Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Dinlerin ve Sanatın Yeşerdiği Dağın Yamacındaki Şehir: Mardin
Share 8 May 2014

Mardin, Mezopotamya’da dağ ve yayla arasındaki sınırda, dinlerin, taşın, telkarinin ve şarabın buluştuğu yerdedir.

Hazırlayan:
NİLGÜN KIVIRCIK, Y.MİMAR

 

 

Dağın yamacındaki Mardin – Fotoğraf:Nilgün Kıvırcık

Mardin’in bu gün halen izleri okunabilen birbirinin içine geçmiş yaşam biçimleri, ritüelleri ile muhteşem bir uyum içinde devam ede gelen çok kültürlü yapısı 18.YY. da daha da renkli ve canlıydı.
Mezopotamya uygarlıklarının birbirini takip eden ve katmanlaşan birikimleri çoğalarak taşınıyordu. Gayrimüslimlerin, gerek kırsal gerek şehir ekonomisinde nüfus oranlarının çok ötesinde bir etkinlikleri vardı. Zanaatkârlık mesleğinde, bakır ve krom madenlerinin işletmelerinde, ticaret erbabı içinde Ermeni ve Süryani kesimin etkinliği fazlaydı.

O yıllara ait Osmanlı arşivlerindeki az sayıda veriye ek olarak yabancı uzmanların da kapsamlı araştırmaları sosyal-ekonomik-kültürel yapı hakkında ipuçları vermektedir.

Fransız araştırmacı Vital Cuinet, 19. yüzyıl başlarında 1880-92 yılları arasında on iki yıl süreyle Düyun-u Umumiye adına Osmanlı kentlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel envanter çalışmalarını yapmakla görevlendirilmiştir.

Vital Cuinet’in yaptığı bu çalışmalar daha sonraları 1892′de Paris’te, La Turquie d’Asie Géographie Administrative [Asyanın Türkiye'si - İdari Coğrafıya(sı)] ismi altında kitap olarak yayınlanmıştır. Yayınlanan bu kitapta sancakların ve sancaklara bağlı kazaların coğrafi, idari, nüfus, etnik ve dinsel durumu, kısacası, ” Küçük Asya’nın her taşrasının tarifli ve mantıklı istatistiği ” yer almaktadır. Birçok ciltten oluşan bu kitabın 2. cildinde Diyarbakır, Mardin ve Arghana (Ergani) sancaklarına ait veriler yer almaktadır.

Bu kaynakta Mardin şehrinin nüfus popülasyonu, 38781 Müslüman, 76127 Kürt, 3312 Çerkez,3302 Arap,1500 Ezidi ve Kızılbaş, 11600 Ermeni Ortodoks, 8000 Ermeni Katolik, 9000 Ermeni Protestan, 6600 Rum Ortodoks,14 820 Keldani Katolik,4000 Süryani Katolik, 13754 Yakubi Süryani, 580 Yahudi ve diğerleri ile birlikte,193 022 kişi olarak görünmektedir.

 

 

 

 

Fransız Katolik Fransizken Rahibeler ve Mardinli Hristiyanlar

Bu tablonun somut bir biçimde değişime uğraması 1915 Tehciri ile birlikte başlamıştır. Bu dönemde Diyarbekir(Amed) Valisi olarak atanan Mehmet Reşit Bey, Mebus Fevzi Pirinççizade ve kuzeni Bekir Sıdkı Tarancı Tehcir politikalarının organizasyonunu yapmışlar ve servetleri bu dönemde belirgin biçimde artmıştır! Bekir Sıdkı bu dönemde Belediye Başkanlığına getirilir ve Asurilerin(Süryanilerin) devlet politikalarının yanında yer alması konusunda etkin rol oynar. (Mardin ili Osmanlı idaresinde Diyarbakir Vilayetine bağlı bir sancak idi)

 

 

 Diyarbekir’de Tarancı evi – Fotoğraf: N.Kıvırcık

Tehcir sırasında kurulan esir pazarlarında pek çok Ermeni kadın ve çocuk alınıp satılan bir meta olmuştur. Halep’deki Bab-Nera pazarı dönemin en büyük esir pazarıdır. Mardin’de ilk esir pazarı 1916 Ağustosunda kurulur ve önce Ermeni kadın esirlerin satışı yapılır. Dönemin Süryani aileleri tehcirden etkilenmedikleri için bu esirleri satın alarak korumaları altına almaya çalışırlar. Savur’dan bazı Müslüman ailelerde esir pazarlarında satışa sunulan kadın ve çocukları himaye altına almak için satın alırlar ve din değiştirme konusunda da pek ısrarcı olmazlar. Bu gün Mardin’de Ermeni nüfus neredeyse yoktur.

Gayrimüslim nüfustan bu güne kalanlar ise Süryaniler ve Ezidilerdir.

