Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
İnanç ve Mekan İlişkisi Bağlamında Cami Mimarisi Üzerine Söyleşi
Share 1 December 2014

 

Hazırlayan: Heval Zeliha Yüksel

Toplumsal hayatın içindeki yeri ve gittikçe artan önemi, muhite göre değişen kullanılma biçimi, çevre ile ilişkisi, kuralları, inanışlar ile yerleşen kalıpları, geleneksel ya da çağdaş eğilimleri yansıtma kapasiteleri açısından camiler her dönemde önemli oldular. Kutsallığı, mistikliği, sembolikliği, temsiliyet gücü camilerin özgün ve önemli bir yapı türü olma durumunu daha da pekiştirdi. Kuşkusuz günümüzdeki önemi iyice arttı çünkü az sayıda iyi örnek yapılmışken, çok sayıda kopyala yapıştır yöntemi ile birbirine benzer camiiler yapılmaya devam ediliyor. Çamlıca Camii ile büyüyen tartışmalar akıllardaki soruları tekrar gündeme getirdi: Günümüzde Camii mimarisi nasıl olmalıdır?

Cami en genel olarak, inananların bir arada ibadet görevlerini yerine getirmek için toplandıkları mekanlar olarak tanımlanabilir. Tanımı isminde gizlidir. Toplayan… Peki neyi toplayan? Hayatı, insanları ve onların hayatla ilgili sorunlarını toplayan… Aslında İslamiyet’in ilk yıllarında böyleydi. Peygamber döneminde; peygamberin evinin salonu olarak gelişen toplanma yeri olan cami, İslamiyetin ilk dönemlerinde heyet kabulü, adalet sağlama mekanı, dert dinleme, dert paylaşma yeri olarak buluşma noktası idi. Bugün ise bu işlevler adliye, alışveriş merkezleri, kafeler, türlü paylaşım mekanları arasında bölüşülmüş durumda. Selçuklu döneminde çok ayaklı camiiler yapılıyorken, Osmanlı’nın ihtişamını anlatan imparatorluk camileri ise kubbeli yapıldılar. Geçmişten bugüne biçimlenişleri tamamen dönemlerinin hakim ‘dinsel kültür’lerine göre oldu. Bu anlamda ‘dünyevi’ olduklarını söyleyebiliriz. Nasıl biçimlendirileceklerine dair “uhrevi” herhangi bir referans olmazken özellikle minare, kubbe gibi dışsal elemanları günümüzde tamamen simgeseldir.
Geçmiş dönemlerin anıtsal dini yapıları elbette ki çok güzel ve özel yapılardır ancak, hepsi aynı zamanda birer de ‘iktidar’ simgeleridir. Bu anıtsal dini yapılar içinde insanların kendilerini huzurlu hissetmeleri ana fikir iken, direkt olarak amaçlanmasa da, dolaylı olarak o günkü iktidarın “güçsel” büyüklüğünün tebaası tarafından hissedilmesi de istenen bir şeydi belki de. Bu anlamda “uhrevi” bir görev yerine getirilirken, insanlara ‘iktidar’ da hatırlatılmış oluyordu.
O dönemler için anlaşılabilir olan bu durum, günümüz dünyasında cami tasarımları için artık geçerli olmalı mıdır? ‘İktidar’ı vurgulamayan bir ‘insani ölçek’ anlayışı yeni yapılan camilerde birinci tasarım ölçütü benimsenebilir mi? Devlet yerine bireyin yeri yani insanların ibadetlerini yerine getirmek için bir araya geldikleri bu mekanlarda kendilerini “huzurlu” ve “dingin” hissetmeleri birinci öncelik mi olmalıdır?
Akıl ve vicdan; camilerin ibadet amacını fiziki anlamda yerine getirecek düzende yani fonksiyonel anlamda doğru olarak tasarlanmış olmasını söylerken; tasarımları yapılırken günümüzün teknolojik olanaklarından, gerek inşaat teknolojileri, gerek inşaat malzemeleri, gerekse de mekanik ve elektrik mühendislik düzenleri olarak, maksimum ölçüde yararlanılmasını öğütlüyor. Işık düzenleri gerek yapay gerekse doğal olsun çok iyi etüt edilirken, halıların dizaynından, renginden, duvardaki dini motif ve süslemelere kadar her şey özenle, fonksiyonuna uygun ve belli bir denge anlayışı içinde düşünülmesi gerektiğini hatırlatıyor. Elbette ki İslamiyetin özünde olan tevazu anlayışını kaybetmeden…
İbadet mekanının kurgulandığı alan boşluktan oluşuyor. Tasavvufta boşluk kavramı üzerinde çok duruluyor, hatta beşinci madde olarak tanımlanıyor. Oldukça manidar olan bu ‘boşluk’ ise mimarın elinde şekilleniyor. Konuyla hemhal olmuş, son dönemde cami tasarlamış, boşluk üzerine çalışmalar yapmış kıymetli görüşlere “cami mimarisi nasıl olmalıdır” diye sordum. Aldığım cevapları sizlerle paylaşıyorum:


