Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Toplumun kamusal alanı yeniden keşfi ve “Gezi”yle birlikte parkların forum alanlarına dönüşümü
Share 25 June 2013

Türkiye’de hemen herkesin hem fikir olduğu gibi son yılların en büyük katılımlı karşı çıkışı, muhalif hareketi geçtiğimiz günlerde tanık olduğumuz “Gezi” olayları ve ardından 19 gün süren Gezi ve Taksim işgali ile yaşandı. Çığ gibi büyüyen, özgürlük isteyen muhalif hareket sadece İstanbul ile sınırlı kalmadı başta Ankara, İzmir, Eskişehir, Antalya olmak üzere 70 den fazla ilde kendini gösterdi ve ülkenin tarihine bu karşı çıkış yaşandı.

Gezi parkına iktidarın geçmişte yıkılmış Topçu Kışlasını ısrarla yapmak istemesinin yanında asıl olarak bu yapma biçiminin topluma tam bir dayatma halinde sunulması, “siz ne derseniz deyin yaparız…” biçimi, hiç bir demokratik teamülle uymayan buyurucu bir dille ortaya konması ve sorgusuz sualsiz parkın ağaçlarının sökülmesiyle bardağın taştığı noktaya ulaşıldı. Ama bundan da beter olmak üzere, polisin uyguladığı (bazıları orantısız diyor, çok garip; şiddet ‘orantılı’ uygulanınca meşru sayılır sanki…) dehşetli saldırı bir anda toplumun duyarlı kesimlerini bir araya getirdi.

Baskı duvarına karşı geniş kitleler el ele vererek polisin bütün çabalarını boşa çıkarıp Taksim’i aldı. Gezi’de başka türlü bir yaşam başladı. Dayanışmanın öne çıktığı, herkesin birbirine saygı gösterdiği, ihtiyaçlar için “para” nın geçmediği gerçekten de mevcut iktidar ve kapitalist sistem açısından “dehşetli fena” şeyler yaşandı. Böyle bir farklı yaşama biçimin 19 gün bile olsa var olması tek başına her türlü saldırıya maruz kalmasına yeterdi de artardı bile.

YARATICILIK TEPE YAPTI

Diğer taraftan onca baskı ve polis şiddetine rağmen bütün ülkede olduğu gibi Gezi’de süren direniş sırasında bu ülkenin gençleri, kadınları, her yaştan ve her türlü görüşten insanları inanılmaz bir zihinsel performans göstererek yıllarca unutulmayacak bir karşı çıkış güncesi meydana getirdiler.
Nasrettin Hoca geleneğinden gelen bu ülkenin çocukları “öteki yüzde elliyi sokağa indirme” tehdidindeki başbakana unutamayacağı cevapları inanılmaz bir mizahi üslupla verdiler. Her türlü karalamayı boşa çıkaran ve her cümlesinde zeka olan sözlerle hükümeti çılgına çevirdiler. Medyalarıyla korku imparatorluğunu kurup, toplumu tek bir öğretiyle şartlandırmaya çalışanlar karşılarında bambaşka bir tablo görünce şok oldular.
Başbakan rahatça gündemi belirleyemez oldu. Muhtemelen bundan sonra da “Gezi” travması başbakan ve hükümetin peşini bırakmayacak, malum sonu kısaltacaktır.


MEYDANLAR, PARKLAR ve DEMOKRASİ

Taksim, Kızılay, Gündoğdu meydanları ve ülkenin her yeri günlerce doldu taştı. Halk kendi yaşamına müdahale eden iktidara evinden homurdanmak yerine “sokağa çıkarak” cevap vermeye başladı.
“Temsili demokrasi” nin dolambaçlı dehlizlerinde kaybolmadan taleplerini meydanlarda haykırmaya başladı. Ağır baskılara rağmen genellikle barışçı bir karşı çıkışla yaşam anlayışını, özgürlüğünü, kentini, yaşam alanını savundu.
Bunu da aslında pek alışık olmadığımız şekilde “kamusal alanlarda” gerçekleştirdi. Geceli gündüzlü bu bulvarlarda, meydanlarda, parklarda durdu, oturdu, bağırdı, çatıştı, uyudu, yemek yedi…. Bu alanları ilk kez bu kadar ‘sonuna kadar’ kullandı.