EZİDİLER

11. yüzyılın sonlarında Şeyh Adi bin Misafir ve öğrencileri tarafından Hakkari dağlarından Şengal’e uzanan topraklarda yayılmaya başlanan Êzîdîlik öğretisi, tam bir asır sonra binlerce Kürde güneşe [Êzîdî inancına göre tanrısal bir varlık sayılan Xudan Şêşims’a] doğru el açtıracak kadar kitleselleşti. Êzîdîlik, Hindistan’dan Suriye’ye, Irak’tan Ermenistan’a kadar yayılan, bu süre zarfında yayıldığı her coğrafyadan bir renk alıp oraya renk katan bir dindir.

 

 

 

 

 

Ezidi inancında Allah’ın elçisi ve emirlerin yürütücüsü Melek Tavus

Yahudilik dışında yalnızca bir kavme, Kürtlere ait tek din olan ve bölge halklarının daha önceki doğa-tanrıcı inançlarından da önemli izler taşıyan Êzîdîlik, kutsal kitabı Mishefa Reş’in [Kara Kitap] el yazması nüshalarının yakıldığı rivayet olunur. Irak sınırları içerisinde bulunan Laleş Vadisi’nde her yılın Ekim ayında yapılan hac törenlerine on binlerce Êzîdî katılır. Êzîdîliğin Türkiye’de sadece 500 civarında mensubu kaldığı ve bölgedeki Êzîdîlerin çoğunun gördükleri baskılar sonucu Irak, İran, Ermenistan, Suriye, Sibirya ve birçok Avrupa ülkesine göç ettikleri bilinmektedir.

Ezidiler Allahın yaratıcı olduğuna ve büyüklüğüne inanırlar. Allah o denli yücedir ki insanların ibadetine ihtiyacı yoktur. Ezidiler gün doğarken ve gün batımında güneşe doğru dönerek 3 kez secde ederler. Ancak yanlarında Ezidi olmayan kişiler varsa ibadetlerini gizlice yapar ve elleriyle güneşi tutarak kalplerine götürüler. Böylece başka kişilerin varlıklarını fark etmesini engellemiş olurlar.
Ezidi inanışında Yeryüzünü yaratan Tanrı sürdüren ise Tanrının elçisi kutsal Melek Tavus’dur (Şeytan). Ezidi inancı ile Zerdüştlük arasında büyük benzerlikler vardır.

 

 

SÜRYANİLER
Süryaniler İsa’nın dilini konuşan kavim olarak bu güne dek gelen kadim bir topluluktur. Hıristiyanlık içindeki ayrışmada hep dinin ilk halini sürdürme yönünde tavır almışlardır.

İsa’nın nasıl bir doğaya sahip olduğu çatışmaya yol açınca toplanan Kadıköy (Khalkedon) konsili (451; konsil, kilise doktrini ve disiplini konusunda toplanıp karar veren dinsel kuruldur) sonucunda Hıristiyanlar ikiye ayrıldı: 1) Konsil kararlarını benimseyerek İsa’nın Tanrısal ve İnsanî olmak üzere iki doğası olduğunu kabul eden Rumîler (bunlar Melkaîler – “İmparatorun Adamları” – olarak da bilinirler; Bizanslılar, yani bugünkü Rum Ortodoksların atalarıdır). Bunlara göre, İsa’nın bu iki doğası birbiriyle karışmaz, değişmez ve ayrılamazdı. 2) Konsil kararlarına karşı çıkarak Monofizit öğretiyi benimseyen Hıristiyanlar. İşte Süryani teriminin dar anlamı esas olarak budur. Bunlar, İsa’nın tek bir doğası olduğuna karar vererek Doğu Kilisesinden (Rumîlerden; yani Bizans’tan) ayrıldılar. Meseleye siyasal olarak bakılırsa, bunlar Bizans etkisinden kopmak isteyenlerdir ve bu nedenle Malazgirt’i (1071) sevinçle karşıladıkları söylenir. Kıptî – Kopt, Süryanî ve bir de Ermeni kiliseleri Monofizit olarak sınıflandırılır. Bundan sonra, dar anlamda Süryani Kilisesinden (Batı Süryani; İngilizce: Syrians) ayrılmalar başladı.

İlk ayrılanlar Nasturîler olarak anıldı (ayrıca Doğu Süryani ve Asurîler olarak da bilinir; İngilizce: Nestorians). İsa’nın Tanrısal ve İnsanî olan iki doğasının birbirinden bağımsız olduğunu, bunların birlik oluşturan iki ayrı kişilik meydana getirdiğini söyleyen Konstantinopolis Patriği Nestorios’un öğretilerinin Efes (Ephesos; 431) ve Kadıköy (451) konsillerinde mahkum edilmesi üzerine ayrılan ve İsa’nın İnsanî doğasını vurgulayan Nasturîler Suriye ve Anadolu’da gelişmeye başladılar. Meseleye siyasal olarak bakılırsa, bunlar İran etkisine girenlerdir.

