Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Nevzat Sayın: AKP sürekli Osmanlı ve Selçuklu vurgusu yapsa da tarihi bilmiyor…
Share 27 October 2014

İçkili yerler tarlalara itiliyor

Söyleşiyi yapan: Murat Şevki Doğan

Mimar Nevzat Sayın’a göre AKP sürekli Osmanlı ve Selçuklu vurgusu yapsa da tarihi bilmiyor. Bu yüzden Ak Saray gibi yapılar tam bir kafa karışıklığı abidesi…

Validebağ, bir kez daha şehir, şehircilik ve talan konularını gündemimize taşıdı. Bugün iktidar neyi yıkmayı hedefliyor? Şehir ve mekân kurgusu üzerinden nasıl bir hayat tarzı dayatılıyor? Mekân, bize nasıl insanlar olmamızı söylüyor? İstanbul’da korunacak yer kaldı mı? Türkiye’de mimarinin en önemli isimlerinden biri sayılan Nevzat Sayın’la, AK Parti “mimarisini” konuştuk. Söz, Sayın’da.

Validebağ Korusu için direniş devam ediyor. Validebağ şehir için neden önemli?
Validebağ, şehrin çok anlamlı bir yerinde kurulmuş bir park. Kayışdağı suyunun Haydarpaşa’nın yanından denize kavuştuğu vadinin bir ucu Validebağ. Kesinlikle kalması gereken bir yer. Bir kere, bütün o bölgenin panik hâlinde kaçabileceği, acil durumlarda sığınacağı tek yer. Sen oraya o imarı verdikten sonra, Validebağ için niyetini zaten belli etmiş oluyorsun. Yerel yönetimler bir bölgenin yöneticileri olarak değil, iktidarın bir karakolu gibi davranıyorlar. Validebağ tam da o yüzden bence tehlike altında. Ama halk çok sağlam direniyor, ben kalacağına inanıyorum.

Doğan Kuban, kent dokusunun yitirildiğini söylerken “İstanbul’da korunacak ne kaldı ki” diye sorar. Validebağ kalsa bile, İstanbul’da korunacak bir şey kaldı mı?
Doğan Hoca kendi tarihi içinde o kadar çok şeyin harap olduğunu gördü ki, varlığını bildikleriyle yokluğunu bildikleri arasındaki büyük uçurum yüzünden böyle bir cümle kuruyor. Tabii, bir bilge olarak olacakları görüyor ve önceden uyarıyor bizi. Söyledikleri bence şimdiki zaman değil, gelecek zaman fiiliyle anlamlı. Ben, hem şehir ölçeğinde hem de tek tek yapılar ölçeğinde yapılması gereken çok iş olduğunu düşünüyorum.


İstanbul’da bugün korunan bir yer var mı?

Kendini koruyabilen yerler var. Mesela Kuzguncuk. Bir tarafı deniz, bir tarafı Nakkaşpaşa, bir tarafı Fethi Paşa Korusu, yukarısı da Bülbülderesi’nin eski yerleşmesi. Dolayısıyla burası müteahhitler ve yatırımcılar için, “elverişli” bir yer olmamış. Erken bir koruma kararı da alınınca, kendini koruyabilmiş. Zaten böyle olmalı, bir bölgenin kendini korumasının önü açılmalı. Aksi takdirde, bunu dayattığınızda mutlaka bu dayatmayı çözecek üçkâğıtlar bulunacaktır. Eyüp, kendini koruyabilmiş bir yer. Birçok Boğaz köyü de öyle; Kanlıca’nın korunamadığını söyleyebilir misiniz? Mesele şöyle bence: Bugün bunları korumak isteyen birileri yok.


Neye bağlıyorsunuz bunu?

Bizim korunması gerektiğini düşündüğümüz şeylerle, bugün bu ülkede yaşayan insanlar arasında genetik bir bağ yok. Onları, onlar yapmadı çünkü. Yoksa hiç kimse kendisinin olan bir şeye bunu yapmaz. Kendilerine ait hissetmediklerinden koruma gereği de duymuyorlar.


Fakat iktidar kendini, tarihsel süreklilik içinde konumlandırıyor. Biz şunun devamıyız, diyorlar. Bunun pratikte karşılığı yok mu?

Tam tersine paradoksal bir durum çıkıyor ortaya. Türkiye’yi en fazla tahrip edenler, en muhafazakâr olanlardır. Bu hep böyledir. Türkiye’deki bütün kadroların, kurumların, fiziksel mekânların tahribatı bence tutucu iktidarlar tarafından olmuştur.


Neden?

Bilmedikleri için. Şuanda iktidar, muktedir olmaya çalışıyor. İktidar olmak kolay, birkaç dönem seçim kazanırsınız. Ama muktedir olmak, bugüne kadar kemikleşmiş bütün kurumları ele geçirmeyi ve bunların dilediğiniz gibi çalışmasını sağlamayı gerektirir. Tam burada, iktidar olarak kendi siyasi ifadenizi en iyi anlatabileceğiniz yol ne olabilir? Mimarlık. Bugün Pembe Köşk yerine AK Saray yapılıyor. İkisinin mimarisini yan yana koyun. Cumhuriyet kurulduğunda nasıl bir yönetim anlayışı vardıysa, Pembe Köşk içtenlikle bunu yansıtıyor. AK Saray da bugünkü iktidar neyse, bence negatif anlamda da olsa “içtenlikle” onu yansıtıyor.


AK Saray, ne yansıtıyor sizce?

