana öyle geliyor ki, çocuklar açısından çevreyi bu kadar olumsuzlaştırmışken, tırmanacak bir ağaç, saklanacak bir kuytu bırakmamışken, “bak mimarlık böyle bir şey ve bunlar da filanca mimarlar” demek neredeyse gerçekliği olmayan bir şeyden bahsetmek olur. Galiba bunu diyecek yüzümüz olmadığı için bu konuda çocuklara hitaben yazılmış bir kitap da yok!


Simla Sunay :

Çocuklar apartman dairelerinde, yüksek duvarlı sitelerde yaşamalarına rağmen hala resimlerine tek katlı, kırmızı damlı, bahçeli evler çiziyor. Sanırım “bahçeli ev” insanın genlerine yazıldı. Bu demek oluyor ki insan her ne kadar doğanın merkezinden uzak beton kentler kursa da doğa özlemi içinde kıvranıyor.

İstanbul’un Çocuk Planı

İlk kez 2007’de İstanbul’un Çocuk Planı başlığı ile yaptığımız atölyede belki de bu nedenle planlarına oyun alanından çok yeşil alan çizmişlerdi. Çocuklar yaşadığımız çevre hakkında bizim tahmin ettiğimizden daha fazla algıya sahipler; Nasıl Bina?=Nasıl Biri? başlıklı, 2008-2010 yıllarında yaptığımız atölyelerde, fotoğraf üzerinden bina cephelerini canlı varlıklara dönüştürürken bunu fark etmiştik; gökdelen; yalnız, genç, zengin ve de mutsuz bir adam, ahşap yalı; zengin, yaşlı, güzel ve mutlu bir kadındı onlar için. Sen Hayat Ver Sokağa başlığındaki, binadan sokak ölçeğine geçen atölyemizde, kâğıdın üzerinde hareketsiz duran sokağa ekledikleri çizimlerle hayat verdiler; pencereden sepet sarkıtan teyze, bacadan çıkan dumanlar, yolcularını alan vapur, uçurtmalar ve elbette hareketin simgesi bulutlar… İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamında İstanbul Elim Sende adlı çocuk ve mimarlık atölyemizdeyse “herkes için düşünmek” ilkesiyle “engel aşan”ların yalıtılmış alanlardansa kamusal alana dâhil edildiği “çocuk oyun alanı” ve “durak” tasarladık. Bu dört farklı projeyi, TEGEV-ÇYDD-Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği, Tarlabaşı Toplum Merkezi desteğiyle, 2007-2011 yılları arasında, İstanbul’un farklı bölgelerinde, 8-11 yaş grubundaki çocuklarla gerçekleştirdik. Her proje içeriğine göre en az iki en çok beş kere yaklaşık toplam 500 çocukla buluştu.

2014 yılına ise dört hafta süreli, çizim ve üç boyutlu çalışmaları içeren ayrıntılı çocuk ve mimarlık paket programıyla başladık. İlk hafta adı mitolojik efsanelerde geçen mimar Daidalos’un “Kuş benim ustamdır” deyişini işiterek labirent tasarladık. İkinci hafta “Taş benim ustamdır” diyen Mimar Sinan’ı, üçüncü hafta “Ağaç benim ustamdır” diyen Antoni Gaudí’yi ve dördüncü hafta ise “Su benim ustamdır” diyen mimar Seyfi Arkan’ı yakından tanıdık.

Bu atölyelere gözüm gördükçe ellerim tuttukça devam etmeyi düşünüyorum çünkü benim mimari vicdanımı rahatlatan tek şey bu… Öyle ki artık yeryüzüne hiçbir “yapı” kondurulmasın istiyorum. Bir mimar olarak doğaya ve çocuğa çevirdim gözlerimi.

Sokağı Hayatlandıralım

Mimarlık neden bir resim, müzik, edebiyat, sosyoloji gibi, neden bir fizik, kimya biyoloji gibi okullarda müfredata alınmasın ki? Mimarlık çocukları eğitmek için harika ve engin bir malzeme. Salt mimar olmaları için değil, statiği, estetiği, kamusal adaleti, sosyolojiyi daha keyifle daha somutça öğrenmeleri için mimarlık elzem. Üç boyutlu düşünce sistemi kurma, çizerek düşünme yetisi, muhakeme, tasarım, bilimle sanatın buluştuğu mimarlığın çocuklara kazandıracaklarından yalnızca bir kaçı. Çarpık yapılaşmadan çok çekmiş, antik kentlerini betonla kapatmış, mimarlık miraslarını yıkıp bulvar açmış, orman çiftliklerini yok edip devlet binası inşa etmiş, kırsalını, doğasını yitirmekle karşı karşıya kalan bir deprem ülkesinin imdadına mimarlık yetişsin diyorsak çocuk ve mimarlığı buluşturacağız, başka yolu yok!