 

 

 

 

Şekil 2. Sebastien De Courtois

Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Süryaniler, köken olarak Hz. Nuh’un oğlu Sam’a dayanırlar. Semitik ırka mensup bu topluluk Mezopotamya’da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen eski Mezopotamya halklarının yani köklü bir kültürün mirasçılarıdır. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir. Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Süryanilerin kökenini sadece Aramilere veya Asurlulara dayandırma çabalarının , Mezopotamyanın eski tarihine bakıldığında çok anlamlı olmadığı görülecektir. Buna karşılık Süryanilerin kökenini, tüm eski Mezopotamya halklarına (Fenikeliler, Akkadlar, Keldalılar, Babiller, Kenanlar, Asurlular ve Aramiler) dayandırmak daha mantıklıdır. Çünkü bütün bu halklar aynı kökenden oldukları için daha kolay kaynaşabilmişlerdir. Aynı dili konuşan, benzer örf ve adetleri yaşayan bu halklar Hıristiyanlık inancı ile birlikte aynı dine de sahip olmuşlardır. Ve bu eski halkların temeli üzerinde, yeni bir ada sahip olan Süryaniler doğmuştur.

Süryani ataları Aramiler; Hiristiyanlığın, Antakya şehrine girdiği ve Hıristiyan dünyasının üç büyük kürsüsünden ilki olan Antakya Elçisel Kürsüsünün kurulduğu dönemde (M.S. 37-43) bölgede etkin durumdaydılar. Çeşitli putlara tapan Aramilerin büyük çoğunluğu, İsa Mesihin öğretisini kabul ederek Hıristiyanlığa geçiş yapmışlardır. Buna paralel olarak Arami olan isimlerini terk ederek Süryani tabirini kullanmaya ve ayni zamanda konuştukları Aramice lisanına da Süryanice demeye başlamışlardır.
O dönemde, bölgede yeni gelişen Hıristiyanlık inancı ile Süryani ismi özdeşleşmiş, bu iki öğe halk arasında aynı anlam ve manada kullanılır olmuştur. İsa Mesihin havarileri ile bölge halkı Süryani adını o kadar benimsediler ki Antakya kilisesini bu isimle çağırmaya başlamışlar ve bu ismi Antakya Kilisesinin dini simgesi haline getirmişlerdir. Üçüncü Antakya Patriği Mor İğnatiyos Nurani’nin, M.S. 107 yılında Romalılara yazdığı mektubunda görüldüğü gibi “Antakya Süryani Kilisesi” değimini kullanmıştır.

Arami Kralı V. Abgar, M.S. 34 yılında Hıristiyanlık inancını kabul ettikten sonra, Mezopotamya’nın çeşitli bölgelerine elçiler göndererek, Hıristiyanlık inancının bu coğrafyada yayılmasına öncülük etmiştir. Bölge halklarının Süryanice (Aramice) konuşuyor olmaları bu süreci hızlandırmıştır. Böylece biri diğeri ile özdeşleşmiş, ayni anlam ve manada kullanılan Hıristiyanlık inancı ile Süryanilik, kısa zamanda Mezopotamya bölgesine yayılmıştır.

Süryani bilginleri, dilbilgisi, konuşma (hitabet) ve şiir gibi filoloji bilimlerine yoğunlaşmışlardır. Bunun yanında mantık, felsefe, tabiat bilimleri, matematik, astronomi, jeoloji ve tıpla uğraşmışlardır. Bu değerli bilginler, teorisel din biliminin, ahlakın, kilise ve toplum hukukunun da derinliklerine dalmış bu konularda önemli çalışmalar yapmışlardır.

Uzun zamanlar toplum ve din tarihi, coğrafya, kilise müziği ve hikaye anlatma sanatına değinmişler, genel olarak insani eğitimin en bilinen alanlarını kapsamışlar, bilginin meşalesini doğu ve batı dünyasının en uzak bölgelerine taşımışlardır.

Beş bin yıllık geçmişe sahip bu zengin kültürün mirasçıları Süryaniler, günümüzde yaklaşık olarak beş milyon tahmin edilen nüfuslarıyla Türkiye, Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Hindistan’da yaşamaktadırlar. Ancak yirminci asrın son çeyreğinde, büyük bir bölümü Türkiye ve Ortadoğu’dan ayrılarak, başta Avrupa ve İskandinavya ülkeleri olmak üzere Amerika’ya, Avustralya’ya göç etmişlerdir

Turabdin platosundaki pek çok Süryani köyünde tek-tük kalan aileler dışında yurtdışına giden ailelerin evleri halen sahiplerini beklemektedir.

 

 

Kıllıt-bugünkü Türkçeleştirilmiş adıyla Dereiçi Köyü – Fotoğraf: N. Kıvırcık

 

Günümüzde, Türkiye’de Süryanilerin iki Metropolitlik merkezi bulunuyor. Turabdin ve yöresi Metropoliti Mor Timotheos Samuel Aktaş ve İstanbul ve Ankara Metropoliti Mor Filüksinos Yusuf Çetin.
Türkiye’de Süryani nüfusu ise yaklaşık 25 bin civarındadır. Bu nüfusun dağılımı İstanbul başta olmak üzere, Midyat, Mardin, Diyarbakır, Elazığ, Adıyaman ve Ankara’dadır.