AK Saray, kafası karışık, ne yapacağını bilemeyen, geriye doğru bakmayı bilmeyen, geriye doğru baktığında bulabileceği şeylerin sayısı hakkında bile bir fikri olmayan, ileri doğru bakışı tıkalı, arada bir yerde kalmış bir adamı yansıtıyor.


Cumhuriyet erken dönem mimarisi için “modernist” diyebiliyoruz. Bugün AK Parti “mimarisinin” bir adı var mı?

Bunun tek adı var: Eklektik. Oradan buradan ne bulursa koparmaya çalışıyor. İktidar, kendi kültürel kadrolarını oluşturamadı; bu siyasal erkin, kültürel, entelektüel erki yok. Onun için de arayış içerisinde. Bir şey bulmaya çalışıyor ve şuanda uyduruyor. Ataşehir’deki cami, yeni köşk, yeni yapılan okullardaki Selçuklu, Osmanlı mimarlığı arayışları, hepsi bunu gösteriyor. İktidar, Selçuklu “olmak” istiyor ama aralarında Selçuklu mimarisinin ne olduğunu bilen biri yok. Kaçırdıkları ise şu: Zamanın ruhu diye bir şey var. Bir derede iki kere yıkanamazsın.



Neden “İslamcı” veya “İslam mimarisi” değil mesela?

İktidarın böyle bir derdi olabilir. Sokaktaki adamın böyle bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Bakın binalara, Selçuklu bir taç kapı, arkasındaki kütlenin ondan haberi yok, pencereler başka bir telden, duvarlar başka bir telden çalıyor. Bir camiyi alıp bakın: Niye bundan 600 yıl önceki gibi, yani yapmaya çalıştıkları gibi olamıyor? Bir bütünlük fikri olmadığı için, parçalar biraraya geldiğinde bir bütün oluşturamıyor, olsa olsa bir yığın oluyor. Şöyle düşün; her yere cami yapılıyor. Ben birkaç kere cami yapmak durumunda kaldığımdan iyi bildiğim bir konudur. Bakın vakit namazlarına, hangi cami dolu? Kimse gitmiyor. Günlük hayat daha farklı akıyor ve talepleri de farklı. Aksine, bu eklektik yapı, toplumun bütün katmanlarına yayılıyor artık…


Nasıl yani?

Düşün; Nişantaşı, Keten İnşaat tarafından yıkılıyor ve inşa ediliyor. Bir inşaat şirketi, Nişantaşı mimarisini tanımlıyor. Bundan 100 yıl önce yapılan neoklasik yapılar gibi yapılmaya çalışılıyor ama onlar zaten, 300 yıl önce yapılanların kopyalarıydı. Suyunun suyunun suyu. Mesela, Yıldız Teknik’in köprüye yakın girişinde bir üst yol var. Günlerdir uğraşıyorlar: O üst yolun ayağını önce taş kapladılar, sonra aralara tuğla yerleştirdiler. Sonra korkulukları değiştirdiler, şimdi de merdiveni tamir ediyorlar. İşte o brüt beton üst geçit, sokak arası bir kebapçı dükkânına döndü.


Peki, hâkim estetik algısı için “kebapçı estetiği” diyebilir miyiz?

Kebapçı estetiği demek de doğru gelmiyor bana, kebapçılara haksızlık olacak. Çünkü işin tuhafı, büyük kebapçılar zımba gibi bir dekorasyona sahip. Onlar değişti. Sokak arasında kalmış, hafiften palazlanmaya çalışan küçük bir kebapçı dükkânını düşün, bunu şehrin ortasında bir üst yola taşıyorsun. Akıl alır gibi değil.


İhsan Bilgin, kentsel dönüşüm projeleri için “yıkım planı stratejileri” diyor. Bunu doğru kabul edersek, bugün yıkılan ne? Yerine ne yapılmak hedefleniyor?

Kentsel dönüşüm, dünyanın bütün kentlerinin yaşadığı bir süreç. Bugün ayıla bayıla baktığımız Roma, Paris, Berlin yıkılıp yıkılıp yeniden yapılmıştır. Bu olmazsa olmaz, çünkü şehirler de birer organizma. Bizimle onlar arasındaki fark; biz buna bir arsa üretimi gibi bakıyoruz. Tarlabaşı’nı düşün; önce oradaki grupları atıyorsun. Sonra metrekare fiyatını arttırıyor, orayı jantileştiriyorsun, sonra yeni alım gücü olan insanlara satıyorsun. Mümkünse bu alım gücü olan insanlar da iktidarın yanında olan, yeni sermaye grupları olacak. Bir bölgenin kentsel dönüşümü, o bölgenin arsaya dönüştürülmesi ve yeni yatırımlar için açılması anlamına geliyor.


Dünyada böyle değil mi?

Londra’da, Amsterdam’da da bu türden projeler yapılıyor. Ama şöyle: Bir konut bölgesinin yüzde 30’unu hayatı boyunca çalışsa da ev alamayacak insanlar için kiralık konut olarak, yüzde 30’unu da çok varlıklı insanlar için yapmak zorundasınız. Geriye kalan yüzde 40’ı, yatırımcı para kazanmak için yapabilir. Burada da bitmiyor: Varlıklı insanlarla yoksulların evi aynı sokakta, karşı karşıya bakacak. Yetmiyor: Bu insanlar, bölgeye bir güvenlikten geçerek girmeyecekler. Bunun üzerine kentsel dönüşüm iyi midir kötü müdür, tartışabiliriz. Türkiye’de ise tartışacak laf kalmıyor. Devlet ve ona bağlı olan kurumların hepsi, arsa üretim merkezi gibi çalışıyor. Devlet, en büyük spekülatör. TOKİ adıyla yapılan projelerin hepsi de spekülasyon faaliyetidir. Buradan bir şehir için ne çıkabilir ki?