Her yapı gelecekten yer çalar. Yapıların çocuklarla ilişkisini kurmak için bu bile yeterlidir… Kentte büyüyen çocuklarla zeytin ağaçları üzerine konuşmak güzeldir. Ta ki başka bir gün, “haydi çocuklar şimdi de bir çeşme çizelim,” dediğimizde çeşitli sürahiler, damacanalar, fıskiyeli havuzlarla dolu resimlerle karşılaşıncaya kadar… Bilgiye ulaşmadan mimari mirasları korumanın mümkün olmayacağı düşüncesiyle, geleceğe dair büyük bir umuttur çocuk ve mimarlık atölyeleri.


Boğaçhan Dündaralp:

Konu çocuk ise; deneyim azlığına rağmen algıları ve ilişkilendirme becerileri yetişkinlerin çok üzerinde olan, bitmek bilmeyen enerjiye sahip, sürekli öğrenmeye açık, potansiyeli yüksek zihinlere sahip bireylerden bahsediyoruz demektir.

İnsan yavrusu dünyadaki pek çok canlının aksine prematüre doğan bir canlı. Bu eksikliğin tamamlandığı süreç “sosyal rahim” olarak tanımlanıyor. Sosyal rahim süreci bireyin sosyal bir varlık olarak inşası için oldukça önemli bir süreç. Ve bu süreci verimli kılacak fizik-mekânsal ve doğal ortam; bu sosyal ilişkilerin sağlıklı gelişiminin zemini olarak algılanmalı.

Peki İstanbul, bu zeminin oluşumu için bize ne kadar olanak sağlıyor? Kent hayatı programlanmış bir zaman ve buna bağlı ‘bölünmüş mekân’ pratiği/deneyimi içeren bir döngü tanımlar. Bu döngü; tanımlı kişisel zamanlar, tanımlı kentsel rotalar, tanımlı mekânlar ve onların arasındaki ilişkiler ile sınırlı.

Çocuğun bu dünyadaki yeri ve deneyimi nedir? Kentsel pratiklerimiz çocukların aynı zaman-mekân bölünmüşlüğünü aile ile paralel olarak deneyimlemek zorunda olduğunu gösteriyor. Oysa çocuğun dünyasının talep ettiği programlanmamış, serbest, çağrışım ve etkileşime açık bir zaman-mekân deneyimi yaşaması bu koşullarda çok zor; çekirdek aile ile hayatında ise neredeyse mümkün değil. Bunun farkında bir ailenin bu imkânları yaratması ise koşulları oldukça zorlayan bir durum. Hal böyle olunca ne yazık ki çocuklar kent hayatında kendi dünyalarının talep ettiği bir hayatı değil, ebeveynlerinin ve koşulların onlara dayattığı bir ortamda yetişmeye zorlanıyor. Onların hayatı da yetişkinler gibi tanımlı programlar ve tanımlı mekânlar arasında kalmaya mahkûm kalıyor; ayrıca kendileri için tanımlanmış, oldukça steril ve yetişkinlerin dünyasını modelleyen güvenli mekanlarda büyüyorlar. Çocuğun gündelik uğraşıları spor, resim, müzik için bile hafta sonları sabah erken kaldırılan, kurstan kursa koşturulan kent çocuklarından bahsediyoruz. Bu; ne kadar çaresizlik, ne kadar iyi çocuk yetiştirme arzusu, ne kadar çocuklarını sisteme yetiştirmeye çalışan yetişkinlerin tercih ettiği bir modeldir, tartışılır.