İstanbul Süryani Ortodoks Meryemana Kilisesi’nin Müdürü, Zeki Demir’in anlatıları ile İstanbul Tarlabaşı Semtindeki kilisenin öyküsü aşağıda anlatılmıştır;

İstanbul’a yerleşen ilk Süryaniler, ibadetlerini yapabilmek ve yanlarına gelen ruhanileri barındırabilmek amacıyla, Tarlabaşı semtinde ahşaptan yapılmış oldukça küçük bir ev satın aldılar. 1844′te Patrik Moran Mor Iğnatios II. Yakup cemaatini ziyaret etmek amacıyla İstanbul’a geldiğinde, önceden alınan bu evi kiliseye çevirmeyi düşündü. Bu nedenle Sultan Abdülmecid’e müracaat etti. Bunun üzerine Sultan, ahşaptan yapılmış evi kiliseye çevirmek üzere Süryanilere ferman verdi. Böylece Kilisenin inşaatı yapıldı ve Meryemana adı altında ibadethane olarak kullanılmaya başlandı. Ahşaptan yapılan bu kilise 1870′te Beyoğlu’nda çıkan büyük yangında kül oldu. 1880′de tekrar inşa edildi, ancak bu sefer kagirden yapıldı. İkinci göç dalgasıyla birlikte, İstanbul’da yaşayan Süryani Ortodoks nüfusu da artmaya başladı. Mevcut kilise yetersiz kalınca kilise bitişiğindeki bina satın alınarak kilisenin büyütülmesine karar verildi. 1961′de Abduinur Aydıner’in başkanlığındaki vakıf yönetim kurulu gerekli yasal izinleri aldı, sonra da Mardin’den yapı taşlarıyla, taş yontmacılığı ve oymacılığında hünerli ustalar (Sait Mimarbaşı, İskender Aktaş ve Lole Ertaş getirildi, iki yıl süren titiz bir çalışma neticesinde bugünkü haline geldi ve 3 Kasım 1963′te Patrik Moran Mor îğnatios III. Yakup tarafından muhteşem bir törenle, diğer cemaatlerin patrikleri, hükümet temsilcileri ve Süryani Ortodoks Cemaati’nin huzurunda takdis edilerek ibadete açıldı. Bu gün halen ibadete devam edilen bina betonarme olarak yapılan ve birkaç binanın birleştirilmesi ile oluşan bir Metropolit ve ibadet merkezi olarak aktif olarak kullanılmaktadır.

Süryaniler’in İstanbul Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı adı altında sadece bir vakıfları vardır. Bu vakfın idareciliği de dört senede bir cemaatin oybirliği ile seçtiği 12 kişiden oluşan Yönetim Kurulu tarafından yürütülmektedir.

İstanbul Süryani Ortodoks Meryemana Kilisesi Vakfı, 1959′a kadar resmi olmayan ve beş altı kişiyi geçmeyen kurullar tarafından idare ediliyordu. Süryani Ortodoks göçün, İstanbul’a doğru hız kazanmasıyla artan nüfusun idaresi güçleşmiş, örf ve adetlerin uygulanmasında, zorluklar yaşanır olmuştu. Bunlara Kilise vakfının idaresi de eklenince resmi yetkiye ihtiyaç duyuldu. 12 kişiden oluşan İstanbul Süryani Ortodoks Meryemana Kilisesi Vakıf Yönetim Kurulu 1959′da Vakıflar İdaresi’ne müracaat ederek, ilgili yasal düzenlemelerle tüzel kişiliğe kavuştu.

Buna göre; Yönetim Kurulu, İstanbul’da yaşayan Süryani Ortodoks Cemaati’ni, tam yetki ile temsil eden tek kuruluş haline geldi. Türkiye Cumhuriyeti seçim kanununun ilgili maddeleri gereğince, dört senede bir yapılan seçimle iş başına gelen kurulun görev ve yetkileri kurumun resmi tüzüğünde belirlenmiştir.

Lozan ve Süryaniler
Lozan antlaşması 24 temmuz 1923′de Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devletleri ile Türkiye Devleti arasında imzalanmıştır. Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyetinin Misakı Milli sınırlarını belirleyen, Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ve bunu uluslar arası planda tescil eden belgedir. Bu nedenle, Antlaşma Türkiye devletinin kurucu belgesidir.

Antlaşmanın 37.maddesinden 44.maddesine kadar ki bölümü “Azınlıkların Korunması” başlığı altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimüslim vatandaşlarının azınlık haklarını belirleyen ve güvenceye alan kısmını oluşturmaktadır.