Mekân kurgulaması, hayatı biçimlendirmez mi? Bu mekânlarla, bugün nasıl bir hayat tasarlanıyor?
Kapalı bir hayat. “Ütopya” kelimesine yazık olacak ama bir tür ütopya inşa edilmek isteniyor. Ütopya, etrafından soyutlandığı için bir ada üzerinde tarif ediliyordu. İstanbul’u düşün; herkese açık olması için yapılan alışveriş merkezlerinin kapısından sadece güvenlikten geçerek girebilirsin. Telefonunu, çantanı bırakırsın, üzerini ararlar. Sana örtük olarak şunu söylüyor: Buraya sadece bazı insanlar girebilir. Konut bölgelerini düşün: Bir arkadaşına gittiğinde, “Ben Mustafa’ya geldim, şu numarada oturuyor” diye hesap vermen gerekiyor. Bütün şehir böyle adalardan oluşuyor artık.


Bunun sonucu ne olabilir?

Sokak, yani karşılaşma alanı kalmıyor. Karşılaştığınız yerlerin hepsi- okullar, alışveriş merkezleri, cafeler- kast sistemine göre yapılanıyor. Şehir neredeyse üst- gelir grupları, alt- üst gelir grupları ve bunların ikisine birden hizmet eden en alttaki toplum gibi farklı tabakalardan oluşuyor. Bunların da yaşadıkları yerler birbirinden ayrışıyor. Öyle bir hâle geliyor ki bu; bir binada küçük dairelerle büyük daireleri yan yana bile yapamıyorsun. Ailelerle aile olmayanları bir apartmanın aynı katında, aynı asansöründe karşılaştıramıyorsun. Şehir insanların sadece kendisine benzeyen insanlarla karşılaşacağı yerlere dönüşüyor. Bence hedeflenen de budur. Bu da şuna varır: Sert bir şekilde bölgelere ayrılır şehir, gettolaşır ve çatışma ara kesitleri oluşmaya başlar. İnsan, gündelik alışkanlıklarını yapmamaya başlar. Saçma bir otokontrol sistemi belirginleşir ve sinik bir hayatın yağ lekesi gibi yayıldığını ve kolay kolay da çıkmadığını görürüz.


Sürdürülebilir bir tasarım mı bu?

Hayır, sürdürülemez. Kültür dediğimiz şey, hayatın bütün alanlarını kaplar. Omurgası sağlam, tutarlı, iyi beslenen bir yapı oluşturmadıkça bütün hayatınız eklektik bir yapı olarak devam edemez. Bu kadar eklektik bir hayat tasarımı, anlamlı hiçbir şeye sahip olmamak demektir. Bu, mimaride de hayatın hiçbir alanında da sürdürülemez.

Sokakta hayat var

İçki lisansındaki kısıtlamalar ve sigara yasağı, mekânlarla ilişkimizi nasıl şekillendirdi?
Mesela gittiğim şehirlerde akşam yemeğine kalmamı istediklerinde, içki içilen bir yere gitmek istiyorum. İstisnasız, bütün gittiğimiz lokantalar şehir dışında. Bursa gibi bir şehirde, akşam yemeği için şehrin beş kilometre dışında, tarlaların ortasında bir yere gidiyorsun. Bu, Anadolu şehirlerinde olurdu. Pavyonlar, gece kulüpleri, içkili lokantalar sanayi siteleri gibi gece kulübü siteleri olarak şehrin dışına sürülürdü. İktidarın, bunu şimdi çaktırmadan bütün şehirlerde yapmaya çalıştığını hissediyorum. Tabii ki, bu insanların davranış biçimlerini düzenlemek üzere kurgulanıyor. Ama mesela sigara yasağı da cafe kültürünü oluşturdu. Sürekli söylenir: Fransız Devrimi neden Fransa’da oldu? Cafe hayatı vardı çünkü. Başka insanlarla karşılaşma alanı çoktu ve halk, mızıldanmalarını topluca yapıyordu. Bu da, devrimin çok önemli bir parçasını oluşturdu. Ben onun için sigara yasağının, insanları sokağa çıkarmasını çok olumlu buluyorum.


UYDURULMUŞ İHTİYAÇLAR MİMARİSİ

“Mimarlık üretiminin uydurulmuş değil, gerçek ihtiyaçlar üzerinden tanımlanmasını önemli buluyorum” diyorsunuz. Bugün Türkiye’deki üretimin ne kadarı uydurulmuş ihtiyaçlar üzerinden belirleniyor?
Siz, kent topraklarını uydurulmuş ihtiyaçlar üzerinden değerlendirmeyi hedeflerseniz, Tarlabaşı’nı yıkmak gibi bir problem üretirsiniz mesela. Kendi siyasi erkinizi anlatmak istiyorsanız, cami yapmak için şehrin en görünür yerlerinden birini, Çamlıca Tepesi’ni seçebilirsiniz. Çamlıca’da caminin ne işi var? Cami, cemaatin olduğu yere yapılır. Orada teleferikle Cuma namazı turları mı düzenleyecekler? Caminin bütün ruhuna aykırı. Ya da, örtük olarak şu anlama geliyor: Ben nasıl olsa bütün Çamlıca’yı inşa edeceğim. Birileri gerçekten sıkı bir biçimde uyduruyor. Hayatta bunların yeri yok ama bize dayatılan hayatta var.