TARİHE BİR NOT DÜŞMEK GEREKİYORDU

Askeri yönetimler, baskıcı dönemler, sıkıyönetimler ile susturulmak istenen kesimler bu defa üstelik daha çok ‘kendiliğindenci’ bir şekilde bir araya gelerek ülke tarihine unutulmayacak bir not düştü.
Bu kadar yaşam tarzına müdahale etmek, halkı sürekli aşağılamak, demokrasiyi sürekli sadece sandık ( ki bu seçimler denen demokrasicilik oyununun ne kadar adil olduğu da tartşmaya muhtaçtır…) sonucu olarak görmek ve hatta çoğunluğu elinde tutan iktidarın diğer kesimleri hiçe sayması bu toplumu patlatmıştır.
Hala başbakan, “ben sizin için herşeyi yapıyorum, bana nasıl karşı çıkarsınız” tadında bu sosyal olayı anlamamış kızgın aile babası rolüyle “takıntılarının” üzerinde konuşmaya devam etmektedir. Bu mücadelede beş kişi hayatını kaybetmiş, onlarca kişi gözünü kaybetmiş ve sakatlanmış, binlerce insan yaralanmıştır. Toplum; özgürlükleri için korkusuzca bağnazlığın ve baskıcılığın karşısına dikilmiş, bunun karşılığını da ödemiştir.
Gezi parkı, bütün dünyanın gözü önünde ve hiç bir vicdanın kabul edemeyeceği bir şekilde “devlet güçleri” tarafından zapt edilmiş, başbakanın ‘anlayamadığı’ insanlara gaz sıkılarak ve fiziki şiddet uygulanarak park ‘temizlenmiştir.’
Ancak, Gezi parkına devletin güç aygıtları yerleşince, Gezi’yi dolduranlar ve Gezi zihniyeti bütün ülkeye dağılmış, her parkı “Gezi” haline getirmiştir.



FORUM GELENEĞİ

Geceleri İstanbul’da otuz kadar parkta buluşan toplum kesimleri “kendi geleceklerini kurmaya”, kendi sıradan akıllarıyla kendileri için tartışmaya, önerilerde bulunmaya başlamıştır. Aynı buluşmalar Ankara ve İzmir’de de sürmektedir. Halk hiç bir hiyerarşiye dayalı olmadan, herkesin eşitlendiği “forum” ortamında iki dakika içinde görüşlerini sade, heyecanlı, yürekli,… kendi mizacına uygun olarak belirtmekte, yerlere oturan kalabalık ise elleriyle desteklediğini ya da görüşlerine katılmadığını belli eden işaretlerle konuşmacıyı dinleyerek “doğrudan demokrasi” denilen şeyi deneyleyerek geleneğe taşımaya başlamıştır bile.

Demokrasiyi bu kez kendi için, kendi yöntemiyle teklifsiz, şartsız yaşamakta, özgürce fikirlerini söylemekte ve başka fikirleri saygıyla dinlemekte,yanında ya da karşısında olduğunu da belirtmektedir.

Forum… Belki yaşları elli ve üstünde olanların bir zamanlar özgürlük mücadeleleri içinde yaşadıkları bir eşitlenme ve söz söyleme biçimi şimdi İstanbul parklarında gece boyunca sürmektedir.

Epeydir olmayan bir şeyler olmaktadır yani.

KAMUSAL ALANLARIN BU SAATTEN SONRAKİ ÖNEMİ

Tarihsel bir dönemin halen içinde olmamızı unutmadan, bu demokrasi deneyinin “nereye varacağı” gibi “sonuç” odaklı bir genellemeden daha ziyade yapılan şeyin önemine değinmek daha değerli. Ne olacağından daha çok “nasıl yapılacağı” burada önemli.
Bu ülkenin akşamlarında parklarda özgürlük için doluşan insanlar bir tarihsel dönemi meydana getirirken, o yeşil alanların hakikaten ne işe yaradığını, gerçekten nasıl bir toplumsal işleve tanıklık ve kaynaklık ettiğinin ayırdına varmaya başladı.
Artık bir park ve meydan tasarlamanın ne kadar çok şeyi, ne kadar çok anlamı birleştirdiğini düşünelim. Üzerinden geçtiğimiz ve çoğunlukla dolduramadığımız boşlukların, kıvamı oluştuğunda ne güçlü bir toplumsal tepkiye kucak açtığını şu anda deneylemiyor muyuz?
Oldukça önemli tespitin yapıldığı bugünlerin ruhuna uygun olarak, girizgahtan sonra “forum alanı olarak” parklara değinmek, direngen basında çıkan yazılardan bazılarıyla dosyamızı birleştirip, güncel ortamdan “bu güne dair” tarihe kayıt olan tartışmalara katılmayı izleyenlerimizle yapmak istiyoruz. Önemli bulduğumuz yazılardan ikisini dosya eki olarak bu yüzden dikkatlerinize sunuyoruz.
MİMDAP

Her mahallede bir Gezi Parkı!

Haber: BAHAR ÇUHADAR- bahar.cuhadar@radikal.com.tr

Gezi ruhu, semt parklarında sürüyor. Önceki gece mahallelinin forumlar düzenlediği Yoğurtçu ve Abbasağa parklarındaydık. Yüzlerce insan Gezi Direnişi’ne, kent yaşamına ve demokrasiye dair taleplerini dile getirdi…