İşte yukarıda sıraladığımız, Lozan Barış Antlaşması’nın açık ve net hükümlerine karşın devletin bazı kurumları, Lozan’la belirlenmiş olan azınlıkları, Rum, Ermeni, Musevi, Süryani, Keldani, Gürcü ve Bulgar olarak belirlemekte; devletin bazı organ ve kurumları da azınlıkları yalnızca Rum, Ermeni ve Museviler olarak telakki etmektedirler. Bu şekilde yapılan bir belirleme, Lozan Antlaşması’nın lafzına ve ruhuna tamamen aykırıdır. Lozan Antlaşması’nda,yalnızca gayrimüslim (Müslüman olmayan ) Türk vatandaşlarının azınlık sayılacağı, müzakerelere katılmış olan Türk temsilciler ve imzacı diğer devlet temsilcileri tarafından kabul edilmiş bulunmaktadır. Azınlık olup olmama tartışmalarında, “gayrimüslim” olmanın kıstas alınacağı konusunda, müzakerelere katılan taraflarca konsensüse varılmış ve antlaşma da bu temelde imzalanmıştır. Ancak, gayrimüslimlere getirilen haklardan tüm gayrimüslimler
yararlandırılmamaktadır; yalnızca üç cemaat yani, Rum, Ermeni ve Museviler yararlanmaktadırlar. Örneğin Süryaniler-Keldaniler vb. Mad.40′a göre okul açıp orada kendi dillerini okutamamaktadırlar. Oysa, Lozan’ın hiçbir maddesinde azınlıkların yalnızca Rum, Ermeni ve Museviler olduğuna dair herhangi bir ibare mevcut değildir. Yani, bu üç cemaatin adı, anlaşmanın hiçbir maddesinde geçmemektedir; tek kullanılan terim “gayrimüslim” dir. Süryanilerin niye yararlandırılmadığı sorusuna, resmi makamlar, bu cemaatin Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bu haklardan feragat etmiş oldukları yanıtını vermektedir. Oysa, böyle bir feragat olayı mevcutsa bile, hukuken geçersizdir. Çünkü azınlık hakları, Hobbes’dan (1588-1679) bu yana bireysel haktır. Yani, kollektif olarak kullanıldığı halde gruba değil, bireye verilmiştir. Grup, hak sahibi değildir. Dolayısıyla, bir bireyin hakkından, o bireyin mensubu olduğu grubun lideri/temsilcisi (Patriği veya dini lideri) feragat edemez. Özellikle bu hak uluslar arası bir antlaşmayla getirilmişse ve hiçbir biçimde kaldırılamayacağı açıkça belirtilmişse, feragat etmenin hiçbir hukuki sonucu olmayacaktır.

İkincisi, azınlıklar bu antlaşmada (Lozan Antlaşması) taraf değildirler; bu antlaşmada taraf olanlar imzacı ilgili devletlerdir ve antlaşmanın nasıl değiştirileceği de, antlaşmada ayrıca belirtilmiştir. Kaldı ki bir azınlığın ya da grubun, toplumsal, politik ya da ekonomik etkilerle uluslar arası belgelerle sağlanan haklardan feragat etmesini kabul etmek, uluslar arası antlaşmaların amacına tamamen aykırıdır.

Lozan antlaşmasının açık ve yorum kabul etmez hükümleri gereğince, Süryaniler ve Keldaniler de azınlık olarak Lozan’ın kapsamındadırlar. Lozan’da tanınmış olan azınlık haklarının Süryanilere ve Keldanilere kullandırılmamış olması ayrı bir konudur; bu durum Süryanilerin ve Keldanilerin Lozan Anlaşması’nda tanınmış olan azınlık haklarına sahip olmadıkları anlamında yorumlanamaz.

Süryanilerin Mardin’e hediyesi ‘Şarap’
Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa, Çarmıha gerilmesinden önceki akşam; “Bu, benim vücudumdur.” diyerek öğrencilerine ekmek dağıtır. Sonra bir kâse şarap dolaştırarak; “Bu, benim kanımdır.” der. Böylece ekmekle şarabı kendi vücudunu ve kanını göstermek için kullanır ve izleyicilerinin de kendisini anmak üzerine bu töreni sürekli tekrarlamalarını emreder.

Bu yemek sırasında yaptığı konuşmanın uzunca anlatıldığı Yuhanna Kitabı’nda Hz. İsa, havarilerine, kendisi aralarından ayrıldıktan sonra gelecek olan Paraklit’le teselli bulmalarını söyler. Dünya çapındaki Hıristiyan toplulukların çoğunda Hz. İsa’ya atfedilen bu emir, ya her pazar ya da belirli pazar günleri yerine getirilmektedir

Katolik ve Ortodoks Kilisesi teolojisi ve liturjisinde ekmeğin şarapla birleşimi transsübstansiasiyon (madde dönüşümü) ekmek ve şarabın İsa’nın kanı ve bedeni olduğuna inanılır.