Peki, Türkiye’de eksik olan ne?

Ben, şunun eksik olduğunu düşünüyorum: Ortak akıl denen şeye kimse inanmıyor. Haliç’e köprü yapılacak, bu, tartışmaya açılabilirdi. Dünya kadar insan bu köprüye gerek yok, dedi. Boğaziçi’nden, İTܒden seküler bir dünyaya inanan mühendisler, Süleymaniye’nin silüetini de kapattığı için bu projenin doğru olmadığını savundular. Ama muhafazakâr bir dünyaya inanan belediye başkanı, o köprüyü yaptı. Bu tuhaf, değil mi? Kime sorsanız, Boğaz’dan daha güzel bir yer var mıdır? Artık köprü çıkışına bile gökdelen yapıyorlar. Hani Boğaz dünyanın incisiydi? Adamlar, Paris’in üzerinden uçak uçurtmuyorlar. Dünyayla aramızda böyle bir fark var.


Bugün İstanbul’un kendine özgü bir rengi var mı?

Var. İstanbul, dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Düşün, neler yapıyoruz ve hâl⠓Bana mısın” demiyor. Bana hâlâ morla mavi arasında bir yerde duruyor gibi geliyor bu şehir. Bizans çok var. İlişkiler ağı da öyle gelişiyor zaten, “Bizans entrikası” derler ya. Osmanlı da çok var, bunların ikisinin arasında bir yerde. Cumhuriyet çok belirgin değildir İstanbul’da. Harem tarafındasın, Topkapı Sarayı’na bakıyorsun ve şahane bir yerde olduğunu düşünebilirsin. Gaziosmanpaşa’ya gittiğinde bu düşüncen birden yerle bir olur. Bu olanaklara sahip olan şehir pek yok. 20 milyona yaklaşan nüfusuyla birçok şehir iç içe. Ama giderek kararıyor şehrin rengi.

Kaynak: Taraf

32 Yorum
  1. Tespitlerin çoğu yerli yerinde. Bir kültür eksikliğinden ziyade bu kadro hem küreselci hem mukeddasatçı, hem modern, hem müslüman, hem zenginci-rantçı hem fakir halka kömür-makarna sadakacısı olunca kafaları cacık gibi oluyor. Hem diktatör hem halkın hizmetinde nasıl olunamayacak sa Validebağ’da yeşile saldırırken cami kalkanını kullanmaya çalışıyor.

    Mithat Okumuş | 27 October 2014

  2. Rey-i vahidi esas alan idareler tek adam ne derse onu yaparlar. Günlük jargonda siyasal İslam diye nitelendirilen bu tarz idarelerde istişari mekanizmalardaki ve yönetim kademelerindeki insanlar sadece şekil olarak vardır ve tepedeki şahsın buyruklarını bilakaydüşart ifa eylemek için gayret sarfederler. Baş’ın emirlerini tartışmak bile bu anlayışta adeta günahtır. Baş’ın emir ve görüşlerini müzakereye açanlar ise en ufak bir nitelemeyle vatan hainidirler. Bu Baş, herşeyi, herşeyin en âlâsını bilir. Mimariyi de, şehri de, planlamayı da bilir. Demokratik kültürden yoksun idareler tek kelime ile diktatörlüklerdir. İşte halihazırdaki mimari ve şehir (tabi adına mimari ve şehircilik denirse) de bugünkü gibi kitsch olur. Herhangi bir kültüre ve akıma dayanmaz, dayanamaz. Ancak Baş’ın ve onun görüşlerinin mahsülleridir.

    Hayati Binler | 28 October 2014

  3. AKP baştan neydi ve önce liberalleri sonra birçok kesimi (hatırlayan olur mu mesela, roman açılımı, alevi açılımı gibi şeylerle kesimleri, referandumla 12 eylül karşıtlarını, kömür-makarna dağıtımıyla fakirleri…) yanına çekti.
    Devletin olanaklarını sonuna kadar kullanmayı hiç ihmal etmeden hep seçim kazandı. Kazandıkça saygısını kaybetti, ben yapıyorum, ben karar veriyorum kibir sarhoşluğuna gömüldü. Artık şehirlerde yollara, tek tek binalara, ruhsatlara karışırken bunu egemenlik alanı genişlesin diye yapıyor. Daha çok iz, daha çok kendi bildiği-saptadığı renge boyuyor çevreyi. Bunu ne kadar çok yaparsa o zaman daha iyi olur diye düşünüyor. Fakat devşirdiği kültür, ne islami ne modern. Ne Osmanlı ne Selçuklu. Eklektik ama bir o kadar da zevk ve sanattan mahrum. İnşaat işi olsun, bütçesi konuşulsun kabilinden sadece.
    Nevzat beyin tespitlerine bu bakımdan katılıyorum.

    deniz karakaya | 28 October 2014

  4. Bir yaşam odası olmayan madenlere bu halkın çocukları yollanırken rüküş saraylar yapmak için milyarlar harcanabiliyor. İş buradan patlamış durumda öncelikle.

