Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Zamansız, Köklü ve Evrensel Bir İdealizm
Share 26 March 2014

Zamansız, Köklü ve Evrensel Bir İdealizm

Yağmur Yıldırım, Mimar

Fotoğraflar: Amateur Architecture Studio, Lang Shuilong, Lv Hengzhong

 

 

 

 

 
49 yaşındaki Wang Shu, ülkesi Çin’e Pritzker ödülü kazandıran ilk mimar. Çin’in son yıllarda çağdaş mimarlık ortamında edindiği konumun altını çizen bu ödülü, ülkenin adeta yıldız mimarların gösteri alanına dönüştüğü bir dönemde yerel olana bağlılığı ile bilinen Wang’ın alışı, kritik soruları gündeme getirmişti.

 

 

 

 
Seramik Ev, Ningbo Tarih Müzesi, Çin Sanat Akademisi, Ningbo Çağdaş Sanat Müzesi ve diğerleri, Wang’ın ilhamını geçmiş dünyalardan çıkararak kurguladığı farklı hikâyeleri aynı özgün, harmonik ve mütevazı dilde günümüze taşıyor.

 
“Kayıp bir gelenek, kayıp bir gelecek demektir” sözleri ile Wang Shu, Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk olarak verdiği derse başladığı bu cümlede bir nevi çağdaş mimarlık düşüncesini de açmış oluyordu. Yerel olanı ortaya çıkararak işlerinde malzeme, motif ya da yönteme adapte eden Wang, böylece çağdaş/küresel olanla kavramsal bir bütünlük yakalamakta. Bunu kurmaktaki başarısına rağmen, Çinli mimarın yüzyıl ortasında yaşanan Kültür Devrimi ile “yerel” kelimesini kendisinden silen toplumsal hafıza tarafından kabul görüşünün oldukça güç gerçekleştiği söylenebilir. Mimarı 2012 yılında Pritzker’e ulaştıran yapılarından Ningbo Tarih Müzesi, yarışma sonucunda seçilen bir proje olmasına karşın şehrin “modern” bölgesinde “anti-modern bir yapı” istemeyen çevrelerin hışmına maruz kalmıştı. Ne var ki, yapı hakkındaki bu görüşe katılmadıklarını kesin bir dille belirten ekip yılmadı ve proje hayata geçirildi.

 
Yıkıcı tayfunları ile ünlü Ningbo’da yapılacak müze binası için geliştirdiği tasarımda Wang’ın ilham kaynağı doğaydı. Bölgeyi çevreleyen dağları hatırlatarak boşluktan yükselecek yapı, güven veren bir kale gibi kapalı ve katı olacaktı. Binanın yapılışındaki teknik eşsizdi; yirmiden fazla farklı kiremit, taş, tuğla ve toprak parçanın bir yapboz oluştururcasına bir araya gelişi ile anlık ve kendiliğinden, çok renkli ve çok biçimli bir örgü oluşmuş, katı ve geçirimsiz duvarlar, böylece boşluklu, geçirgen ve organik bir yapıya dönüşmüştü. Kimileri 1500 yıllık olan bu parçaların çoğu, yakındaki köylerin tayfunlarla zarar görerek terk edilmiş yıkıntılarından edinilmişti.

 

 

 

 
“Bu binayı yaparak, insanlara hafızalarını geri getirmeye çalıştım” diyen Wang Shu’nun aklında bu fikir, “farklı malzemelerin bir araya getirilerek uygun birleşmelerle boşlukları doldurması” olarak tanımlanabilecek antik bir yöntem olan wa pan tekniği ile tanışmasıyla birlikte ortaya çıkmıştı.

 

 

 

 

 

 
Bu özel tekniği, bölgede yaşayan köylülerden başkası bilemezdi; “Eğer çağdaş mimaride yer verilmezse, zaman içinde halk kendi zanaatını unutucak,” sözlerini kullanan Wang ve ekibi, bölgede yaşayanların çoğunun bu geleneksel yapı yöntemini terk ettiğinin farkına vardıklarında, fotoğraflar, anlatılar ve uygulamalarla yerel grup çalışmaları düzenlediler.