Yoğurtçu parkı


Kadıköy, ‘Kurbağalıdere’nin yanıbaşındaki Yoğurtçu Parkı… Kalabalık devasa. Dışa doğru genişleyen halkalar halinde ıslak çimlere oturmuş mahallelinin arasına çöküp, halkanın göbeğindeki konuşmaları duymaya çalışıyorum. Oturanların daha da fazlası ayakta. Gezi Direnişi’ni canlı tutmak, bundan sonra yapılabileceklere dair öneri geliştirmek üzere salı günü sosyal medyadan yapılan “Parklarda toplanıyor, forum yapıyoruz” çağrısı yerini bulmuş.
Haydarpaşa Garı’ndaki eylemden Yoğurtçu’ya ulaşan beş arkadaşız, saat 21.45 ve 21.00’de başlayacağı ilan edilen forum çoktan iç kurallarını oluşturmuş, ilerliyor. Şunu hisseden tek insan olmadığıma eminim: Atina şehir devletlerindeki doğrudan demokrasinin ortasına düşmüş gibiyiz. Kadın, erkek, genç, çocuk, yaşlı 1000’den fazla insanla bir aradayız. İki bağımsız moderatör ve bir cılız megafon eşliğinde, isimlerini yazdıran herkese 2 dakikayı geçmeyecek şekilde söz hakkı veriliyor. Adı okunan, ortada yerini alıp, megafonla ve ara ara yükselen “Duyamıyoruzzzz!” uyarıları arasında somut önerisini/talebini iletiyor. Beğenilen fikirlere yanıt, en başta alınmış karar uyarınca, bir tür ‘sessiz alkışla’ veriliyor: Elleri havaya kaldırıp sessizce sallamak suretiyle…
Alkış koparanlar, slogan atanlar, sohbete dalanlar kibarca uyarılıyor. Ortada konuşanlar ne derse desin –ki tek tük de olsa hamasete değen cümleler çıkıyor- kesin bir saygı ve sessizlikle dinleniyor. Saatler 22.00’yi gösterdiğinde, tüm dünya ile aynı anda ‘Beş dakika sessizlik’ eylemi yapılıyor. Polis şiddetine tepki göstermek üzere beş dakika konuşmuyor, telefonlarımıza bakmıyor, kimseyle iletişime geçmiyoruz. Beş dakika güçlü alkışlar ve “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganıyla tamamlanıp foruma dönülüyor.
Oylamayla alınan ilk kararlardan biri, ‘Diren Kadıköy’ adıyla (Bu isim de oylanarak belirleniyor elbette…) bir Facebook sayfası açmak. (Açıldı) Ses düzeni konusunun çarşamba geceki forumda halledileceği sık sık anımsatılıyor. Söz alanların ortak söylemi bunun barışçıl bir hareket ve bir doğrudan demokrasi çabası olduğu, tartışmanın partiler/sandık üzerinden yürümemesi gerektiği yönünde. Bir öneri daha var: “Karşıt görüştekiler için kullanılan ‘eğitimsiz, cahil halk’ söyleminden derhal vazgeçilmesi… Bir avukat, gözaltı halinde avukat gelmeden polisle konuşmama ve herhangi bir şey imzalamama uyarısı yapıyor. En çok ‘sessiz alkış’ alanlardan birisi, sadece iktidardan değil muhalefetten de hesap sorulması gerektiğini söyleyen genç kadın oluyor. Aynı genç kadın “Çünkü ben CHP’ye de oy vermek istemiyorum” diye devam ettiğinde eller bir kere daha hızla yukarı kalkıp sallanmaya başlıyor… Evet, üstelik burası Kadıköy!
Forumun sonuna doğru ‘tıpkı Gezi’deki gibi’ çöpler toplanıyor. 23.00 civarı ertesi gece buluşmak üzere dağılınırken çimlerdeki küçük fıskıyeler çalışmaya başlıyor. Yerdekiler ayağa fırlarken havaya ‘Bunlar da küçük TOMA, ‘Arkadaşlar sakin! Sakin! Koşmayınnn!’ esprileri, ‘Sık bakalım, sık bakalım’ sloganları karışıyor.
Çıkan kısmın özeti şudur: Sadece iktidar değil, muhalefet partilerinin, yerel yöneticilerin ve dahi tüm siyasi analistlerin, köşe yazarlarının vs. işi bundan sonra epey zor. Bugüne kadar sandık dışında ‘yok sayılan’ insanlar yepyeni iletişim dili kuruyor, söz hakkını somut olarak eline alıyor. Onları eski usul vaatler ve köhnemiş bir siyaset diliyle ‘ikna etmeye’ kalkacaklara çok geçmiş olsun!

HALK GELECEĞİNE SAHİP ÇIKIYOR


BERKANT GÜLTEKİN-BURAK ÖZ/BİRGÜN

AKP Gezi Parkı’nı dağıtmaya çalıştı ama İstanbul’un her parkı Gezi oldu. Direniş sırasında Gezi Parkı’nda ortaya çıkan halkın gücü, şimdilerde İstanbul’un farklı parklarda kendini gösteriyor. Halk düzenlediği forumlarda söz alıyor, düşüncelerini dile getiriyor ve kendi geleceğini kendi çıkarları doğrultusunda belirleme iradesi gösteriyor

Yoğurtçu Parkı forumunda halk her akşam 21.00′de toplanıyor ve geleceğini konuşuyor. Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda önceki gün saat 21.00′de halk ikinci forumunu gerçekleştirdi. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı forumda, 100′e yakın konuşmacı söz alarak, hem foruma hem de geleceğe dair bir takım önerilerde bulundu. Parkta konuşmacıların düşüncelerini paylaşması için ses sistemi ve platform kurulan forumda, gürültü kirliliğine yol açmamak için, katılımcılar konuşmacıların fikirlerine, onları alkışlamak yerine, ellerini havada sallayarak destek olduklarını gösterdiler.