Kent; her daim sağlıklı ve çalışan insanlar için hızlı biçimde işbölümünü kolaylaştıran, kendi değer anlayışını arttıran mekânlar ve ulaşım sistemleri için niceliksel bir büyüklük olarak kendini yeniden ürettiği bir ortam. Kendi dinamizmi ve önceliklerini öne sürme cüretini kullanan kentin politik ve ekonomik iktidarları, bu yeniden üretimde engelli, yaşlı gibi bireylerin varlığını yok sayabilme gücünü kullanan, alım gücü olmayanları tüketici pozisyonu olmadığı sürece servis dışı bırakabilen bir kent ortamını sürekli manipüle etmektedir. Bu anlayış içindeki bir kentte yaşayan çocukların dünyasına ‘yer’ var mıdır? Bu ‘yer’ sisteme uyumlu çocuklar hazırlamaktan öte çocuklara nasıl bir ortam sunarlar? Böyle imkânlar da varsa bunlar hala ne kadar erişilebilirdir?

En küçük programın ve mekânın ‘para’ ile deneyimlendiği; tanımlı zaman-mekân örgütlenmesinde ‘kamusal’ olanın bile serbest zaman kullanımından çalındığı, AVM’lere hizmet ettiği bir ortamda kentler çocukların kendini gerçekleştirebilmesi için uygun imkân ve mekânlara nasıl sahip olabilir?

Kent mekânı olasıklar dünyası olarak kendi örgütlenme zihniyeti içinde çocukların dünyasına yönelik ‘ticari’ olmayan, programsız, kendiliğindenlik içeren, sürekliliği bir deneyim içeren sosyal bir hayat ve doğal ortamla ilişki kurabilecek bir ortam kurabilmesi mümkün müdür? Nasıl kurulabilir? Çocukların kendi değerler sistemini oturtmaya çalıştıkları yetişkinlerin kent hayatı ve mekânında; ne kadar yeni olanak ve olasılık üretilebilir?

Kuşkusuz yanıt; kentin mekânlarına tıpkı dışladıkları gibi çocukları uydurmak değil; kent mekânlarında sadece çocukların, insanlar değil, tüm canlıların varlığını da gözeten bakış ve değer anlayışında gizli…

Resim altı: Arthur Leipzig / Chalk Game 1950


Ahmet Turan Köksal :

Çocukların hayata bakışları daha farklı, bilinir bu. Semiyotik öğelerle ilişkileri de öyle. Daha dört yaşına basmamış kızıma “Havaalanındayım 3-4 saat sonra evde olurum” demiştim telefonda sonra başka şeyler konuştuk, tam kapatırken, “Baba, hava almaya niye o kadar uzağa gittin ki?” diye sordu.
Sadece dil değil başka konularda da çocukların görmediğimiz yerden bakmalarına şaşırıyor, seviniyoruz sonra bu saf bakışın, çevresel etkenler yüzünden kirlendiğini görüyoruz. En azından tasarım özgürlüğü açısından.

Dila İpek Köksal / Cami Çizimi – Maviler Ezan Sesi

Mimar ebeveyni olan çocuklar için daha ironiktir durum. Okuyup yazmadan ismi “Lö” olan ve “karpuz ye” denen bir adamdan bahsedildiğine şahit olurlar. Belki de Mimar Sinan’ı babasının dedesidir, anne Rumeli Hisarı’nı tasarlamıştır. Sonra, ihtiyacından fazla kırtasiyeye sahip olması gerektiğini, boş defter saklamanın normal bir şey olduğunu ve babanın “ucunu bozarsın” diye bazı kalemlere elletmediğini görürler.

Baba ve anne bilgisayarda sosyal medya dışında bütün gün siyah bir zeminde bir şeylere bakıp, gece vakti yine aynı siyah zeminli ekran varken makineyi kapatırlar. Bazı günler anne baba hiç uyumaz. Çok zengin de değillerdir. Kitap alsınlar, bir de değişik kentler, binalar gezsinler lüks tarafı da bu.

Çocuklar bunlarla mı kirlenirler? Hayır. Çocuklar tasarlanmamış çevreyle, mahallesi olmayan apartmanlarla ve tabii mimari özgünlük görmediklerinden kirlenirler. Diğer sanat dallarındaki eksiklikler, tam içinde yaşadığı çevrenin eksik ve kötü mekansal yapısı kadar baskın negatif etki bırakmayabilir. Müzik eğitimi almamış yetenekli bir çocuğun, alaylı müzisyen olması şaşırtmazken, tasarlanmamış bir çevrede yetişen çocuğun iyi bir tasarımcı olması şaşırtabilir.

