Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Bir Komün Olarak Taksim: Başarılar, Eksikler, Öneriler
Share 11 June 2013


ULAŞ BAŞAR GEZGİN

Barikat kararını alan koordinasyon değildi. Bu, barışçıl gösteri anlayışına tersti. Ancak, o barikatlar sayesindedir ki, insanlar, günlerdir, Taksim’de saldırı korkusu olmaksızın yürüyebiliyor.

5 Haziran’da yayınlanan bir yazımda, şöyle demiştim:

“‘Bir Komün Olarak Gezi Parkı Direnişi’ gibi bir başlık altında şunları söyleyebiliriz: Çoğumuz, Gezi Parkı Direnişi’ni bir ayaklanma ya da bir tepki olarak görüyor. Ancak, Gezi, aynı zamanda, yeni bir toplumun kuruluş özelliklerini taşıyor. Halkın oluşturduğu barikatlarla TOMA’lara ve diğer araçlara kapatılmış olan Taksim Meydanı ve Gezi Parkı alanında, sabah, belli bir saatte, göstericiler tarafından çöp toplanıyor. Halk, çeşitli kuruluşlarla birlikte, kendi sağlık hizmetini kendi veriyor; kalacak yer ve yiyecek-içecek gibi gereksinimlerini kendileri karşılıyor. Polis, günlerdir, kurtarılmış bölgeye giremiyor. Bu, Türkiye tarihinde bir dönüm noktası. Herkes gitsin görsün. Halk, kendini yönetebilir mi, Taksim’den öğrensin. Küçücük bir toplaşmaya bile saldıran polis, Taksim’e adımını atamıyor. (…)

(…) Taksim Meydanı’na ve Gezi Parkı’na giden bütün yollar, halkın oluşturduğu barikatlarla korunmuş durumda. Bu barikatlar, yan yatırılmış çevik kuvvet araçlarından, yanal olarak park edilip lastikleri patlatılmış belediye otobüslerinden ve birçok kendiliğinden malzemeden oluşturulmuş durumda. (…)

Çarşı’nın direnişinde, yine, yeni bir toplumun nüvelerini görebiliyoruz. Bir kere, Çarşı, ele geçirdiği iş makinesinin üstüne, TOMA’ya (Toplumsal Müdahale Aracı) karşılık olarak ‘POMA’ (Polise Müdahale Aracı) yazmış durumda. Ayrıca, bu devrimci taraftar grubunun protestoları örgütlemek için kendi arasında işbölümü yaptığını görüyoruz. Örneğin, eldivencilerin görevi, gelen gaz bombalarını polise geri atmak. Bir taş kırıcılar ekibi var. Bir de, elbette, tam teşekküllü bir Çarşı Sağlık Ekibi. (…)” (Gezgin, 2013).


Bu yazı, 4 Haziran 2013’te yazılmıştı. O günden bu yana, Gezi’de ve çevresinde, panayır havası egemen oldu ve alternatif toplum uygulamaları hız kazandı. Bu yazıda, bu başarılı uygulamaları tanıtırken, eleştirel gözlüğü çıkarmıyoruz.

Direnişin bir kütüphanesi, güneş enerjili mutfağı, vegan sofrası, devrim müzesi, reviri, dilek ağacı (polis aracı), ücretsiz yiyecek-içecek ve barınma malzemesi dağıtma ağı vb. var. Direnişçiler, ekim de yapıyor. Ekim yapılan yere, ‘Gezi Bostanı’ deniyor. Buraya çok çeşitli tohumlar ekilmiş durumda.
Artık “direnişin müziği var” diyebiliriz (bu müziklerin 10 tanesi, şurada görülebilir). Direnişin medyası da var artık. Bir kere, kimi gazeteler (Yurt, Cumhuriyet, Birgün, Evrensel, Radikal, Sözcü, Sol, Aydınlık vb.) değiş-tokuş ile ücretsiz olarak okunabiliyor. Yurt Gazetesi, meydanda, zaten, değiş-tokuşa gerek kalmadan ücretsiz olarak bulunabiliyor. Direnişe başından beri destek olan Hayat TV, Ulusal Kanal, Halk TV, İMC TV, TV On ve Etha’nın yanına e-kanallar eklendi. Çoğu, Youtube ve Ustream üzerinde olan bu kanallara, son olarak Çapul TV katıldı.