ÖRGÜTLÜLÜK KONUŞULDU

İki dakikalık konuşma sürelerini ekonomik olarak kullanmayan çalışan konuşmacıların sözleri, forum katılımcıları tarafından büyük bir dikkatle dinlendi. Söz alan konuşmacılar biri dizi çalışma ve yöntem önerisi sundu. Sunulan öneriler arasında, siyasi yönelimlerden, sanatsal faaliyetlere ve günlük yaşamda yapılması gerekenlere kadar bir çok konuda fikirler forum bileşenlerine sunuldu. Forumda sunulan önerilerden bazıları şunlardı: “Komiteler, atölyeler kurup, düzenli olarak toplanılması. Pasif direniş atölyeleri, medya atölyesi, Facebook grubu kurulması (direnkadıköy). Gözaltıların derhal serbest bırakılması talebi, aşağılayıcı, cinsiyetçi, militarist, ırkçı söylemden uzak durulması. İdeolojik olarak ezilen bütün halkların yanında olunması. Boykot listesi oluşturulması gereken kurum ve kuruşların örgütlü bir şekilde boykot edilmesi. Yandaş medyanın izlenmemesi ve sürekli olarak ifşa edilmesi. Gezi Parkı’nda her sene etkinlik ve anmaların düzenlenmesi”.

Öte yandan forumda, sağlıklı iletişim sağlamak amacıyla her parktan seçilen temsilcilerden oluşan bir e-posta listesi kurulması da gündeme getirildi. Forumda öne çıkan öneriler ise forumun geleceğine dair ortaya konan düşüncelerdi. Halkın örgütlü bir güce dönüşmesini zorunlu gören konuşmacıların dile getirdikleri düşünceler, katılımcılar tarafından büyük destek gördü. “Burada, bir engelleme olduğu zaman, biz napacağız? Direnişle mi karşılık vereceğiz?” sorusuyla tartışmaya açılan örgütlülük meselesi, “Forum içinden temsilciler seçilmesi ve komiteler oluşturulması kararlarının alınması” önerisi etrafında konuşuldu. Foruma katılan halkın büyük çoğunluğunun örgütlü bir güce sıcak baktığı, verilen tepkilerden anlaşıldı.


Abbasağa Parkı

Abbasağa Parkı’nda kurulan Halk Meclisi’nde, gençler bir manifesto yazmayı ve komiteleri oluşturmayı konuşmaya başladı. İstanbul Beşiktaş’taki Abbasağa Parkı’ndaki Çarşı grubunun önderlik etmesiyle kurulan Halk Meclisi’nin önceki gün yapılan 3′üncü toplantısına binin üzerinde yurttaş katıldı. Birçok yurttaş parktaki amfi tiyatronun sahnesine asılan “Talepleriniz”, “Önerileriniz”, “Sorularınız” kutularına dağıtılan beyaz kağıtlara yazdığı düşüncelerini attı. Birçok yurttaş da sahnede sıraya geçip sözün kendisine gelmesini bekledi, sıra kendisine gelince, düşüncelerini, önerilerini binin üzerindeki yurttaşla paylaştı. Diğer yandan Taksim’deki piyano resitalleriyle Gezi Parkı direnişine destek veren Davide Martello da önceki gün Abbasağa Parkı’ndaydı. Polisin rehin aldığı piyanosunu kurtaran sanatçı, yurttaşlara kısa bir resital verdi. İstanbul’daki parklardaki tüm halk meclislerini ziyaret ettiğini söyleyen, bir opera sanatçısı da parka kısa süreliğine uğrayarak aryalar söyledi.

Abbasağa parkı


‘HESAP SORULMALI’

Amfi tiyatroda yapılan konuşmalarda sunulan önerilerin artık 3′üncü güne gelinmesiyle birlikte somutlaşmaya başlaması dikkat çekti. Konuşmalarda, manifesto yazılması, komisyonlar oluşturulması, seçim barajının nasıl aşılacağına yönelik çalışmada bulunulması, siyasallaşma ile dernekleşme, İstanbul ve Ankara Belediye Başkanı adayları belirlenmesi, sokak sokak dolaşma, anketler oluşturulması, Gezi Parkı’nda denen komün hayatının yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi, Çağlayan Adliyesi önünde kitlesel şekilde bulunma, yargılananları yalnız bırakmama, Gezi Direnişi sırasında yaşamını yitiren yurttaşların hesabını sorma, Başbakanı yaptığı gibi kimseni, ötekileştirilmemesi, küçümsenmemesi önplana çıkan konular oldu.

Yapılan onlarca konuşmadan bir kaçı şu şekildeydi:

- “Devamlılık çok önemli. Belli komiteler kurularak manifesto biran önce yazılmalı. Her gün bir konu seçilip o konu üzerinde oylama yapılmalı. Gezi Parkı’nda kurmaya çalıştığımız komün hayat burada da kurulmalı. Bunun örneğini 1979′da namıdeğer Terzi Fikri Fatsa’da yapmıştı. Bizde bunun gibi komün hayatı geliştirebiliriz”

-”Onların asıl amacı bizi ayırmak, bölmek bu amaçla SDP’yi şunları bunları öne atıyorlar. Bizi bölmeye çalışıyorlar. Biz birarada kalalım. Irk, milliyet, din, cinsiyet ayrımı yapmayalım. Gerisi gelecektir. Örgütlü halkın önünde hiçbir güç duramaz.”