Yine de şaşırtıyorlar ya bizi, helal olsun çocuklarımıza.

Resim altı : Dila İpek Köksal, 5 yaşında, Cami çizimi


Şebnem Yalınay Çinici :

Çocukların içinde bulundukları, büyüdükleri mekanların nitelikleri ve kaliteleri elbette kişiliklerinin, görgülerinin oluşumunda ilk sırada etkiye sahip faktörlerden biridir. Her koşul, her ne kadar kendi içinde kendi değerlerini taşısa da, özellikle çocukların içinde yaşadıkları ve zamanlarının büyük bir kısmını geçirdikleri mekanların tasarımı en büyük titizliği gerektirir.

Konutların yapılı çevreleri ve evlerle başlayan mekansal deneyim, çocuklar için ilk evden uzak kaldıkları yerler olan okullarla devam eder. Büyük bir çoğunluk için apartmanlarda başlayan ilk mekansal görgüler, derslik sayısının esas alındığı MEB tip okullarında gelişme zemini arar kendine. Ne yazık ki nitelik olarak son derece kısıtlı kalitelere sahip ortamlarda. Tam da bu noktada iki farklı zorluk çıkar. İlki bu yapılı çevrelerde ortaya çıkmakta olan mekansal kalitenin artırılması için eleştirel bakışı canlı tutmak ve herkesin orada olmayı isteyebileceği mekanları üretmek için kararlılığı hiç kaybetmemek. İkincisi ise özellikle eğitim mekanlarında konuyu salt mekansal bir sorun olarak görmemek ve eğitimin mekanla işbirliği içinde hem eğitim yaklaşımlarının hem de mekansal niteliğin birlikte yükseltilebilecek kaliteler olduğunu farketmek ve farkına varılmasını sağlamak için gayret göstermek.


Selçuk Avcı :

Türkiye normalde çok çok daha fazla zaman alması gereken, aşırı süratli bir evrimden geçiyor. Belli ki ekonomiyi öbür gelişmiş ülkelere yetiştirmek adına büyük bir endişe var. Bunu yapmak içinde memleketimizin büyükleri inşaat sektörünü seçmiş durumda. Fakat bu başka memleketlerde yüzyıllar almış bir oluşum. Elbette en uygun sonuçları verebilmesi için toplumun kararlara olabildiğince dahil olması, toplumun özümsemesi için de zaman ve düşünce gerektiren bir süreç. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuçların kopuk ve kimliksiz olmaması imkansız görünüyor. Aidiyet hissine muhtaç bu toplumun kalbinde yatan aileler ve onların çocukları bu sırada harcanıyor. Bu aidiyet ancak oluşumun sürecinde yerleşimlerin hafızalarını, o yeni yapılaşmanın dokusuna entegre ederek ortaya çıkabilir.

Colin Rowe – Rome

Bu sadece Türkiye’ye has bir konu değil. Amerikalı yazar Colin Ward, “The Child in the City” – Şehirin Çocukları (Prickly Pear Pamphlets, No 13, 2000) makalesinde çocukların alışveriş merkezlerinin kapalı ortamlarında kendilerini daha çok yuvalarındaymış gibi hissettiklerini anlatıyor. Dolayısıyla yeni yüzyılın çocukları kapalı mekân çocukları olarak büyümeye mahkûm gibi duruyor.

Urban Child

Bir evin sağladığı güven ve emniyet duygusu, hâlâ Le Corbusier’in Ville Radieuse’una paralel olarak geliştirilmekte olan gelecekteki kentlerimizde çocuğun bulamadığı şeydir. Bırakın toplumu, hiç kimsenin sahibi olmadığı, savunulamaz alanlar arasındaki kimliksiz TOKI kule blok projeleri, kopuk ve kimsesiz bir çocuklar ve insanlar toplumu oluşturmaktadır.

VilleRadieuse 3

Bana kalırsa bu, aileleri ve dostları bölen, uzun suredir göz ardı edilen, toplumu tahrip eden ve “toplumun bağlarını kıran” parçalanmış yeni “cemaatlardan” oluşan yeni yaşam tarzının çocuklarımızın üstündeki etkileri tahmin edemeyeceğimiz boyutlara ulaşacak ve şu an bile ulaşmış durumda.