Süryaniler içinde şarap kutsaldır ve binyıllardır ibadetleri için en zor zamanlarda bile evlerinde şarap imal etmeye devam etmişlerdir. Son 20 yıldır bölgede yaşayan Süryani aileler ve İsveç gibi ülkelerde yaşayıp geri dönen aileler tarafından şarap üretimi organize hale getirilmeye ve markalar yaratılmaya çalışılmıştır. Örneğin ‘Barış’ anlamına gelen ‘Shiluh’ Şarabı böyle bir girişim sonucu 80’lerin sonlarında yaratılmıştır.

Shiluh şarapları, yöreye özgü üç üzümden yapılmaktadır: Hinve komi (siyah üzüm), mazrone ve kerküş (beyaz üzüm).
Şarabın işlendiği üzümler de yörelerinden, Mor Gabriel ve Deyrülzafaran manastırının bağları ile Süryani köylerinden aldıkları üzümler de hayli yaşlı asmalardan, öyle ki kiminin yaşı bir asrı bile bulmaktadır. Asırlardır şarap yapılan bu üzümün yöredeki adı ‘Hinvekome’. Aslında bir tür Boğazkere’nin alt çeşididir.

Binyılın motifleri ve Telkari
Telkari, Farsça bir kelimedir. Telkari adı, üretimde kullanılan “tel” ve Farsçada örme anlamına gelen “kari “ kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur.

Gümüş veya altından yapılmış telkari telleri, çatının şekline göre kıvrılarak, sarılarak ya da örülerek çeşitli desenler oluşturacak şekilde düzenlenmesi; birbirine kaynaklanmasıyla yapılan zarif görünümlü, dantele benzeyen kafes işidir. Bu teknikte yapılan işler ve üretilen ürünlerde telkari adıyla anılmaktadır. Ayrıca vav sanatı ve filigra olarak da bilinmektedir.

Telkari teli; has gümüşten elde edilen tellerin bükülüp silindirden geçirilmesiyle oluşturulan yassı ince tele denir. Çatıdan yapılan modelin iç dolgusunu yapmakta ve çeşitli süslemelerde kullanılır.
Yurdumuzda ise en önemli telkâri merkezi Süryanilerin eskiden çokça yaşadığı Mardin’in Midyat ilçesi olmuştur. Midyat işleri son derece zarif ve kıymetlidirler. Bugün bu sanatı yaşatmaya çalışan çok az sayıda Süryani telkâri ustası kalmıştır. Süryani ustaların yaptıkları parçaların değerleri bugün bile yörede anlatıla gelmektedir. Ne yazık ki bu sanata diğer insanlar Süryaniler kadar ilgi göstermemişlerdir. Bu nedenle telkâri sanatı son demlerini yaşamaktadır. Yörede yaşayan diğer insanların bu sanata sahip çıkması gerekmektedir

Taşların dili olsa..
Mardin ve Midyat bu gün olagelen onca imar tahribatına rağmen halen taşların konuştuğu ve hikayeler anlattığı kentler olmaya devam ediyorlar.

Binyıldır devam eden taş ustalığı geleneği nesilden nesile aktarılarak bu güne aktarılmaya çalışılmıştır.
Mardin’in 3 km. doğusunda yer alan Deyrulzafaran ve Mor Gabriel Manastırları bu işçiliğin izlerini taşımaktadır.

Mor Gabriel Manastırında bu gün halen 60 keşiş kalmakta ve sürekli ibadetlerine devam etmektedirler. Süryaniler Türkiye topraklarında dini eğitim veremediği ve din adamı yetiştiremedikleri için sadece Şam veya başka ülkelerde yetişmiş din adamları burada görev alabilmektedir.

Mor Gabriel Manastırı 12. YY. İLE 1910 yılları arasında Süryani Patrikliği olarak görev yaptı. Ancak 1. Dünya savaşı ve bölgedeki diğer karışıklıklar nedeniyle Şam’a taşınan Patrik’ten sonra da ibadete devam edildi.

Mor Gabriel Manastırı taş işçiliği yanında büyük ibadet mekânı içindeki mozaikleri ile de göz kamaştırmaktadır. İstanbul’da Ayasofya ve Kariye Müzesi dışında günümüze ulaşabilen yegane mozaik süslemeler bu apsis içinde yer alan mozaiklerdir. Manastırın dağların ortasında ücra bir yerde ibadet için yapılması, taş işçiliğine özen konusunda hiçbir eksiklik yaratmamıştır. Bina yöreye özgü taşların gösterisine dönüştürülmüştür.

 

 

 

 

 

Mor Gabriel Manastırı

Deyrulzafaran adını sarı safran renkli taşından alır. İlk yapıldığında Ermeni Şemsi mabedi olarak yapılmıştır. 793 senesinde satın alınarak Yakubi Süryani Manastırına dönüştürülmüştür.