-”Apolitik olmanın bir faydası olmadığını hepimiz anladık, politik olalım, siyasi partilerin içine girelim, sendikalar kuralım, sivil toplum kuruluşmları kuralım. Biz apolitik olduğumuz için onların sistem çarkı içinde yer alıyoruz.”

-”Brezilya’dan bize, “Burası Türkiye hayal bitti” eylemleriyle selam gönderildi. Brezilya’daki eylemin asıl amacını sezelim. Küçük sebep aramayalım, pasif boykot eyvallah destekliyorum ama aktif mücadeleye de devam edelim. Sokaklardan çıkmayalım, istediğimiz neyse, hakkımız neyse onu sokaklarda alacağız.”

-”Ethem gibi, Ahmet gibi ölen arkadaşlarımızın, adaletsiz yargılanan arkadaşlarımızın hakkının peşini bırakmayalım, daha üç fidanın hesabını soramadık, adaletin peşini bırakmayalım sokaklarda olalım.”

-”Hükümet sözcüleri, ‘apolitikleşen gençleri politikleştirmeye çalışıyorlar’ diyorlar. Aslında işte bizim en önemli kazanımımız bu,. “Siyaset Ankara’daki kravatlı patronlar tarafından yapılmaz, siyaset sokaklarda yapılır” dedik. Çünkü bize yer bırakmamışlardı. Artık kendi yerimizi kendimiz açmışız, buna şahit oluyoruz.”

-”Seçim barajını düşürmekten filan bahsediyoruz ama barajı düşürürsek kimi seçeceğiz. Ben 1848 yılına atfen bir şey söyleyeceğim. Marx şöyle diyordu: “Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yaratır.” Tayyip Erdoğan bize çapucu diyerek kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. Biz bir parti kurmalıyız. Onun ismini de Çapulcular Partisi koymalıyız. Biz AKP’nin mezar kazıcısıyız.”

‘BİRBİRİMİZDEN AYRILMAMALIYIZ’

-”Ermeni’nin, Kürt’ün, Türk’ün, Laz’ın çalıştığı bir bağ hiyasi vardır. Bunlar bakarlar onlar çalışıyor, üzümü bağcı yiyor. Hep birlikte bağcıya baş kaldırıp üzümleri birlikte yemeye başlarlar. Bağcı bir plan kurar önce, Ermeni’ye diğerlerini ‘Bu hain’ diyerek düşman ettirir. Ermeni’yi döver aralarından atarlar. Sonra, sıra Kürde ve Laz’a sıra gelir. Tek Türk kaldığında ise bağcıyla başedecek gücü kalmamıştır. Sonunda bağdaki üzümler tekrar yine çalışmadan kazanan bağcıya kalır. Birbirimizden ayrılmamalıyız. Hepimiz, Kürdüz, marjinaliz, sanatçıyız, Çarşı’yız. İkinci olarak, birçok yerde meclisler kuruldu, bu meclislerin birbiriyle irtibatını sağlamalıyız. Bu haberdar olmanın getireceği bir örgütlülük oluşacağını düşünüyorum. Direnisforumu diye, bir blog, facebook ve twitter sayfası oluşturuldu. Bunlara yerelle ilgili sorunlarımızı yazalım, görüşlerimizi paylaşalım.”

Forum sürerken çocuklar Yoğurtçu’nun oyun bahçesinde oynuyorlar

-”AKP yöneticilerini ister beğenin, ister beğenmeyin halkın dilinden çok iyi anlıyor. Bizim aramızda türbanlılar da var. Müslümanlar da Ateisler de var. Söylemlerimizi iyi belirlememiz gerekiyor. İletişimci arkadaşların bir komisyonu oluşturup yeni bir piar politikasına geçmesi gerekiyor. Yine AKP’nin makarna, para verip milletin oyunu aldığını biliyoruz. Biz Gezi Parkı’nda olduğu gibi komün hayatı kurduk. Yoksul mahallelerde de onların ihtiyaçlarına göre bu tür çalışmalar yapabiliriz. Bunun dışında parkların dışında yoksul mahallelerde de meclisler oluşturulması gerektiğini düşünüyorum.”

-”Ben bağımsız bir gencim, başından beri de direnişin içindeyim. Şimdi çok rahatsızım, bize apolitik gençler diyorlar. 1980 sonrası gençlik uyandı bunu görsünler. Biz apolitik değiliz.”