Ville Radieuse 4

Bu yüzden tepemizden gelen göze görünmeyen hayatımızla hiç bir ilişkisi olmayan güçler tarafından üzerimize itilen çözümlerden ziyade, ortaklaşa üretilen, toplumda insanları bir araya getiren, birbirleriyle olan ilişkilerini güçlendiren ve sonuç da topluma seçenekler veren şehir mekanlarına odaklanmamız gerekiyor.


Alberto Campo Baeza :

Bir Çocuk için MİMAR olmak NE demektir?

Çok kimse bir mimarın ne olduğunu ve bir mimarın ne yaptığını merak eder. Ve mimar olmanın çok temel bir şey olduğunu, bir mimarın sadece dört çizgi çektiğini başka bir şey de yapmadığını düşünebilir. Bazı insanlar, bir mimarın özellikle eğer binaları olağan dışı ise bir sanatçı dehasının parlayış anında bu dört çizgiyi çizen bir SANATÇI olduğuna inanır. Diğerleri ise bir mimarın özellikle büyük ve yüksek bina yapma teknikleri hakkında çok şeyler bilmesi gereken bir TEKNİSYEN olduğuna inanır. Daha başkaları, bir mimarın eğer hele hele öğretiyor veya yazıyorsa binaları başkalarının anlayamayacağı sözcüklerle ANLATABİLEN birisi olduğunu düşünür. İşte şimdi size elimden geldiğince basit şekilde bir mimarın kim olduğunu ve onun bu saydıklarımızın hepsini ve biraz da daha fazlasını kapsayan yaptıklarını anlatacağım.
Bir mimar bir YARATICIDIR.
Bir mimar bir DÜŞÜNÜR, binaları hayalinde YARATAN birisidir.
Bir mimar, bir YAPICI, fikirler YAPAN birisidir, YARATICI biridir.
Yapılabilecek şeyleri DÜŞÜNEN biridir.
İyi düşünülmüş bir şeyi YAPAN biridir.
Bir HAYALPEREST.
Bir SANATÇI.
Bir TEKNİSYEN.
Bir şekil birleştiricisi değil.
Basit bir malzemelerden yapı yapan değil.
Önüne geleni ve düşünmeden yapan birisi değil.
Akıllıca ve telaşsız şekilde tanı koyan bir DOKTOR gibi.
Girdileri bilgili bir şekilde bir araya getiren bir AŞÇI gibi.
Sözcükleri, bizi heyecanlandırabilecek şekilde yerleştiren bir OZAN gibi.
Dünyadaki en harika meslektir: En basit malzemeleri, yapmaları beklenenden farklı olarak, bize heyecan verebilecek mekânlar olabilecekleri bir şekilde düzenlemek.

Öğrencilerimin projelerini düzeltirken, titiz bir analiz sonrasında üzerinde çalışılması gereken olumlu noktaları ve düzeltilmesi gereken hataları görmeye çalışırım. Ve ben sıklıkla onların mimar olup olmadıklarını kendime sorarım. Çünkü “mimar olmak”, karakter gücü gerektirir. Daha çok “doktor olmak” gibi: Ya öylesindir, ya da değilsindir. Belki de bu iki unvanın, Tıp ve Mimarlık, bu kadar çok ortak şeyi olmasının nedeni, mesleksel olmalarıdır. Belki de bu iki unvanı kazanma sürelerinin daha uzun olması ve olgunlaşılması için daha çok süre gerektirmesinin nedeni budur. Eğitim yasalarımızı yapanların pek anlayamaz göründükleri bir şey bu.

Ve iyi bir mimar olmak için her tarafta binalar görme konusunda nörotik bir tür tutkunuz olması gerekmez – ki bunların çok az sayıda iyi örnekleri ve bol bol kötü sayılacak örnekleri vardır – kavramanız ve tutunmanız gereken tek şey, mekân ve ışık kavramıdır. Ve bu mekân duygusuna sahip olmak, basit bir evi kontrol edebilme, büyük bir ofis bloğu yapabilme veya bir alana doğru şekilde düzen verebilme anlamına gelir.