Zeynep Fadıllıoğlu :

“Benim görebildiğim kadarı ile son dönemde camilerde mimari açıdan özellikle Arap ülkelerinde farklı, gösterişli tasarımlar uygulandı. Ancak iç mekânda adeta kopyala yapıştır usulü uygulamalar görülüyor. Şakirin Camii hazırlık sürecinde de iç tasarıma önem verilmediğini üzülerek gördük. Biz yapıyı dışarıdan farklı yapmaya çalışırken içini de en az dışı kadar önemseyerek müminlerin kabulüne sunduk. En mühimi cami mimarisinin yöre mimarisi ve konumu dikkate alınarak tasarlanması olmalı ki biz Şakirin Camii proje ve yapım sürecinde mezarlık sessizliğini ve ağaçları baz alarak duvarları şeffaflaştırdık. Şakirin Camii’nin iç mekan açısından çok ses getirmesinin pek çok sebebi var. Konusunda uzman pek çok disiplin ile ortak çalıştık. Bu süreçte teologlardan öğrendiğimiz cami yapımına dair şekilsel veriler olmadığı ancak müminleri rencide edecek zorlamalara yer vermemek gerektiği idi. Sonuçta aydınlık, şeffaf bir kütle ve onu tamamlayan farklı mihrap mimber yorumlamalarımız ortaya çıkmış oldu. Aldığımız yorumlar inanların camiyi huşu içinde kullandığı yönünde.”




Tülin Hadi & Cem İlhan :

Cami, Türkiye Cumhuriyeti’nin sekülerleşmiş yapısı içinde göz ardı edilmiş, mesafeli durulmuş hatta neredeyse yok sayılmış bir yapı tipolojisi. Oysa maneviyat yok olmuş değil.
Cami mimarisi ile ilgili iki önemli deneyimimiz oldu. Bunlardan ilki Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı Mimar Sinan Anısına Cami Tipolojileri yarışması, ki bu yarışmada eşdeğer ödüllerden birine layık görülmüştük, diğeri de Sultanbeyli Kenti Meydanı ve Camii için hazırladığımız proje. İlki hayali bir arazi, diğeri zor koşullar içeren bir arazide tasarlanan bu iki cami projesi bize cami mimarisini birçok yönüyle sorgulama, inceleme ve deneme fırsatı verdi.

Cami tasarımında peygamberin evini temel alarak enine gelişen planimetriyi temel alarak örtü, taşıyıcı sistem ve bu taşıyıcı sistemin oluşturacağı mekansallık üzerinde durduk. Yüzyıllar öncesinde eldeki malzeme ile geniş açıklıkların geçilmesine en fazla olanak sağlayan kubbe yerine yapımda kullanılacağı aşikar olan betonarmeyi bugünkü mühendislik çözümleri ile kullanmayı tercih ettik. Kubbenin sembolizmini terk ederek, cami yapısının zaten içinde barındırdığı ve maneviyatla daha el ele olduğunu düşündüğümüz sembollere yüklendik: cami avlusuna girişten mihraba kadar uzanan mekanın sürekli biçimde algılanması, beraberinde Kabe’ye doğru yönlenmiş olan mihrab duvarının şeffaflaştırılarak olabildiğince derinleştirilmesi, genişletilmesi, neredeyse tüm dini mekanların ortak noktası olan ışığın yorumlanması ve sembolizmi, taşıyıcı sistem aracılığı ile geniş mekanı insan ölçeğine uyarlamak, böylelikle kişinin kendi varlığını fark edebilmesini sağlamak. Kısacası bizi gündelik yaşamdan, kaygılarımızdan ve zaaflarımızdan uzaklaştırabilen, ibadet eden kişinin kendi varlığını idrak ettiği bir mekana varmak.
Bu denemeler bize mimar olarak, göz ardı edilmiş olan bu alanda pek çok konuyu fark etme imkanı sağlarken, en can alıcı meselenin, sadece bir boşluktan ibaret ve sayısız yorum olanağı taşıyan bu özel mekanın kullanıcısını aslında hiç tanımadığımızı, bu sözü geçen kullanıcının bizler tarafından fazlasıyla idealize edildiğini hatırlattı.