 
Beş yıllık sürecin ardından, 2008 yılında tamamlanarak ziyarete açılan müze binasının inşaatında da insan gücü ve emeği başroldeydi; “basit zanaatın teknolojiden daha önemli olduğu” görüşünü savunan Wang, bir adım geriye çekilerek “tasarımcı” ya da “öğretmen” kimliğinden sıyrıldı ve sürecin kendi akışı ile sonlanmasını sağladı. Böylece yapı örgüsü, tıpkı farklı zamanları çağdaş bir kurgu içinde bir araya getirişi gibi çarpıcı bir devingenlik kazanmış oldu; izleyicinin ilk görüşte binaya keskin bir deyişle “vurulması”nı sağlayanın da bu kestirilemezlik hissi olduğu söylenebilir.

 

 

 

 

 
Masif kütleye yüklenen anlamın farkındalığı ile heyecan duymamak, imkânsız.Ningbo Tarih Müzesi, Andreas Huyssen’in “Bir yeniden temsil olarak hafıza, her zaman geçmiş ve şimdi arasındaki yapıcı gerilimi yıkma eğilimindedir; özellikle de hayal edilen geçmiş, tüketim toplumunun yaygın sanal gerçekliğinin zamansız ‘şimdi’si içinde belirsizleştiğinde.” sözlerini düşündürerek, yirminci yüzyılda geçmiş ile şimdi arasında umut verici köprüler kuran bir temsile, evrensel bir anıta dönüşüyor.

 

 

 

 
Tüketim evreninde “sürdürülebilirlik” kelimesini metalaştırmış postmodern dünyaya özgün bir perspektif açan Wang’ın nesneye olan mütevazı ve insancıl yaklaşımı, yalnızca ofisi Amateur Architecture Studio’nun ismine bakılması ile dahi anlaşılabilir. Kendileri için “Biz bir bina değil, bir ev tasarlarız” sözlerini kullanan ekip, tasarımlarını da “spontane, usulsüz ve geçici” olarak tanımıyor.

 

 
İdealize edilmiş olanı ve çözümleyici olanı tek ve naif bir yapı içinde sentezleyen ekibin anlayışının dikkat çekici ürünlerinden Ceramic House (Seramik Ev/ Kahve Evi), bu yapıyı bünyenin yanı sıra dizge aracılığı ile de oluşturuşu ile işlerin genelinden ayrılıyor.

 

 

 

 
Renkli seramik parçalardan alametifarikası duvarları ile Seramik Ev, şair Ai Qing’e ithaf edilen Jinhua Mimari Parkı’nın içinde bulunuyor.

 
Şanghay’ın güney batısında yer alan ufak bir şehir olan Jinhua, aynı zamanda modern Çin şiirinin öncülerinden Ai Qing’in de doğduğu yer oluşu ile biliniyor. Şiirlerindeki politik içerik nedeniyle 30’lu yıllarda tutuklanan Qing, 50’li yıllardaki Kültür Devrimi sırasında çalışma kamplarında ağır şartlarda çalıştırıldı. Şairin 1996’daki ölümünün ardından oğlu sanatçı ve aktivist Ai Weiwei, Jinhua’da bulunan Yiwu Nehri kıyısındaki iki kilometrelik şeridi babasının anısına adanmış bir parka dönüştürmeye karar verdi ve küratörlüğünü üstlendiği parkta yer alacak yapıları (pavilyonları) tasarlamaları üzere aralarında Tatiana Bilbao, Herzog & de Meuron, HHF gibi isimler bulunan 16 mimari ekip davet etti. Her biri restoran, çay evi, kütüphane gibi farklı işlevlere sahip olacak yapılar arasından kahve evi de Amateur Architecture Studio tarafından tasarlandı.

 

 

 

 

 
Yaklaşık yüz metrekarelik yapı için ekibin çıkış noktası, ufak bir “konteynır” yaratma fikriydi. Konteynır, rüzgâr ile suyu içerecek ve kararlı bir yapıda olacaktı. Biçim üzerine verilen kararın arkasında iki ilham kaynağı vardı ve ikisi de yerel nesnelerdi; ilk düşünce antik Çin mürekkep taşıydı. Onuncu yüzyılda kullanılmaya başlanan ve mürekkep elde etmeye yarayan bu taşlar düz ve eğri yüzeyli iki bölümden oluşuyordu; düz yüzey mürekkebi tutarken, eğrisel yüzey düzgün bir şekilde akmasını sağlıyordu. Mürekkep taşı üzerine kafa yoran Wang Shu, taşın düz yüzeyli dip kısmında oturmanın nasıl bir his getireceğini merak etmeye başlamıştı bile. Çoğunlukla pişmiş topraktan yapılma mürekkep taşları, düşünceyi Wang’ın arkadaşı olan seramik sanatçısı Zhou Wu’nun işlerine taşımıştı; Zhou’nun çömlekleri, dibe doğru eğrilen formlar taşıyordu -çömlekler fırında iken sırın damlamasını engelleyen eğri, aynı zamanda nesneye kendine özgü biçimini sağlamaktaydı. Fikrin ürüne dönüşümünü sağlayan kilit nokta buydu.