Düzen bir mimar için önemli bir kaygı konusudur. Bir mimar, daima mekânın düzenini belirler. Ve bir ışık duygusuna sahip olmak, onu bir yere getirmek veya daha ötesi, ev veya ofis bloğu veya kent, mimari ışıkla artırıldığında ortaya çıkan güzellikle dolacak şekilde mimariyi ışığın önüne koymak demektir. Bu, Amerikalı yazar Henry James’in bir seferinde çok mükemmel olarak Roma’daki Pantheon hakkında yazdığında anlattığı bir şey: “Bina her sabah, onu her gün ziyarete gelen güneş ışığının çağrısı ile uyandı”.

Mimar olmak, bir evi bir rüyaya dönüştürmek demektir. Harika bir mekân oluşturacak şekilde, malzemeleri bir bina yapmak için bir araya getirmek. Ve aynı zamanda bir rüyayı da bir eve dönüştürebilmek. İçinde yaşamaktan mutlu olacağınız bir eve. Demek ki bir mimarın yaptığı fikirleri rüyaları inşa etmek, fikirleri somutlaştırmaktır. Rüyaları gerçekleştirmek. Başka bir deyimle, bir ozanın şiir ile yaptıklarına benzer. Aynı sözcüklerle ya çok güzel bir şiir, ya da bir çöp yığını yaratabilirsiniz. Tamamen aynı sözcüklerle. Bu, Mimari için de geçerlidir: Aynı malzemelerle hiç ilginç olmayan bir mimari öge veya bizi yolumuza çivileyen şaşırtıcı bir bina yapabilirsiniz.

Öğrenciler, ayrıca, tüm aşamaları ve ögeleri açısından TARİH çalışmaya da özel dikkat göstermelidir. Onların klasik mimari eğitiminin bir anakronizma olacak olan modası geçmiş formlarına uymak demek olmadığını, ancak çoğu bugün hala geçerli olan, yapılmalarında kullanılan özel düzenekleri anlamak demek olduğunu çok iyi anlamalıdır. Mimarinin merkezinde insanlık esas olarak hâlâ tüm olağanüstü değişikliklere rağmen mekân ile olan ilişkisinde aynıdır. Ölçülerin, oranların ve ölçeğin kontrolü, bugün dahi tamamen geçerli kalmayı sürdüren konulardır.

Ve İNŞAAT. Yalnızca bir inşaat değil, kayda değer bir mimari yapıt yapmak için malzemeleri nasıl birleştirme, düzenleme ve bir araya getirmeyi bilme sorunu. Her malzemeyi en derin anlamı ile anlamak, yaptığımız mimariyi yorumlayabilmek ve yeni malzemelerin mimarinin devrimleştirebilmesini nasıl gerçekleştirebileceğini anlamak.

4 Yorum
  1. Çocukların eğitimine mimarlığı katmak gerek. Onların düşünce perspektiflerinin gelişmesi için en azından çok önemli.

    merih gürlü | 18 December 2014

  2. Çocuklardan başlamadan asla olmaz. Çocuk etrafındaki yapılı çevrenin bir kurmaca olduğunu ve bu oyuna dahil olabileceğini hissetmelidir. Bunu duyumsamalıdır ki onu eleştirebilsin, düzeltmeye çalışsın, fikir geliştirsin.

    Fuat Önal | 20 December 2014

  3. Çocukların bu dünyayı nasıla anlamış olduğu çok önemli. Bizim bir sürü anlam verdiğimiz ve kendimize göre kendi inanmışlığımız içinde yaptığımız birçok şey çocukların yalın dünyasında resmen bir duvara tosluyor. Son tahlilde onlar daha saf bir gerçekliğe bizden daha yakın.

    sevinç arsoy | 3 January 2015

  4. Çocuk dünyasını anlamadan mimarlık bence yapılmaz. Zira hepimiz tasarımın başına geçtiğimizde biraz çocuk oluyoruz. İşveren, idare, kanun… katı kuralları mimarlığı bir yere götürmüyor. Çocuklar daha sahici, daha hakikatli ve sıcak bence.

    Melahat Yüce | 10 January 2015


Yorum yazmak için


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Söğütlüçeşme için hazırladığı plana itiraz eden Kadıköylüler, arazinin yeşil alan olarak kullanılmasını talep etti             Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mülkiyeti TCDD, İBB ve Maliye Hazinesi’ne ait olan Söğütlüçeşme İstasyon alanı için yeni bir planı askıya çıkarmıştı.     Yeni hazırlanan planla birlikte gar sahası 42 bin 451 metrekareyi kapsayacak. Proje [...]
ARŞİV
Subscribe