Bu başarıları sıraladıktan sonra, Taksim Komünü’nün eksiklerini sayalım ve önerilerde bulunalım:

- Pek politik sayılamayacak küçük bir çekirdek kadroyla başlayan direniş, kitleselleşmesi nedeniyle, karar düzeneklerinde sorun yaşıyor. Bunu, en son, 6 Haziran 2013’te düzenlenmesi planlanan sanatçı konserlerinin sonradan iptal edilmesinde gördük. Konser, dayanışmanın aldığı bir karar değildi. İnsanlar, diğer illerde direnirken, Gezi’deki birçok direnişçi, böyle bir etkinliği doğru bulmadı ve hatta, bunu, daha önce AKP’ye destek verenlerin ve (Oya Baydar ve diğer birkaçı dışında) daha hâlâ özeleştiri vermemiş ya da günah çıkarmamış ‘Yetmez Ama Evet’çilerin direnişe sızmaları olarak yorumladı. Barikat kararını alan da, koordinasyon değildi. Koordinasyona kalsaydı, barikat falan kurulmazdı. Bu, barışçıl gösteri anlayışına tersti. Ancak, o barikatlar sayesindedir ki, insanlar, günlerdir, Taksim’de saldırı korkusu olmaksızın yürüyebiliyor.


- Direnişi başlatan büyük oranda apolitik çekirdek kadronun, direniş kitleselleştikten sonra, siyasetlerden bayraksız protesto istemeleri gibi durumlar, komündeki karar düzenekleriyle ilgili sorunların bir başka yansıması. İnsanın, bu durum için, “o siyasetler, karar düzeneklerinde yer almıyor mu ki böyle talepler gelebiliyor?” diyesi geliyor. Siyasetlerin bayrak açmasını fırsatçılık diye yorumlayanlar, onların, direnişin Gezi’de ve heryerde kitleselleşmesinde büyük rolü olduğunu unutuyor. Kaldı ki, siyasetler de, gökten zembille inmiyor; onlar da, büyük oranda, halktan oluşuyor. Hatta bayraklı sol, orta sınıftan gelen ilk direnişçi çekirdeğe göre daha halkçı bir nitelik taşıyor. Bayraklı sol, zaten varolan kaynaklarını ve ilişki ağını açarak, direnişin etki alanını genişletti. Bu, ilk çekirdeğin düşündüğü gibi, yalnızca bir ağaç meselesi olarak algılansaydı; o ağaçlar, çoktan sökülmüş olacaktı.

- İşportacılar ve mangal dumanı, ortada, direnişten çok zafer sarhoşluğu olduğunu gösteriyor. Kaldı ki, madem ki ücretsiz olarak yiyecek-içecek dağıtılan bir komün, burası; neden işportacılar orada?! İşportacılar, orada kapitalizmin temsilcileri sayılabilir. Onların, bir dayanışmacının önerdiği gibi, Gezi’den çıkarılıp Meydan’a yönlendirilmesi gerekiyor.

- Bu alternatif oluşumların yanına, Özgür Üniversite gibi bir Gezi Akademi kurulsaydı; çok iyi olurdu. Akademisyenler, Gezi’de (ve İzmir’de), direniş alanlarında açık dersler verdiler. Ancak, bunlar, tekil örnekler olarak kaldı ve üniversiter bir yapıya evrilemedi. Bunda, akademisyenlerin direnişte öncü rol oynamamalarının ve ancak direniş büyüdükten sonra fırsattan yararlanıp kitlenin peşine takılmalarının büyük etkisi var. Yine de, direniş akademileri oluşturmak için geç değil.

- Gezi’nin en ciddi sorunlarından biri, izdiham. Gezi’de, bir yangında ya da 1 Mayıs 1977 gibi bir saldırıda, insanların birbirini ezerek ölümlere yol açma olasılığı, büyük tehlike. Bu nedenle, kimi çadırların tahliye edilmesiyle, yolların açılarak işaretlenmesi gerekiyor. Nasıl ki, Gezi’deki revir bölgesine giriş yok; yollar da bu biçimde işaretlenmeli. Ayrıca, olası bir saldırıda ya da afette, çıkış planı yok. İnsanlar, alanı acil bir durumda nerelerden terkedecek? Bunların netleştirilmesi gerekiyor. Buna bağlanabilecek bir diğer nokta ise, şu: Bölge, daha önce, Surp Agop Ermeni Mezarlığı’ydı. Divan Otel’in yapımında bu mezarlıktan çıkartılan taşların kullanıldığı söyleniyor. Yani Gezi’de, 1915’in etkisi de var. Ermeni mezarlıkları, Müslüman mezarlıklarından çeşitli noktalarda farklılaşıyor. Bu farklılıklardan biri, Ermeni mezarlıklarında (örneğin Hrant Dink’in yattığı Balıklı Ermeni Mezarlığı), asfalt yollarla herşeyin yerli yerinde olması; her bir mezarın, harf ve sayı ile koordinat sistemine bağlanması; ve dolayısıyla, yerini bilmediğiniz bir mezarı koordinatını öğrenerek bulabilme şansınız. Müslüman mezarlıklarında ise, bir taştan bir taşa atlaya atlaya bulmaya çalışıyoruz mezarları. Kimi zaman, bulamıyoruz bile. Asfalt yol, çok azında var. Gezi Direnişi de, Müslüman mezarlığı gibi değil, Ermeni mezarlığı gibi olmalı. Alan, küçük ölçekte paftalanıp koordinat sistemi oluşturulmalı. Alternatif kurumları gösteren bir kroki, zaten hazırlandı; ancak, belki de, bunun ayrıntılandırılması gerekiyor.