    necmi yazgan | 29 October 2014

  5. Nevzat Beye sonuna kadar katılıyorum. Hepsi doğru ve gerçek tespitler. Sadece korumanın binalarla sınırlı değil insanlarla yani yaşamla da sağlanması gerektiğini eklemek isterim. Ancak bu konular açıldığında tanımlayamadığım ama beni sıkan bir şey var. Beni benim taraf ilgilendiriyor. Dolayısıyla bizim taraf samimi mi diye düşünmeden edemiyorum. Örneğin: Yeldeğirmeninde Kadıköy’ün en eski sinema binası tescilli Özen Sineması kaçak tadil ediliyor. Burada Kadıköy’ü tasarlayan TAK isimli atölye çalışması üstelik belediye tarafından yapılıyor. Nevzat Bey katıldı mı bilmiyorum ama buradaki çalışmalara da akademisyen, önemli mimarlarımız vs katılıyor. Kentle ilgili önemli mücadeleler veren bazı meslek odalarımızın da kimisi ödül veriyor kimisi yayınlarında bahsediyor.
    Şimdi soruyorum bu TAK çalışması, örneğin Gökkafeste yapılsaydı aynı destek ve katılımlar olur muydu? Eğer katılan akademisyen ve önemli mimarlarımız ile ödül veren ve yayınlarında tanıtan meslek odaları ‘evet’ diyorsa en azından sıkılmam geçecek.
    Soru: Yeldeğirmenindeki yaşam birkaç yıl içersinde Cihangirleştirilirse Yeldeğirmeni korunmuş mu oluyor?
    Arif Atılgan

    Arif Atılgan | 30 October 2014

  6. AKP herşeyi herşeye göre kabul eder, herşeyi kendisinin ilan eder, herşeyi yeri gelince reddeder. Bu kadar faydacı bu kadar eklektik sonuçta yani.

    Efe Akbulut | 4 November 2014

  7. AKP hiçbir zaman iktidar olamadı. Çünkü kendi ilkel ideolojisi ile hayatın gerçekleri uyuşmuyor. Kendi çağdışı dinci ütopyalarını çağdaş dünyaya dayatacak güce sahip değil. Her adımı ipte yürüyen acemi cambaz misali insanları korkutuyor. Sürekli düşüyor ve düştüğünü saklıyor. Taraftarlarını artık ancak maaşa menfaate bağlayarak ayakta kalabiliyor. CİA kökenli Fetullah’ın Aralık ayında ortaya çıkarttığı gerçek onu küçük kırıntılardan da etti. O sağı solu tehdit ederek, rüküşlüğün cehaletin dibine vurarak sürekli iktidardaymış görüntüsü vermeye çalışıyor. Kabus kesinlikle bitecek. AKSARAY bir utanç abidesi olarak Türkiye’ye miras kalacak.

    Adem Aşçıoğlu | 4 November 2014

  8. AKP resmen herkesi aptal zannettiği bir yolu bizlere dayatırken, aslı olmayan bir tarih tasavvuru içinde. Bu da yapılı çevremizi çok kötü etkiliyor.

    Orçun Kuzey | 19 November 2014

  9. İçkili yerler tarlalara itiliyor demeyin itilmeyi hak ediyor deyin. Haiç apartman altında birahane olurmu arkadaş. Sabaha kadar istanbulun merkezinde uyuyamıyoruz. Gece beyfendiler para kazansın diye gürültü çekiyoruz. Bimer ‘e bildirdim, Beyaz masaya bildirdi, her gece 155′i arıyorum, maalesef sonuç yok. Mahalleli olarak zor durumdayız. acilen ilgililere duyurulur.

    dell | 8 December 2014

  10. akp içki meselelerdeki bu sorunu halletsin oyum sana . her yeri kuşatan bu pavyon ve birahaneler içerisinde çocuk büyütmeye çalışıyoruz…

    sadi | 8 December 2014

  11. akp hergün biraz daha çoğunluğun dayatması ile yükleniyor ve haksızlığı bilgisizlik ile karışarak bütün toplumu eziyor.

    kahraman yılmaz | 8 December 2014

  12. kahraman bey. çok haklısınız ama yıllardır chp ye oy veren biri olarak yıllardır yaşadışımız hiç bir soruna doğru düzgün bir yaklaşım göremedim. akp içkili yerler le ilgili düzenleme yapması durumunda maalesef oyum akp nindir. tv de hergün izliyoruz adamlar birahanede gündüz gözüyle adam vuruyorlar. içen adamın imanı olmaz, o kafayla herşey yapabilir. ailelerin gözleri önünde hiç hoş olmayan şeyler yaşanıyor..maalesef..

    sadi | 9 December 2014

  13. AKP İçkili yerlerle ilgili yetkilerini siyasi amaçlarla kullanmakta. Kendi bölgelerinde yüzyıldır içki satılan yerleri kapatırken bunların kendi belediyeleri olmayan yerlere yönelmesine neden olmaktadır. Sonuçta Beyoğlu gibi içki ile bütünleşik bir tarihi ve sosyal yapısı olan bir semt dururken Kadıköy’ün halkımızın oturduğu sokaklarında yeni içkili yerle açılmaktadır. Sorun içkili yerlerin belirli yerlerde toplanmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa AKP’ye oy vererek çözüm üretmek mümkün değildir.