Tarihsel sürecine baktığımızda da, caminin evrilmesinin arkasında, camiyi ısmarlayan/talep eden ve çoğu zaman da risk alan aktörler var. Bu bazen bir hükümdar, bazen bir ruhani lider, kimi zaman da kudretli bir hayırsever kişi olabiliyor. Sonuçta ufku geniş, dine bakışı çağdaş kişi ve kurumların varlığı alışageldik kalıpların kırılmasını sağlıyor. Bugün küçük bir örnekle başlayıp gelecekte belki tipoloji niteliği kazanıp değişecek caminin anahtarı çok büyük ihtimalle bu kişilerin elinde ve aynı zamanda yapmakta, denemekte ve görmekte.



Cihan Aktaş :

Cami’de ana model Kuba Mescidi ve Mescidi Nebevi olmalıdır. İlk mescit Kuba, Asr-ı Saadet’in hicret yollarına düşürten coşkusunun, azminin, tasarı halindeki bir toplumu somutlaştıran yüksek halkçı ideallerin işaretlerini taşıyor: Zarif, yalın, kucaklayıcı ve işlevsel. Mescidi Nebevi hem bir tür okul, hem de yoksul ve yolda kalmışların yuvası olarak tasarlandı. Tevbe Suresi’nde “takva üzerine kurulu mescit”ten söz ediyor; cami tasarımlarında hiç ihmal edilmemesi gereken temel ilke sanırım “takva” olmalı. “Takva” ise bana her zaman tevazu kavramını çağrıştırır. “Görkem” niteliği ise bundan böyle hangi kalıpta görünürse görünsün, Sinan camilerinin ulaştığı zirveyi aşmakta zorlanacaktır. Sinan camilerinin mirası, özellikle Türkiye’de cami mimarisi konusunda yeni denemelere izin vermeyen bir kabule sahip. Sonuçta bir cami müze değildir. Bir cami projesi farklı ve iddialı olma iddiasını ancak aynı zamanda cemaat tarafından ibadet için seçilen mekân olma, cemaate sahip olma özelliğiyle doğrulayabilir. Dolayısıyla yeni denemeler bütün yerel katkılarıyla birlikte, bir taraftan ilk mescitlerin, diğer taraftan da yaygın kabul gören cami mirasının ilke ve imgelerini hesaba katarak tasarlandıkları ölçüde cemaat tarafından benimsenme şansına sahip olabilir.


Celaleddin Çelik :

Kurallar, yasaklar ve tapınmadan ibaret olmayan din, aslında bütün bir medeniyet inşasının temelinde yer alıyor. Selçuklu’nun çok direkli mekânlarından Osmanlı’nın total hacimlerine bu medeniyetin mimarî biçimlenişi, toplumsal birikimin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştı. Yalnız içe ait bir eylem olduğu gerekçesiyle ‘dua’ için fiziksel hareketi ve merasimleri anlamsız bulan inanışların aksine, namaz neredeyse baştan başa bir ritüel. Bu ritüelin gün, ay ve yılın belli vakitlerine dakika hassasiyetinde bağlı bir ‘zaman’ boyutu var. Çoğu dinden farklı olarak ise ‘mekân’dan bağımsızlığı. Bu bağımsızlığın uçsuz bucaksız ufkunda medeniyet inşası fikri,’ibadetin şekli temelde değişmiyorken, caminin yenisi olur mu?’ sorusunu ‘evet’ diye cevaplayacaktır. Evet, çünkü gelenek uç uca eklenerek gelişen bir kavram. Yarına miras kalacak olan bugünün camilerini bu birikimin farkında, geleneğin yüzeyine değil ilkelerine bağlı, créativité ürünü ve toplumsal birikimin içinden doğan mekânlar olarak tasavvur ediyorum.