 

 

 

 
İçeride kahve içmenin vereceği his, mürekkep taşının dibinde oturmanın vereceği hisle aynı olmalıydı.

 

 

 

 
Böylece kahve evi için, 2006 yılında tamamlanacak tasarım süreci başlamış oldu; tek mekândan oluşan yapının ön yüzü güneye, arka yüzü ise kuzeye bakacaktı. Yapının zemini tek doğrultuda tıpkı mürekkep taşı ya da çömlekler gibi eğim kazanarak yükselecek ve yeryüzüne karışacaktı; içeride oturan kişi için görüntüler bu eğim boyunca tırmanarak doğada, sonsuzlukta kaybolacaktı. Yapı, kararlı ve duvarlı olduğu kadar kararsız ve geçirgen olmalıydı; güney doğudan esen rüzgâr, kuzey batı yönünde yükselen eğim ile kıvrılarak yapının içinden geçecekti. Yağmursa rüzgârın tersine inecek, öne akacaktı. Doğadaki hiçbir hareketi birbiri ile çakıştırmadan içinden geçirecek boşluklu yapının kendisi de ışık, su ve hava içermeliydi; duvarlar, Zhou Wu’nun ürettiği renkli seramik parçalarla kaplandı. Antik Çin seramiklerinin renk ve üretim yöntemleri temel alınarak yapılan bu parçalarla birlikte bina, zamanlar ve mekânları da kendi içinde birleştiren çok-bağlamlı bir “konteynır”a dönüşmüş oldu.

 

 

 

 

 

İçselliği merkeze alarak çok boyutlu bir tarih düzleminde karmaşık ilişki örgüleri oluşturan Wang’ın işleri naif, neredeyse romantik sayılabilecekse de kurduğu bağlamların gücü ve gerçekliği temel alışı, düşüncesinin nostaljiden ziyade zamansızlık olarak tanımlanmasını mümkün kılıyor.

 
Tasarımlarındaki doğal-hümanist yaklaşım, akışkanlık vurgusu ve modern mimarlık eyleminin sınırlarını sorgulayarak tasarım algısında yeni pencereler açışı onu son Pritzker ödülünün sahibi Japon mimar Toyo Ito ile ortak paydada buluştururken, bu birliktelik otuz yedinci törenine sayılı günler kalmış olan ödülün bu yılki sahibine dair akılda ilginç soru işaretleri bırakıyor.

 

 

 

 

 


* Seramik Mimarlık 45. Sayı’da yayımlanmıştır

3 Yorum
  1. Taşın ve taş türevi malzemelerle yaratılan mimaride inanılmaz bir saflık, detay temizliği ve anlam belirginliği ortaya çıkıyor. Malzemenin tasarıma böyle bir katkısı olduğu muhakkak.

    Nevzat Okçu | 4 April 2014

  2. Taşa can vermek gibi birşey bu çalışmalar. Hakikaten bir mimari formun taşla nasıl güzelleştiği ortaya çıkmış.

    melih can | 17 April 2014

  3. Zamansızlığa ulaşmak her mimarın tutkusudur. Birşey yapsın ve eskimeye dirensin, modanın dışına çıksın.

    Melek Genli | 28 April 2014


Yorum yazmak için


Tasarımcı Zeller & Moye, Meksika kırsal yaşamını Casa Hilo konut prototipiyle birleştiriyor Editör: Sydney Franklin           Casa Hilo, Meksika’da kırsal topluluklar için yapılmış modüler bir konut prototipidir. (Jaime Navarro)       Mexico City merkezli Studio Zeller & Moye, özellikle ılık, kırsal yerler için özel olarak hazırlanmış sürdürülebilir, modüler bir konut [...]
ARŞİV
Subscribe