    Aydın Avcı | 9 December 2014

  14. Aydın arkadaşım size katılmıyorum. Ben Akp’ye bağlı bir semtte oturuyorum ve belediyede bu sorunu halledemiyor. Yasa derki gece 22.00 dan sonra komşunu rahatsız edemezsin. Bu adamlar CHP zamanı içkili yerleri açtılar. Chp’ye oy vererek oturduğum dalı keser gibi içkili yerlere vesile oldum. Artık Akp den umut besler oldum. Sabahın 5′ine kadar beyninizde ritimli bas sesleri ile uyumadan beni anlamanız imkansızdır.

    sadi | 9 December 2014

  15. Beyoğlu’nun içkili sokaklarının bir özelliği vardır. Üst katlarda oturanlar ya durumu kabullenmiştir. Ya da kendileri çalışmaktadır. Her ülkede, her kentte içkili yerler vardır. Ve benzer sorunlar yaşanır. Anormal olan bu yerlerin konutların altına sokulması ve insanların rahatsız edilmesidir. Bizim Şifa bölgesinde yakın tarihe kadar konut sokakları olan yerler şimdi barlara açılmış durumda çünkü Beyoğlu belediyesi bu yerleri iş yapamaz hale getirdi onlar da Kadıköy’ümüze sığındılar. Buna karşılık Beyoğlu tam bir yıkım bölgesine döndü. Eskinin barları, meyhaneleri birer birer kapanıyor ve kendileri iiçin ugun olmayan semtlere taşınıyorlar. AKP tüm toplumu birbirine düşürmek için bütün gücüyle çalışan bir parti. Günümüzde nasıl tarikat cemaat savaşları başladıysa, nasıl Kürtler Türklerle, Araplarla birbirlerine girdiyse aynı şey başka kesimlerde de gerçekleşmekte. 4:murat Osmanlı’nın tüm olanaklarını seferber etmiş içkiyi yasaklamıştı. Sonuç tam bir hüsran olmuştu. Günümüzde de durum böyle. Önemli olan barları içkiyi yasaklamak değil onu kentin tarih içinde bu yönde gelişmiş alanlarında tutmaktır.

    Aydın Avcı | 9 December 2014

  16. CHP dönemlerinde ne bu tür tartışmalar vardı ne de bu kadar ayyuka çıkmış bir içki sorunu. Üstelik AKP ile hap sorunu da başladı ve yaygınlaştı. Ben uzun yıllar AKP’ye oy vermiştim ama artık uyandım ve yeminliyim bir daha hiçbir şekilde AKP’ye oy yok. Çünkü Aydın beyin söyledği gibi insanları birbirine düşürmekten, boyuna borç almakta, İslam dininin imajını yasakçı, rüşvetçi, hırsız tanımlamalarıyla eşleştirmekten ve topluma kin nefret ekmekten başka bir işe yaramıyor. İçkili yerler sorunu sayısız sorun arasında sadece bir tanesi.

    Dilek Durmuş | 9 December 2014

  17. Aydın arkadaşım kabullenmiş ne demek ya o insan değil mi. Aklı başında olan hiç kimse bu tür yerlere gitmez. Ben de içki içerim ama bu tür mekanlara değil. ben daha çok otel ve nezih mekanlara giderim. hiç kimse birşeyi kabullenmek zorunda değil. Sizi gece yarısı alt komşunuzun gitar çalarak uyandırdığını düşünün. Adam burada yaşadığı sorunu belirtiyor siz akp den haklarınızdan ..vs bahsediyorsunuz. Kusura bakmasında hiç kimse hiç kimseyi rahatsız etme hakkı yoktur. Konunun akp ile ilgisi olduğunuda düşünmüyorum. Sosyal medya yeni yeni yaygın olmaya başladı. İnsanlar (Ben bile) içtiğim yerin çevreyi rahatsız edeceğini yeni fark ettim. Ama demek ki rahatsız ediyormuş. Saygılar.

    cem | 10 December 2014

  18. Herkesin sorunu kendi için öner taşıyor… haklısınız. Önemli olan sorunu siz yaratmayın, o zaman toplum bu zihniyete ihtiyaç duymaz. Akp nin tek yararı bu oldu bence. halkın sorunlarını sokak sokak dinliyor ve ihtiyaca göre çözümler üretiyor…

    dilek | 10 December 2014

  19. Ben kişileri rahatsız etme hakkı diye bir şey demedim. Tabi ki böyle bir hak yok. Yoksa televizyonlarda aklına eseni söyleyenlerden rahatsız olmazdık. Tabi ki hakkınız var. Ama siz eğer milleti cezalandırmak için evlerin arasına meyhaneler açılmasına neden olursanız bunun da sorumlusu olursunuz. AKP hiçbir konuda hiç kimseye danışmıyor. Tabi göstermelik değil ise. Beyoğlunda barların olduğu sokakta bir anket yapsınlar sonucu göreceklerdir. Burada önemli olan kentin belirli işlevleri tarihi olarak yerleşmiş bölgelerinin kentin diğer bölgelerine yaygınlaştırılmamasıdır. Ayrıca toplumun zihniyeti de kimsenin tekelinde değildir. Kadıköy’de barların yayılmasına tabi ki karşıyım ama barların Beyoğlu’ndan kaldırılmasına da bunun için yaratılan Belediye terörüne de karşıyım.