Emre Arolat :

Sancaklar Camii Projesi’ne ait tasarım çalışmasına başlamadan önce geçirdiğim 3-4 aylık hazırlık süresinde İslam Felsefesi ve İslam ibadethaneleri mekanları hakkında bilgilerimi tazeleme fırsatı buldum. Bu süreçte tasarım grubumuzda tarih boyunca yapılan camiler hakkında yoğun bir tarama yaptık. Farklı kültürlerin ortaya koyduğu çeşitli tipolojilerin gelişimlerini inceledik. Gerek yaşadığımız coğrafyada, gerekse diğer ülkelerde cami mimarlığı konusunda son dönemde bir tür tıkanıklık olduğunu gördük. İslam felsefesinde ya da Kuran’da caminin formu ile ilgili hiçbir önerme olmamasına karşın, özellikle son yıllarda mevcut tipolojilerin dışında yeni bir arayışa pek sıklıkla rastlanmıyor.

Türkiye’de yeni bir cami tasarımı söz konusu olduğunda ilk yüzleşilmesi gereken mesele, yapıldığı dönemde bir tür yapısal rasyonalite ve mimari incelik silsilesi ile geliştirilmiş olan fakat günümüzde yapım teknolojisinin farklılaşmasına rağmen biçimi değiştirilmeden uygulanan ve tam da bu yüzden içi boşaltılmış bir anakronizm haline gelen klasik Osmanlı camisi şeması/biçimi ve onun simgesel yükleridir. Öte yandan bu biçimsel yüke karşın aslında cami dediğimiz yapının herhangi bir kaynak tarafından belirlenmiş, sabit bir formu olmadığını biliyoruz. Aksine, tarih boyunca farklı kültürlerin etkisi altında çeşitlenen camilerin, namaz ritüeline dair bir ‘öz’ün farklı tezahürleri olduğu söylenebilir. Sancaklar Camisi’nin tasarımının, bu ‘öz’e yönelik bir arayışla şekillenmesini önemsedik.

Tasarımın omurgasında pek çok ölçüt yer aldı. Ancak sanırım bunlar içinde en belirgin olarak öne çıkan, herhangi bir yapısal dile yatırım yapmaktansa ibadet sırasında mekândan alınan ruhsal ve bedensel zevkin ön plana alınmasıydı. Bunun çok daha kıymetli, ama bir o kadar da zor bir yol olduğunu kabullenmiştik ilk aşamada. ‘Biçim’in tamamen geri plana çekildiği, tüm kültürel yüklerden arınmış, ışığın ve maddenin kendilerini en saf şekilde ortaya koyduğu, neredeyse ilksel bir iç dünya olarak ortaya çıktı ilk çalışmalar. Önemli İslam felsefecilerinden Seyyid Hüseyin Nasr, İslam mimarisinde yapının Hristiyan yapılarında olduğu gibi boşluğun içerisine yerleştirilmiş bir anıt ya da boşluğun içinde bir varlık değil, varlığın içine “oyulmuş” bir boşluk olduğunu söyler. Sancaklar camii de içinde yer aldığı topografya ile hemhal olan, sakin, dingin ve tevazu sahibi bir yapıdır. Sanki hep o yerde imiş gibi toprağa tutunması ve bu yolla tüm zamansal ve kültürel angajmanlardan özgürleşebilmesi amaçlandı. Gösterişli olmayı, pahalı malzemeleri ve bağırarak varolmayı reddeder. Tersine, doğa ile bütünleşiktir ve kullanılan malzemelerin tümü çıplaktır. Beton, beton olarak görünür, taş ise taşlığını bilir.