-”Almanya’dan geldim direnişi izlemek için. İllaki parti çatısı altında örgütlenmeye gerek yok. İtalya’daki 5 yıldızlı hareket gibi alternatif örnekler var. Partinin, hiyerarşinin olmadığı… Bunlar çok basit, internetten anketler yapıp, ortak hareket noktaları ve adaylar berlirlenebilir. ”

‘FAŞİZME KARŞIYIZ’

-”Sürekli buradaki kalabalık değişiyor, birileri gidip birileri geliyor. Bu yüzden temsil konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Bu yüzden 30 kişilik bir temsilci heyetinin seçilmesini ve bunların talepleri ve önerileri toplayarak düzenlemesini öneriyorum. ”

-”Gezi Parkı’na yapılan saldırının akabinde bir operasyon başlattılar. Birçok arkadaşımızı içimizden çekip aldılar. Çağlayan Adliyesi’nde birçok arkadaşımız savcılığa çıktı. Bunlardan 3′ü tutuklandı. Orada çok zayıf kitle vardı, 20 kişi falan. Bu doğrudan demokrasi örnekleri çok güzel ama mücadele dediğimizi bir şeye karşı veriyoruz. Faşizme karşıyız diyoruz ama faşizm orada en azından Çağlayan’da durmalıyız. Aksi takdirde bir duyarsızlık görüntüsü vermiş oluruz. Buna da izin vermemek lazım”.

8 Yorum
  1. Nasıl bir ülkede yaşadığımız ve insanımızın zor zamanlarda ne kadar yaratıcı olduğunun bir sonucu bence park forumları. İnanılmaz bir reddediş, hakim kültür ve siyasal yapıyı hiçe sayıp kendi iletişimini kendi kurup kendini yönetme isteği. 21. yy da kapitalizm ve onun her türü toplumu alıklaştırma ve çaresiz bırakma temelinde yönetirken resmen bu kökten bir filiz verdi.
    Ayakta alkışlıyorum.

    Lalehan | 26 June 2013

  2. Halık demokrasisi diyebiliriz bu yeni ortama. Elbette daha çok deney yaşanması gerekecek ve bu forumların bir yapı haline gelmesi bir zaman ve alışkanlığı gerektirecektir fakat refleks olarak bile çok güzel.

    perihan yılmaz | 29 June 2013

  3. gerçek bir demokrasi deneyi. temsilcilere havale edilmiş sözüm ona “temsili” demokrasinin yerine karar alma ve karar süreçlerinin hakikisi.
    henüz kendi “doğal” meşruluğunu fiiliyatta yasalar ve kent yönetimleri nezdinde tescil ettirememiş olsa bile büyük gücün halkın kendisinde olduğunu, dolayımlı temsilcilere pabuç bırakmayan bir takip sürecinin hazırda beklemesi demokrasi deneyinin en büyük kazanımı.
    yeni biçimler alarak yaşamımızda kalıcılaştırılmasını bekliyorum.

    necmi yazgan | 30 June 2013

  4. Demokrasinin birinci özelliği kamusal alanları kullanan halktır, tıpkı eski Yunan’daki gibi. Ortak akıl bulmak için bir araya gelen insanlar, sorununa çözüm arayan tek bir insana dönüşüyorlar. Ortak akıl ise tüm katılımcıların akıllarının toplamından daha fazlasını sağlıyor.

    Ali Usta | 1 July 2013

  5. Geziyle birlikte başlayan süreç daha ilerletilmelidir bence. Demokrasi deneyi olmaktan çıkıp demokrasi organı olmalıdır forumlar. Öyle göstermelik belediye meclisleri, idarelerin düzenleyeceği toplama halk toplantıları değil.

    Mehmet Erden | 2 July 2013

  6. kendi kendini yönetme diye bir şey yerine “temsil edilerek” yönetmenin, yani aracılar kullanarak yönetmenin daha “iyi” olduğunu ve demokrasinin bu olduğunu söyleyen öğretilerin çöpe atılma zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. herkesin bire bir temsili nasıl olacak, bu mümkün mü diyen saysısalcı problem oluşturan görüşler ise, temsil ettiği kitleye rağmen, temsil yetkisini ele aldığında istediği icraatı yapmak isteyenlerdir. mesele sayısal problem değildir o bir şekilde halledilir çünkü.

    arif özgen | 6 July 2013

  7. Yonetim demek Halkın arzu ve isteklerinin uzmanlarla tartişalarak verimli bir sonuca ulaşmasını saglamaqk demektir.Ben bilirim .Benim dediğim olacak dediğin zaman adama sen mimar mısın,şehircimisin doktormusun nerede ne okudunda boyle ahkam kesiyorsun diye sorarlar.Yönetici haddini aşarda kendi egosunu yaptıgı işin üstünde tutarsa dinen de suçlu olur.Vicdanlarda çürür. Menfaate dayalı kotülük bir müddet muaffak olur ama her zaman oldugu gibi sonunda aklıslim ve imsan hürriyeti galip gelir.Tarihte bunu n sayısız misalleri vardır.

    Levent Aksüt | 14 July 2013

  8. Gezi Nereye? Türkiye Nereye?

    Park forumları, yerleşik siyaset anlayışına alternatif bir siyasetin öğrenildiği agoralara dönüşme potansiyelini taşıyor.
    ŞADİ İDEM

    Gezi Parkı protestolarına yönelik AKP deki farklı sesleri bir kenara koyarak, hükümetin ve Başbakan’ın tavrını bir bütün olarak değerlendirmek gerek. Her ne kadar süreçte otoriter bir figür olarak Tayyip Erdoğan arz-ı endam ettiyse de, bu süreci sadece bir siyasi lider üzerinden okumak ve değerlendirmek doğru değil. Aksi takdirde bu yaklaşım Gezi’nin ruhunu, “herkes için” ve “hep beraber” daha özgür daha demokratik ve daha onurlu bir yaşam talebi üzerinden şekillendirildiğini göz ardı etmek olur.