 

 

 

 

 

Deyrulzafaran Manastırı

Deyrulzafaran Manastır’ını oluşturan yapılar, revaklı bir iç avlunun çevresinde toplanır. Dağdan gelen kaynak suları, doğal yaşamın can damarıdır. Avluda bulunan iki kuyu ve çeşme, bu sudan beslenmektedir. Bu kaynaklar hala var olmasına rağmen, su ihtiyacı 2 sondaj kuyusuyla karşılanmaktadır. Manastırı oluşturan binalar, oldukça yalın bir üslup ile oluşmuştur. Son 200 yıl içinde yapılan ilavelerde, taş işlemeciliğine ve süslemeye önem verilmiştir. Manastır’ın oluşum evreleri ve geçiş aşamalarında mimarların, yapılar arasında bir çelişki yaratmamaya verdikleri azami önem dikkat çekicidir. Manastır, taş yapı sanatının tüm karakteristik özelliklerini taşımaktadır.

 

 

 

 

 

Manastırdaki eğitimde tıp ve eczacılık eğitimi yapıldığı ilk dönemlerde verilmekte idi. Bu manastırda görev almış metropolit ve din adamlarına ait mezarlar bu eğitim alanına yerleştirilmiştir. Süryanilerde Metropolitler tören kıyafetleri ile oturur vaziyette yüzü doğuya dönük İsa Peygamberin dönüşünü bekler vaziyette defnedilmektedir. Bu mezar lahitleri kapakları açılarak aynı lahit içine çok sayıda defin yapacak şekilde yerleştirilmiştir.

 

 

 

 

 

Deyrulzafaran Manastırı Mezar lahitleri

Sonuç

Mardin’de anlatılan bir hikâye ile bu yazıyı bitirmek uygun olacaktır.

Müslüman, Süryani, Ezidi üç delikanlı Ağanın bahçesine meyve yemeğe girerler, fakat Ağaya yakalanırlar. Ağa akıllıdır üç delikanlıya kafa tutmaktansa önce Müslüman’a döner ‘ey din kardeşim sen bahçeme hoş geldin, bahçemdeki meyveler sana feda olsun’ der.

Sonra Süryaniye döner ‘sende benimle aynı dinden olmasan da aynı Allaha inanıyorsun sana da helal olsun’ der.

Sonra Ezidiye döner ve dinsiz imansız deyip bir güzel döverek kenara atar. Bunu izleyen diğer ikisine döner önce Süryaniyi çeker ve sana az önce dediklerimi unut bu din kardeşimi yoldan çıkardın diyerek bir güzel onu da döver.

Tüm bunları sessizce köşeden izleyen Müslüman Gence dönerek seni hırsız uğursuz diyerek güzel bir kötek de ona atar.

Üç genç köyün kahvesine giderler ve köylülere kendilerini Ağanın dövdüğünü anlatırlar. Köylülerde gençlere bakıp üçünü birden nasıl yaşlı bir Ağanın dövebildiğini sorarlar.
Süryani ve Müslüman genç birbirine döner ve itiraf ederler
‘Biz Ezidiye sahip çıkacaktık’ derler.
Bu gün bize düşen sorumluluk halen Mezopotamya’da veya Anadolu’nun ücra yerlerinde kalmış olan bu farklılıkları kucaklayarak, ötekileştirmeye çalışanlara inat sahip çıkmaktır. Sahip çıkarken de bir mozaik oluşturmaya çalışmak yerine, onları anlamaya çalışarak ve onların değerlerine saygı duyarak harman olmak gerekir.
Mardin mimarisi ve zanaatının yanında insanlığa bunu hatırlatmak için hala fısıldamaktadır.

 

 

 

 

 

Turabdin(Tanrı’nın hizmetkârlarının dağı)platosunun ortasında yer alan Midyat.

 

 

 

 

KAYNAKÇA
1. Ternon Yves, Mardin 1915, Belge Yayınları,2013 s9
2. Yüzyıl Önce Türkiye’de Ermeniler, Toplumsal TARİH, Şubat 2005,sayı134,sayfa 23
3. http://www.hakkinda-bilgi-nedir.com/ezidilik-nedir+ezidilik-hakkinda-bilgi
4. http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=1057283
5. www.suryaniler.com
6. www.midyat.net
7. http://www.bianet.org/bianet/toplum/13857-ilklerin-milleti-suryaniler
8. Meray,Seha L. (çev.), Lozan Barış Konferansı, tutanaklar, Belgeler, Takım II,cilt 2, SBF Yayını,1973.
9. Oran,Baskın(ed.),Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular,Belgeler,Yorumlar, Cilt I, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, s.225-231
10. www.milliyet.com.tr
11. http://hbogm.meb.gov.tr/modulerprogramlar/kursprogramlari/kuyumculuk/moduller/telkari.pdf)
12. http://www.suryaniler.com/kultur-sanat.asp?id=369
13. Ternon Yves, Mardin 1915, Belge Yayınları,2013 s130
14. http://www.deyrulzafaran.com.tr/deyrulzafaran-manastiri-mimarri-ozellikleri
15. Courtes de Sebastien, Süryaniler, YKY, 2014