Bu bağlamda, mimari dilin neredeyse tamamen yok edilmeye çaba gösterildiği iddia edilebilir. Yapının bulunduğu yer ile hayli sıkı fıkı denebilecek bir ilişki kurması ve yol seviyesinden bakıldığında kendini pek de açığa vurmaması bu iddiayı güçlendiren önemli bir unsur. Sancaklar Camisi’ne yaklaşırken yatay avlu duvarlarının çevrelediği bir bahçe ve taştan örülmüş daha düşey bir kitleden başka neredeyse hiçbir şey görmüyoruz. Düşey kitle, uzaktan buranın bir ‘yer’ olduğunun işaretini veriyor. Üzerinde bulunan ve yaklaştıkça okunaklı hale gelen yazı, buranın bir ibadet mekânı olduğuna dair izlenimleri keskinleştiriyor. Üst seviyedeki bahçeden Büyükçekmece Gölü’nü seyretmek mümkün. Bahçeden aşağıya, doğal eğimi takip ederek inen kaskatlar merdivenleşerek caminin alt seviyedeki giriş bölümüne ulaşıyor. Bu noktada cami ile karşı karşıya duran çay ocağı, sohbet yeri ve kütüphane gibi mekânlar, buranın aynı zamanda bir toplanma yeri olma özelliğini zenginleştiriyor. Bu seviyeden düzayak olarak ulaşılan ibadet mekânı, dış dünyadan -çoğunlukla da insanın içinde taşıdığı ‘dış dünya’dan- arınmak ve adeta sığınmak için bir yer sunuyor. Cami, kullanılan malzemelerin kendilerini oldukları gibi ortaya koydukları, fazlalıklardan arınmış, sade bir iç mekâna sahip. Duvarlar ve tavan, hem arınma hem de tevazu hissini kuvvetlendiriyor. Yoğun bir meditasyon, düşünce ve paylaşım ortamı olarak da tarif edilebilir burası. Çıplak beton duvarlar mekâna bir tür ilksellik hissi katıyor. Oldukça loş olan alanda, mihrap duvarından sızan ve gün içinde sürekli değişkenlik gösteren doğal ışık, belki de mekânın yegane tezyinatı. Onun ortama katacağı ruhani tadın, bir yandan bu alanı ibadetten zevk alınacak bir mekân haline getirmesini diğer yandan da güçlü etkisi ile insanın iç dünyasında bir tür coşku yaratmasını bekliyoruz.


Nil Aynalı Eğler :

Belli konularda kesin ve ayrıntılı tanımlar içeren Kuran-ı Kerim’de cami -ya da daha geniş anlamıyla ‘mescit’ (secde edilen yer)- için belli bir form tarif edilmiyor. Ayetlerde mescitlerin ilk günden takva üzerine inşa edilmesi ve harap bırakılmaması, imar edilmesi gereken yapılar olduğundan bahsediliyor. (9:108, 2:114) Hadislerde ‘Yeryüzü benim için bir mescit kılındı’ ifadesi yer alıyor. Böylece mescit yapımı hakkında neredeyse sonsuz bir ‘helal dairesi’ ortaya çıkıyor. Namaz, inananları bir araya getirerek cemaat hissi inşa etmesinin yanı sıra, yaşam için zorunlu tüm dünyevi uğraşları bir süreliğine tamamen terk etme ve varlığın hakikatine yoğunlaşma, yönelme hali… Mescidin, mekansal nitelikleriyle haşyet duygusu meydana getirmesinin ve bu yoğunlaşmayı neredeyse kendiliğindenleştirmesinin namazın niteliğine olan katkısından söz edilebilir. Söz konusu duyguyu oluşturmanın bir tek yolu ya da formu olmadığı aşikar. Nasıl insan yeryüzünde geçirdiği zamanın farklı anlarında, farklı yerler, manzaralar, durumlar karşısında bu duyguyu derinden hissedebiliyorsa, yapıların da kendi içinde bulundukları yere göre başka başka formlarda bu duyguyu üretebilmeleri olası. Böyle bir yoğunlaşmayı asırlardır oluşturmaya muktedir olmuş geleneksel mekanlardan ‘öğrenmek’; salt biçimsel taklit yoluna girmeden ve anakronizme düşmeden, bu mekanlarda saklı olan özün şimdiki zaman içindeki tezahürünü ortaya çıkarmak ise şüphesiz kıymetli.


Ömer Selçuk Baz :

Aslında Cami mimarlığı denildiğinde muhtemelen birçoğumuzun aklına şablonlaşmış bir yapı tipolojisi geliyor. Bu ‘kalıp mimarlığı’ mimarlık üretimi için aslında birçok yapı tipolojisi için geçerli. Günümüzde pekâlâ ofis yapıları, alışveriş merkezleri, eğitim yapıları, konut yapılar da sıkı şablonlar üzerinden üretiliyorlar-tüketiliyorlar.
Oysa inanç üzerine yapılan yapıları diğerlerinden ayıran önemli bir husus var. Bu yapıları tanımlayan eylemler ve programlar son 1300 yıl içinde neredeyse hiç değişmediler. Çalışma pratiğimiz son 20 yıl içinde bambaşka bir noktaya geldi, barınma işlevi son yüzyıl içinde nerdeyse en baştan tanımlandı… Ancak hala 1580 yılında yapılmış bir ibadet mekânını çok az değişiklik yaparak kullanabiliyoruz. Bunun sebebi elbette inancın esaslarının, kurallarının değişmemiş olması…