    Başbakan’ın şahsında ete kemiğe bürünmüş olan, aslında sadece otoriter bir yönetim anlayışı değil; aynı zamanda doğayı ve kendisi gibi düşünmeyen ve yaşamayan farklı yaşam tercihlerini “ötekileştiren” zihin yapısıdır. Zira bu iki ayda yazılı-görsel basında onlarca muhalif yazar ve gazetecinin işinden olduğuna, NTV Tarih gibi tarih dergilerinin dahi yapmakla görevli oldukları asli işi yapmaya çalışırken “yayından kaldırıldığına” tanık olduk. Bir de bu otoriter-baskıcı atmosferin insanlar üzerindeki oto-sansür etkisini de not etmek gerekir.

    Yanı sıra on-bir yıllık iktidar süreci değerlendirildiğinde AKP’nin, amasız fakatsız iktisadî aklın emrinde neo-liberal iktisadi amentüye uyarak “durmaksızın yoluna devam” ettiği görülebilecektir. Devleti iktisadi bir işletme olarak yöneten bu zihniyetin, doğayı kaynak deposu, yurttaşları da hem müşteri hem de işçi olarak kabul ettiğini söyleyebiliriz. O yüzden Gezi parkı protestolarıyla başlayan süreçte, AKP iktidarının amentü olarak kabul ettiği neo-liberal zihniyeti ve sınırsız pragmatizmiyle Başbakan’ın söylem ve tavırlarını ayrı, hatta birbirinin zıttı olarak değerlendirmenin doğru olmadığını düşünüyorum.

    Bundan dolayı, Gezi protestolarına ve direnişine yönelik Başbakan’ın tavrının, her sözünün ve hatta beden dilinin dahi bilinçli bir tercih sonucu vuku bulduğunu ileri süreceğim.

    Gezi hadisesinin başından itibaren Başbakan’ın kullandığı dilin ve üslubun, toplumu ve milleti birleştirmediğini, aksine farklı yaşam biçimlerinin ve inanışların üzerinden ötekileştirici bir üslubun hâkimiyetine defaten tanık olduk. İlk günlerden itibaren hâkim siyaset anlayışıyla kavranamayan Gezi ruhu, bu bilinmezlik ve panik havası içinde bir çırpıda komplo teorileri ve faiz lobisi ile rabıtalandırılmaya çalışıldı. Darbe kartı kullanıldı. Gezi ruhuna hâkim olan şiddet karşıtlığı ve sivil itaatsizlik eylemleri ve mizah karşısında, muktedir, uyguladığı devlet şiddetinin meşruiyetini açıklamakta oldukça zorlandı. Yalan yanlış bilgiler ve haberlerle hareket terörize edilmeye çalışıldı. Tüm bunlarla birlikte geziyi itibarsızlaştırma- kriminilanize etme hareketi eş zamanlı olarak devreye sokuldu.

    Başbakani Milli İrade mitinglerinde başladığı “toplumu kutuplaştırma” siyasetine iftar yemeklerindeki konuşmalarıyla devam etti; üstelik şiddetini arttırarak. “Bize karşı onlar” söylemi temelinde kullandığı dilini, kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan ve kendisine muhalefet eden tüm kesimleri ötekileştirme- itibarsızlaştırma siyasetini inşa etmek üzerine kurdu. Duran adam eylemlerinde olduğu gibi, sivil itaatsizliği temel alan protestoları aşağıladı. Ellerinde karanfillerle öldürülen gençleri anmak için yürüyen ve basın açıklaması yapan insanların üzerine basınçlı su sıkan, biber gazı ile “düşman”a saldırır gibi saldıran polisi ve şiddetini savundu. Hatta polisi(ni) bu tavrından dolayı mükâfatlandırdı da.

    Mısır’daki darbenin ardından yaptığı konuşmalarda ise, sık sık Gezi ile Tahrir arasında bir ilişki varmış gibi konuştu. Oysa aynı Başbakan değil miydi ki Mısır’daki Arap Baharı ile Türkiye’deki Gezi olaylarını karşılaştırmamak gerektiğini söyleyen. Evet, bizce de Gezi Tahrir değildi, değildir. Tıpkı Mısır’ın Türkiye olmadığı; Mursi’nin de Erdoğan olmadığı gibi.

    Peki ne oldu da, Başbakan daha bir ay önce söylediğinin tam tersini söylemeye başladı? O zaman Gezi, Tahrir’e benzemiyordu da şimdi mi benzedi? Örneğin iftar konuşmalarının birinde Başbakan, Gezi protestoları esnasında ölen canlar için “bir kişi, iki kişi, üç kişi, dört kişi polise şiddet uygularken ölüyor. Facebook ve twitterda kıyametler kopuyor. Mısır’da 300 kişi öldürülüyor kimseden ses çıkmıyor.” diyebiliyor. Ve ekliyor “şiddet şiddeti gerektirir.” Öyle anlaşılıyor ki AKP hükümeti bir süre daha, işine yaradığını düşündüğü oranda, toplumun fay hatlarını “şiddet”le kaşımaya devam edecek.