    Aydın | 10 December 2014

  20. Kabullenmiş deyimi çok yanlı bir düşünce. İnsanların düşünceleri ortada doğrular ve yanlışlarda ortada. Akp dün yoktu belki yarında olmayacak. CHP hep vardı ve var olacak. Akp bir gün gidecek ama bunun yerine başka bir parti olacak. CHP ve MHP de sürekli olmaya devam edecek. Keşke sorunlara daha iyi yaklaşım sergileselerdi de ülkeyi yönetseydiler. Parti önemli değil, önemli olan Atatüek’ün bizlere miras olarak bıraktığı bu ülkeyi hakkıyla yönetmek/yönetilmesini sağlamak. Ülkeyi yöneten insanları bizler seçiyoruz ve herkese saygılı olmalıyız. Toplumu rahatsız edecek herkesi toplu olarak uyarmalı ve kendi sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz. İçki konusunu nasıl çözeriz orası muamma tabi. Sarhoş bir insana laf anlatmak zordur. Onun içinde çevreyi rahatsız edecek yerlere gitmesek sanırım o da halledilir.

    sinem ay | 10 December 2014

  21. İstanbul Bahçelievler halından şikayetçiyim, yıllardır çalışmadan, sırf akp li diye Osman Develioğlu’na oy veriyor halk. Kentsel dönüşme başladı diye 2 katlı evleri yıkıp 6 katlı yapıyor diye sn Develioğlu basında şirinevler kentsel dönüşümde 1. oldu diye kendi reklamını yapıyor. Aslında Şirinevler’i bilen bilir. Burada ne kentsel dönüşüm yapılıyor nede kentsel dönüşüm oluyor. Bu semt de sadece betonlaşıyor. İçkili yerlerle ilgili aynı sorun bu semttede var. Belediye şikayetlere kulağı tıkalı. Şirinevler de maalesef bu konuda özgürlük var. İsteyen herkez istediği herşeyi özgürce yapabileceği bir semte çevirdi başkan. Şirinevler de oturmayan ve Bahçelievler de oturup şirinevleri bilmeden yöneten başkanı kınıyorum..

    musa | 16 December 2014

  22. bıktık artık bu birahane gürültüsünden yeterrr.. başbakanım..

    aydın | 20 December 2014

  23. Yıllardır AKP’ye oy veririm. Ama AKP son yaptıklarıyla, güneydoğuda yarattığı ortamla, Türkiye’nin parçalanmasına adım adım yaklaştırmasıyla, rüşvetten yakalanmayı darbe saymasıyla, insanların yaşantılarına karışmasıyla bıkkınlık uyandırdı. Bundan sonra kesinlikle AKP’ye oy vermeyeceğim. Apartman altlarına içkili yer konusuna gelince bu yerler açılırken yasa gereği apartmanlarda oturanların izinlerinin alınması lazım. İzin verirken düşünselerdi. Ayrıca yine AKP’nin ortalığı karıştırma eyleminin bir parçası olarak görüyorum. Sen kalk yüzyıldır içkili yerlerin bulunduğu semtleri içkiye kapat, sonra da neden başka semtlere gittiler insanları rahatsız ediyorlar diye söylen. Bence Aydın bey son derece haklı bu konuda.

    Ali Duman | 21 December 2014

  24. Üstelik yasa çok daha kısıtlayıcı:
    BİRİNCİ BÖLÜM
    İçkili Yer Bölgesi
    İçkili yer bölgesinin tespiti
    Madde 29- İçkili yer bölgesi, mülki idare amirinin genel güvenlik ve asayiş durumu hakkındaki görüşü doğrultusunda belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde belediye meclisi, bu sınırlar dışında il genel meclisi tarafından tespit edilir.
    İçkili yer bölgesi haricinde içkili yer açılamaz.
    İçkili yer bölgesi olarak tespit edilemeyecek yerler
    Madde 30- İçkili yer bölgesi;
    a) Hükümet binaları, hapishane ve ıslah evleri; her türlü mabet, dini kurum ve kuruluşlar; sanat müesseseleri, maden ocakları, inşaat yerleri; patlayıcı, parlayıcı, yanıcı ve benzeri tehlikeli maddeler üretilen, satılan ve depolanan yerler ile gaz dolum tesisleri yakınında,
    b) Konaklama yerleri hariç olmak üzere, otoyolları ve karayollarının her iki tarafında sınır çizgisine ikiyüz metreden yakın mesafe içinde,
    c) Otogar ve otobüs terminallerinde,
    d) Resmi ve özel okul binaları, ilk ve orta öğretim öğrencilerinin barındığı öğrenci yurtları ile anaokullarına yüz metreden yakın mesafe içinde,
    tespit edilemez.
    222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamına girmeyen eğitim-öğretim kurum ve tesisleri ile öğrenci yurtları ve (a) bendinde belirtilen yerler için mahalli şartlar dikkate alınarak belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde belediye meclisi, bu sınırlar dışında il genel meclisi tarafından belirli bir mesafe, tayin ve tespit edilir.
    Karar ve krokinin hazırlanması
    Madde 31- Tespit edilen içkili yer bölgesi, belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde belediye meclisi, bu sınırlar dışında il genel meclisi tarafından karar şeklinde tutanağa geçirilir ve karara adres bilgilerinin bulunduğu tasdiklenmiş ölçekli kroki eklenir.

    Ali Duman | 21 December 2014

  25. Bu ölçülere bakılırsa Kadıköy’de tek bir içkili yer açılamaz. Çünkü İskeleden Moda’ya 1,5 kilometre, sahilden Bahariye’ye 600 metre var. Yani bütün film bu alanda geçiyor ve burada çok sayıda okul, cami, kilise, öğrenci yurdu … bulunmakta.