Acaba bu sebep sonuç ilişkisinin kendisi bu yapı tipolojisinin üzerine değişmez imgeleri yüklemiş olabilir mi? Herhalde 15. yüzyıldan başlayıp, 18.yy ortalarına kadar üretilmiş cami tipolojileri ve kütüphanesini bu kadar ısrarla bugüne kadar kullanıyor olmamızın bir açıklaması olmalı.
Muhtemelen ‘Bir yapı olarak cami’ ile ilgili üzerine pek düşünmediğimiz en büyük yanılgımız ‘Yer’ den bağımsız nerdeyse anonim bir yapı türü olduğudur. Her yapı gibi ibadet mekânları da ‘Yer’ ile kurdukları ilişki kadar var olurlar. İbadet mekânlarını üstlendikleri manevi değer sebebiyle bağlam üstü, yerden bağımsız objeler olarak görmek yüklenmek istenen değeri azaltmaz mı?

Zihinlerde oluşmuş bu anonim yapı imgesi sonunda, nerede olursak olalım talep edilen, bazen neredeyse saplantı derecesinde aranan süper formüllere dönüşüyor. Ancak nedense (mimar olmasına gerek yok) iyi bir çift gözün kabullenebileceği örneklere günümüzde rastlamak pek kolay değil.
Artık kötü kopyalarını yadırgamadığımız anonim bir tipoloji haline gelen cami.

Mimarların belki pek ilgi duymadığı, cami yaptırmak isteyenlerinde bu işi mimarın yaptığından- yapabildiğinden bihaber olduğu, altı market, döviz bürosu üstü cami tip projeleri… boşlukta bir alan…
Bu boşluktaki alan son yıllarda mimarlığın ilgi alanına girmeye başladı. Girmesi ile birlikte farklılaşan, aynı değişmeyen eyleme yönelik bambaşka açılar ve yönelimlerde görmeye başladık. Bu durum aslında bu boş alanın ne kadar bakir ve verimli olduğunu gösteriyordu.

Bir ibadet mekanı olarak cami yüzyıllar içerisinde ihtiyaçları ve alışkanlıkları en az değişmiş olan yapı türlerinden birisiydi. Oysa günün koşulları insanı, onun düşüncesini ve algısını tamamen değiştirdi. Buna rağmen biçimin, mekanın değişmemesi, bu yapı türü üzerinde günün gerekliliklerini ve tüm düşünsel birikimin kullanılarak alternatif düşünceler üretilememesi en büyük sıkıntılardan birisi.
Bu kapsamda biri yoğun sanayi bölgesi içinde ( Kocaeli İmes 6) diğer çöl ikliminin hakim olduğu sıkı bir kent dokusu içinde (Riyad) iki bambaşka tasarım probleminin içinde ofis olarak yer aldık.
Her iki durumda çok farklı bağlam ve coğrafyalarda üzerinde yoğun manevi ve tarihsel yük ile birlikte bağlamsal, yer ile ilişki kuran jenerik olmayan çözümlerin varlığını araştırılması için fırsatlardı.

İmes 6 Dilovası – Yeşil Tepe Camii: Kirlilik ile anılan Dilovasında, bir sanayi bölgesinde yer alacak bir Cuma camisi. Referansını bir zamanlar orada olan bir tepecikten, sanayi bölgelerinin tam zıttı bir malzeme skalasından ve peyzajın dönüştürme gücünden almaya çalışan bir adaptasyon.
Riyad-AL Rajhi Camii: Tasarım, Riyad’ın merkezinde çöl iklimin hakim olduğu bir coğrafyada bir zamanlar hakim olan yapı malzemeleri ve mimari dokunun bir mikro kent üretecek şekilde yeninden şekillendirilmesine odaklanıyor.
Muhtemelen (ümit ediyorum) önümüzdeki 10 yıl içerisinde geçtiğimiz yüzyılda olmadığı kadar yeni üretimler,düşünceler ortaya çıkacak camilerle ilgili. Kimisi tepki görecek , kimisine burun kıvrılacak, ‘ böyle cami olur mu?’ denilecek… Üzerine konuşabileceğimiz bu üretimler olmadan, sonsuz bir tekrardan kurtulabilmemiz maalesef mümkün görünmüyor!,