    AKP hükümeti neden bu taktikte ısrar ediyor? Gezi olaylarının başlangıcında sergilenen bu kutuplaştırıcı tarz-ı siyaseti gevşemekte-dağılmakta olan kitlesini konsolide etme çabası olarak değerlendirmek mümkün. Ve bu konuda başarılı olduğu da söylenebilir. Ancak bu ötekileştirici, üsten bakan, kibirli ve nobran tavrın uzun süreli işe yarayıp yaramaması biraz da Gezi bileşenlerinin nasıl davranacağıyla da ilişkili. Şimdiye kadar Başbakan’ın ötekileştirici, ayrıştırıcı, buyurgan üslubunun karşısında birleştirici, işbirliğine dayalı ve diyalogu, özgürlüğü, demokrasiyi savunan dilin devamı çok önemli. Öte yandan polisin ve eli sopalı, palalı saldırganların uyguladığı terörün ve şiddetin karşısında, şiddete itibar etmeden “direnmenin” önemini her daim akılda tutmak gerektiğini düşünüyorum. Zira Gezi bize mizahın ve sivil itaatsizliği kullanarak direnmenin ne kadar etkili bir yöntem olduğunu kanıtladı.

    Muktedir elinde bulundurduğu şiddet tekelini kullanırken çoğu kez meşru bir zemin hazırlamak ister. Bu en azından kendisini demokratik rejim olarak gören-göstermeye çalışan iktidarlar için böyledir. Bu “meşruiyet zeminini” ise çoğu kez devlet kendi eliyle inşa eder. Ardından şeytanlaştırdığı muhalifleri toplum nezdinde itibarsızlaştırmakla kalmaz, hareketin kitleselleşmesinin de önüne geçiverir. Gezi ruhu şimdiye kadar provokasyona çok açık olmasına karşın, bu konuda azami dikkati ve özeni göstermiştir. Bundan sonra da bu konuda daha duyarlı olması gerektiği açıktır.

    Başbakan’ın “şiddet şiddeti gerektirir” sözü her daim muktedirlerin şiarı olagelmiştir. Zira bu söylemle muktedir, kendi yasal şiddetini meşrulaştırabilmiştir. Bu bağlamda bu oyuna gelmeyen, “göze göz, dişe diş düşüncesi dünyayı kör edecektir.” diyen Gandhi’ye kulak vermek yerinde olacaktır. Bir de “doğrudan eylemin en radikali, insanların kendi hayatlarına doğrudan müdahil olmalarıdır.” diyen Bookchin’e.

    O yüzden Gezi ruhunu daha da geliştirip yaygınlaştırmak gerekmektedir. Bu minvalde, Parklarda yapılan forumlarda halk, tüm farklılıklarıyla bir arada yaşabileceğinin kanıtladı. Zira birlikte yaşam ancak birbirini dinlemekle ve bir konu üzerinde fikir alış-verişinin zemini geliştirmekle, yani diyalogla başarılabilen bir faaliyettir. Ve özünde birbirini dinleme ve konuşma- ikna etme sürecini gerektirir. Her ne kadar emekleme safhasında olsa da; aslında parklarda tecrübe ettiğimiz tam da doğrudan demokrasi faaliyetidir. O yüzden Park forumları, yerleşik siyaset anlayışına alternatif bir siyasetin öğrenildiği agoralara dönüşme potansiyelini taşıyor. Beri yandan benzer bir şekilde Anti-Kapitalist Müslümanlar’ın öncülüğünde gerçekleştirilen, Yeryüzü Sofraları da yukarıda bahsettiğimiz neo-liberal- otoriter zihniyetin alternatifi bir toplumsal-siyasal-kültürel etkileşim alanı işlevi görüyor. Kısacası bir arada oldukça ve bir şeyleri paylaştıkça öğreniyor ve çoğalıyoruz.

    İnsanların farklılıklarıyla bir arada yaşayabildiği ve doğrudan politika oluşturabilme olanağının daha görünür olduğu, bu tür zeminler inşa edilmesi, muktedirleri daha fazla korkutacaktır, şüphesiz. Zira, bu tür insanlık durumları, potansiyel olarak, muktedirin ukdesinde bulunan her şeyi baştan sona sorgulama ve değiştirme gücüne haizdir.

    Siz olsanız hangisini tercih ederdiniz? Kolayca ezebileceğiniz ve meşruiyetinin altını oyup kitleselleşmesinin önüne geçebileceğiniz bir şiddet hareketini mi? Yoksa ukdenizde olan kudreti yeni bir yaşam pratiğiyle elinizden alma potansiyeli taşıyan bir hareketi mi?

    Nuri Altın | 23 July 2013


Yorum yazmak için


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Söğütlüçeşme için hazırladığı plana itiraz eden Kadıköylüler, arazinin yeşil alan olarak kullanılmasını talep etti             Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mülkiyeti TCDD, İBB ve Maliye Hazinesi’ne ait olan Söğütlüçeşme İstasyon alanı için yeni bir planı askıya çıkarmıştı.     Yeni hazırlanan planla birlikte gar sahası 42 bin 451 metrekareyi kapsayacak. Proje [...]
ARŞİV
Subscribe