9 Yorum
  1. Gerçekten çok bilgilendirici, dolu dolu bir yazı olmuş. Doğuda bir arada yaşayan farklı din ve kültürden bir çok gelenek bu şehirleri bu denli değerli kılıyor zaten. resimler de içerik de çok zevkli, emeginize saglık.

    nehir | 8 May 2014

  2. Mardin bir kültür başkentidir ve onu korumak, ileri nesillere olduğu gibi taşımak gerekir. Avrupa’da Mardin gibi şehirler kültür ve turizm için inanılmaz bir kaynak meydana getiriyor. Fakat bizde Mardin’imize verilen önem çok az. Bölgede değişik din ve gruplarla barış ortamı ilerledikçe halk zaten burasını daha ilerilere taşıyacak, Mardin’i dünya markası bir kent haline getirecektir diye düşünüyorum.

    Adil Akyurt | 8 May 2014

  3. Anadolu uygarlık toplulukları tarih içinde zaman zaman birbirini ortadan kaldırmış Mardin gibi bir çok coğrafi kesitte genellikle bir arada ve barış içinde var olmuşlar. Belki bugün bile özlediğimiz bir tablo bu. Bir de nasılsa bu şehirleşme kıyametimizden tarihi Mardin kendini kurtarabilmiş. Ve bize o mekanlardan tarih ve uygarlık dersi vermeye devam ediyor.

    Yusuf Önen | 9 May 2014

  4. Sayın Nilgün Kıvırcık’ın yazısı önemli bir araştırma. Anadolu’nun yok edilmeye çalışılan dinler mozayiğinin bir siyoaptaması. Bu açıdan kendisini kutlamak gerekiyor. Yazıda dikkatimi çeken bir tarihe işaret etmek istiyorum. Fransız araştırmacı Vital Cuinet’in çalışmasına değinilirken 18. yüzyıl ve 1880-92 yılları arasında on iki yıl süren iki dönem verilmiş. İki tarih arasında bir çelişki var gibi. Bu konuda bir açıklama yapılırsa sevinirim.
    İkinci bir not olarak Diyarbakır’daki Bekir Sıdkı Tarancı ozan Cahit Sıtkı Tarancı’nın babası değil mi?
    Teşekkür ediyorum.

    A.CELAL BİNZET | 11 May 2014

  5. Celal Bey dikkatiniz ve güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Sehven 18. Y.Y. olarak geçen bölüm 19. Y.Y. olarak yazımızda düzeltilmiştir.
    Bekir Sıtkı Tarancı, Ozan Cahit Sıtkı Tarancı’nın babasıdır.
    Saygılarımla

    Nilgün Kıvırcık | 11 May 2014

  6. Nilgün Hanım,
    Sizdeki yanlışlığa değinirken ben de aynı hataya düşmez miyim! yazımı gönderdikten sonra farkına vardım ki “saptaması” sözcüğünü yanlış yazmışım. Hızla yazarken kayma sonucu ortaya çıkan bir yanlışlık. Bu da benim dikkatsizliğim işte.
    Size yeniden güzel yazınız için teşekkür ediyorum. Küçük bir not: Adıyaman’daki Mor Gabriel Kilisesi de oldukça ilginç. Daha ilginci orada bulunan el yazması İncil.
    Saygılarımla.

    A.CELAL BİNZET | 11 May 2014

  7. Çok derinlere inildiğinde halkların bütün dil, din kültür farklılıklarına rağmen ortak bir zeminde kendi asgari müştereklerini buldukları görülüyor. Ne zaman emperyal güçler, büyük devlet politikaları, merkezi otoritenin güç gösterisi gibi şeyler devreye giriyor o zaman insanlar savaşa itilmiş oluyor.
    Mardin’in geçmişteki güzelliği, her kesimin içiçe olduğu değeri şimdi yavaş yavaş anlaşılıyor.

    Alişan Ortaç | 13 May 2014

  8. keşke kardeşlik sahi olsa ve bugünkü gibi kötü yönetilip düşmanlaştırılmasak. mardin tarihi bize ne olmamız gerektiğini gösteriyor.

    melih can | 17 May 2014

  9. Süryaniler sanatkarlar, telkari, kuyumculuk ustasılar. Keşfettiğim enfes süryani şarabı http://www.suryanisarap.com içtim, gayet güzel.

    Aydan Şengöz | 9 February 2017


Yorum yazmak için


Amerikalı mimarlar Tod Williams ve Billie Tsien, Japonya Sanat Birliği’nin 2019 Praemium Imperiale ödülünü  kazandı.       2019 Praemium Imperiale mimarisi, Tod Williams ve Billie Tsien’i ödüllendirdi. Fotoğrafı çeken Taylor Jewell     Her yıl verilen Praemium Imperiale, mimarlık, heykel, müzik, resim ve tiyatro ya da film alanlarında “büyük uluslararası etki” yapan sanatçıları tanır. [...]
ARŞİV
Subscribe