    Anonymous | 21 December 2014

  26. Arkadaş bu yasalara kim bakıyor. Biz ülke olarak ne kanun ne yasa dinleriz. İçkili yerler her şehir ve semtte değişiktir. Bir içkili yer yardır. İnsanlar gelir içer sohbetini yapar eğlenir ve evine gider. Bu tarz yerlerin işletme sahibi kurallara uyar gürültü yapmaz çevreyi bunaltmaz, insanlara saygılıdır. Bir yer vardır gece 23.00 da dangır dangır müzik ile başlar sabahın 06.00 ına kadar insanları bezdirir. Polisi bıktırır ve isyana kadar sürükletir. Bu tar yerler işte ne kural tanır ne kanun, onun herşeyi paradır. Bu tarz yerler de doğruyu da götürür. Kanunların daha sert olmasına ve içkili köy tarzı yerlerin yapılması ve insanların sınırlarını zorlayan kanunların gelmesine neden olur. Anlatmak istediğim şey net olarak oturdukları dalı keserler.

    sufi | 22 December 2014

  27. müzik ile ilgili kısıtlama ve kanun ..
    Canlı müzik izni

    Madde 42

    Açılması izne bağlı istirahat ve eğlence yerleri ile lokanta, kafeterya gibi kısa süreli yeme-içme ihtiyacı giderme amacıyla hizmet veren umuma açık yerlerde canlı müzik yayını yapılabilmesi, mahallin en büyük mülki amirinin iznine bağlıdır. Canlı müzik yayını yapılmasına izin verilen yerler, gürültü ölçümlerinin yapılması için çevre sağlık müdürlüğüne bildirilir.

    İşletme sorumluları, canlı olarak veya elektronik cihazlarla yapılan müzik yayınının tespit edilen saatleri aşmamasını ve gerekli ikaz levhalarının asılmasını sağlar.

    Müzik yayını sınırlaması

    Madde 43

    Umumi veya umuma açık istirahat ve eğlence yerleri ile bu nitelikteki ulaşım araçlarında, oturma alanları ve yakın çevresi ile gürültüye hassas bölgelerde gürültü rahatsızlığı verecek şekilde 24.00 – 07.00 saatleri arasında müzik yayını yapılamaz.

    Aksine davrananlar hakkında fiilin niteliğine göre 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunun ve/veya 2872 sayılı Çevre Kanunu hükümleri tatbik olunur. Belediyelerin gürültüyü kontrol konusundaki yetkileri saklıdır.

    sufi | 22 December 2014

  28. görüldüğü gibi kanun var ama uygulayıcıları yok. ceza kesseler bak birdaha gürültü yaparmı bunlar. rüşvet ile dönüyor herşey arkadaşlar maalesef.. o gürültü yapacak ki birileri rüşvet alıp onlara izin versin..

    sufi | 22 December 2014

  29. evet birader sonuna kadar haklısın. Zamanında birileri akıl verdi ve yine osmalı döneminde uygulanmıştı ”benim memurum nasıl geçineceğini bilir” ve bu yıllardır normal görülen bir durum. Rüşvet alan ve verene kanunda büyük cezalar var ama sadece kanunda kalıyor. Yukarılarda okumuştum adam bimer’e ,polise ve belediyeye şikayet etmiş ama gürültüye devam ediyorlar diye. Sizce neden rüşvet yüzünden. Yani memurlarımız nasıl geçineceğini bildiğinde. Başka ne olabilir diye düşünüyorum, acaba akrabası mı yada gizli ortağımı diye. Düşünün gece sabaha kadar müzik çal ve apartmanı uyutma neymiş ben para kazanıyorum. Ne güzel iş ya..

    cem | 23 December 2014

  30. haberlerde her akşam içkili yerlerin haberleri var. yetkililer duyurulur. ne zaman müdahale edeceksiniz bu insanlara.

    adil | 23 December 2014

  31. 17 Aralıkta ayyuka çıkan rüşvet rezaleti Türkiye’de sona erdiği, memurun maaşı ile geçinmeyi öğrendiği zaman yasaların çiğnenmesi de sona erer. Şimdilik hiç şansımız yok çünkü rüşvetten yakalanan bana darbe yaptılar diyerek yasaları değiştirmeye bile kalkıyor bu memlekette. “Yolcu olmaz ise yol neye yarar?” mantalitesi, yani işbirliği aklı şimdilik iktidarda bu ülkede.

    Anonymous | 24 December 2014

  32. Bu hükümet gibisi bırakın Türkiye’yi dünyada eşi benzeri yoktur. Yolsuzluk ve hırsızlığı sorgulamak bile yasak. Bu kadarına kimse cesaret edemezdi. Bu sadece hükümetin değil tabi halkın ahlak sorunu. Milletin ne yaptığına bu kadar dikkat eden, ikide bir namus ayarı bozulan muhafazakar kesim kendi başa getirdiği vekilleri şaibeli duruma düşünde hemen mezheplerini genişletiyor ve görmezden gelmeye ve hatta hoş görmeye hırsızlığı normalleştirmeye çalışıyorlar. Pes yani değil mi?

    mükremin arı | 24 December 2014


Yorum yazmak için


Türkiye çapında yüz bine yakın teknik elemanın katılımıyla gerçekleşen bu eylem, TMMOB’nin yasalarla çizilmek istenen meslek örgütü sınırlarını aşarak, ülkemizdeki emek mücadelesinin ayrılmaz parçası ve toplumsal muhalefetin temel dinamiklerinden birisi olduğunu apaçık ortaya sermiştir.           EMİN KORAMAZ – TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı     Ülkemizin toplumsal mücadeleler tarihinde yer edinmiş hareketler, [...]
ARŞİV
Subscribe