Yazan : Mimar Heval Zeliha Yüksel
Kaynak: İstanbul Art News Gazetesi, Mimarlık Eki, Haziran 2014

11 Yorum
  1. Dini yapıların dünyadaki örneklerinin yeniden yorumlanma anlayışla bizde de başlayan denemeleri çok değerli aslında. Zira taassup sadece inanışlar düzeyinde değil, sanat ve mimarlığı da içine alan bir geniş alanda her şeyi dondurmayı, kalıplar halinde ezberlenen formları tekrar etmeyi buyuruyor.
    Örnek mi, yeni yapılacak Çamlıca Cami mesela. Selçuklu-Osmanlı tarz denen hükümet konakları, adliye binaları devamında. İş buralara geldi çünkü.
    Dolayısıyla bu karışık-bulanık ortamda yukarıda yapılabilen örneklerin hepsi ayakta alkışlanmayı hak ediyor.

    birgül koçak | 2 December 2014

  2. Türkiye’de Sünni ağırlıklı din konusu çok sayıda temel çelişkiyi taşımakta. Bunlardan birincisi Cami dini mekan sayılırken, Cemevlerinin tanınmaması, birincisine her türlü hoşgörü hatta göz yumma sağlanırken diğerine sağlanmaması Cami’lerin de sorunlu olmasına neden oluyor.
    İkinci konu ise Sunni islamiyetin kendi reformunu yapamamış olması. Bunun sonucunda sadece artık bilimsel olarak doğru olmadıkları kanıtlanmış dogmalar kör topal sürdürülmekle kalmıyor aynı zamanda hayatın her yönüne empoze edilmeye çalışılıyor. Bir ülke parçalanması projesine uyduğu için gözyumulan bu siyaset Türkiye’yi uygar ülkelerin saflarından yobazlığın karanlığına sürüklüyor. Bu ortamda yapılan her yeni mimari arayış bir reform niteliği taşımakta ve bu yönü ile desteklenmelidir. Ancak diğer taraftan da bilim dışı inançların bu gün ancak Arapların paraları ile desteklendiği ve kadınlarının %28, erkeklerinin %17′sinin hiçbir okulu bitirmedikleri bir ülkenin cehaletine sığındığı için uzun zaman ayakta kalabilecekleri düşünülmemelidir.

    Süleyman Nur Bakırcı | 2 December 2014

  3. Mimarların hepsi farklı dilleriyle modern dünyada cami mimarisine yorum getirilebileceğini ispatlamışlar.

    Semih Toprak | 7 December 2014

  4. Bu çok değerli yaklaşımlar ve ülke mimarisini ulusal boyuttan evrensele taşıma girişimleri hakikaten saygıdeğer. Tam da her şeyin daha fazla tektipleştiğ, daha büyük bir taassup dalgasının üzerimize üzerimize geldiği bu dönemde bir hata kurtarıcı gibi projeler. En azından bunların yapılmış olması bile umudu tüketmemek açısından hepimiz için bir vesile.

    DENİZ ARKAN | 8 December 2014

  5. inanç ve mekan ilişkisi batı dünyasında yeni bir bakış açısıyla ele alınabilirken bizde cami yaptırma derneklerinin beğeni ve geleneğine kalmış bir konudur bu. cami hep eski osmanlı zamanının kopyası gibi yapılmaya çalışılır sonuçta. ve zevksiz ürünler çıkar karşımıza.

    Adil Akyurt | 10 December 2014

  6. Batı çoktan kilise yapmaktan vazgeçti. Çok ama çok nadiren kilise yapılıyor. Hatta bir çok yerde yapılmış kiliseler bile başka işlevlere veriliyor. (AVM gibi) Bİzde dinden medet uman siyaset var gücüyle cami yoluyla kendisini sağlama almaya çalışıyor.

    Anonymous | 10 December 2014

  7. Selçuklu,Osmanlı cami mimarisi ve onların zirve yapmış eserleri ve bu eserlerin kıymetli mimarlarını saygıyla ve ayakta alkışlayarak ,yad ediyorum. Bunların taklitlerini şiddetle tenkit ediyorum. Bu ülkede yüzbinlere yakın bırakın taklidi ,(İslam’ın güzelliği ile bağdaşmayan) bir sürü cami diye ibadet yeri var. Mimarlar, İslam dinine soğuk bakmasa idiler ,camiler hem inanç olarak, hem de estetik açıdan menfi algı oluşturmazlardı. Mimarların cami mimarisinde söz sahibi olmalarını yürekten arzu ediyorum. Alaettin Demircioğlu Mimar

    Alaettin Demircioğlu | 11 December 2014

  8. Ve Mimar Heval Zeliha Yüksel kardeşimi tebrik ediyorum.Alaettin Demircioğlu

    Alaettin Demircioğlu | 11 December 2014

  9. Sn Mimarlar
    Camilere dışarıdan çeşitli kütleler ile yaklaşımlar güzelde bu yaklaşımlar caminin birbiriyle ilişkili fonksiyonuna gelince camiyi yansıtmıyor. Sn. arkadaşlar kütle yapacağız, bunu içeriye aktaracağız diye içeride nasıl namaz kılınır, nasıl huşu sağlanır vb. fonksiyonları yakalayamıyorlar. Şakirin camiinde onca iç mimari malzeme kullanılırsa oraya gelen vatandaş hakikaten namaz kılabilir mi tabiki hayır. Çünkü etraftan malzemeyle gelen birtakım hareketler namaz kılanı etkilemektedir. Ecdadın camilerinin kötü taklitlerine karşıyım. Fakat oradaki öğeleri ecdad gibi yerli yerinde kullanılırsa Selimiyeler, Süleymaniyeler ortaya çıkacaktır. Bu da kubbe mimarisine karşı çıkmakla değil, onu geliştirmekle olacaktır. Halkın huzur içinde namazını kılabileceği cami mekanları dileklerimle.

    AHMET | 14 December 2014

  10. Ahmet bey çok farklı bir yerdesiniz. Ya da siz “olması gereken” bir yerdesiniz ve yukarıda tıpa tıplıktan, taklitten, tekrardan nasıl kurtuluruz, nasıl özgün bir üslup yakalarız diye uğraşı didinenler başka ve lüzumsuz bir yerde.
    Bu mantığınızla diyanetin ve ya derneklerin kopya camilerinde namaz kılanlar Süleymaniye’de ve ya Sinan’ın şahaseri Selimiye’de ya da çinileriyle göz kamaştıran Sultanahmet’te namaz kılarlarsa etraflarına bakmaktan ibadet yapmıyorlar demektir.

    fikret şahin | 15 December 2014

  11. Kubbe, tavanin yuksekligi acisindan caminin insan ruhuna genislik verdigi, insanin Yaradan’ina kulluk edisinin en buyuk seref oldugunu hatirlatan, nice mesakkat ve musibetlerin insanin uzerine yagdigi su dunyada, Yezdan’a siginmak icin semsiyeyi andiran, vatana kastedenlere mimari dille minareler kilic, kubbelerin kalkan, heybeti ve genisligiyle toplumu kucaklayan, ibadethane denilince cogu dinin onemsedigi bir yapidir. Eger camilerimizi farkli tipoloji temelli yapacagiz diye modern insaat sektorunde dayatilan kutu kutu, koseli ve ozellikle tavandan basik yasadigimiz evler gibi insa edeceksek hic boyle islere kalkismamak en iyisidir. Cami insasinda maneviyyati temel ilke alma mevzuu cok onemli bir husustur ve bu konuda soz soyleme salahiyeti, ancak alni secde gormus, caminin atmosferini solumus dindarlar ve dindar mimarlar olmalidir. Bir musluman olarak bu tur yeniliklere kapali olunmamalidir, ama kubbe mimarisi de terk edilmeden modern camiler insa edilebilir. Esasen camiyi asil guzellestirenin cemaat olduguna , kultur ilim ve sanatla hemhal olup sosyallesmesiyle paralel oldugunu dusunuyorum.

    Furkan Ceylan | 18 February 2015


Yorum yazmak için


Türkiye çapında yüz bine yakın teknik elemanın katılımıyla gerçekleşen bu eylem, TMMOB’nin yasalarla çizilmek istenen meslek örgütü sınırlarını aşarak, ülkemizdeki emek mücadelesinin ayrılmaz parçası ve toplumsal muhalefetin temel dinamiklerinden birisi olduğunu apaçık ortaya sermiştir.           EMİN KORAMAZ – TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı     Ülkemizin toplumsal mücadeleler tarihinde yer edinmiş hareketler, [...]
ARŞİV
Subscribe