- Gezi’de bir direniş anıtı yok. Yapılıp yapılmamasıyla ilgili iki görüş var: Birinciler, yapılması yanlısı; çünkü bu direniş unutulmamalı. İkinciler ise, anıtın, kim olursa olsun birilerini yüceltmesinin muktedirle aynı dili konuşmak olduğunu söylüyor. Ben ikinciye katılmıyorum. Bu, zaten, (olumlu anlamda) bir iktidar kavgası. Kaldı ki, bir komünden çıkan anıt, herzaman, kapitalist toplumdan çıkan bir anıta göre farklı değerlendirilmeli. Ayrıca, bu, lidersiz bir direniş olduğundan; anıtta yüceltilecek bir lider yerine, kitleler sözkonusu olacak. Ağaçlar altında gaz maskeli insanları gösteren basit bir anıtın bile, simgesel bir önemi olacak.

- Son günlerde, Gezi’yi dolduran kitle, direnişçiden çok şenlikçi havasında. Hükümet düşmüş olsaydı, belki böyle bir kutlama yapılabilirdi. Ancak, kurtarılmış bölgenin kutlamasının fazlasıyla yapıldığını söyleyebiliriz. Artık, insanların, içkiyi bir yana bırakıp hazırlanması gerekiyor; hem siyasal olarak hem de pratik olarak. Gezi, insanların birbirinden öğrendiği bir platform; bu öğrenme sürecinin hızlandırılması ve geliştirilmesi gerekiyor; çünkü bu komünün günleri, sayılı olabilir. Alana yalnızca içki içmek için gelen güruh, bu direnişin siyasal anlamını kavrayan birçokları tarafından artık rahatsızlık verici bir unsur olarak değerlendiriliyor.

- Başka yazarlar, direnişin dönüştürücü gücüne çeşitli örnekler verdi. Bu örneklere bir ek yapalım: Ulusalcılar, Taksim’de Lazca parça çaldılar. Herkes kendi siyasal çizgisinde yumuşama yaşıyor ve empati geliştiriyor. Bunun ‘yaşayan kütüphane’ gibi uygulamalarla güçlendirilmesi gerekiyor. Bu uygulamada, ötekileştirilmiş olanların kütüphanedeki gibi raf kaydı tutuluyor. Örneğin, bir Roman’la ya da Süryani’yle tanışmak istiyorsanız, yaşayan kütüphaneye gidip randevu alıyorsunuz. Konuşuyorsunuz, öğreniyorsunuz, dönüşüyorsunuz. Aynısı, siyasi gruplar için de yapılabilir. Çeşitli partilerin, hareketlerin, dergilerin vb. raf kaydı tutulur. Bir siyasetle görüşüp sohbet etmek isteyenler, kendilerine, ‘yaşayan kütüphane’den ulaşabilir. Gerçi, bu, standlar aracılığıyla da yapılabilir elbette.

- Gezi’de üretim yok; yalnızca tüketim var. “Ekmek elden, su gölden” yaşanıyor. Oysa, örneğin, elişi yapılıp komün dışında (belki İstiklal’de) satılarak, belli bir gelir elde edilebilir. Böylece, ilerleyen günlerde, boş durunca siyasal farklılıkları nedeniyle kavga edebilecek kitle, meşgul edilmiş olacak. Ayrıca, insanlar, Gezi’de, yalnızca direnişi değil elişini de öğrenmiş olacak. Bu yönde, çocuk atölyeleri başlıyor yavaş yavaş. Bostan ve alternatif enerji üretimi gibi uygulamalar, bu açıdan, övgüye değer.

- Bir de şu var: ‘Çapulcu’, ‘Gezi Parkı’ gibi sözler, çeşitli şirketler tarafından satın alınmış durumda. Böylece, yakın gelecekte, Rusya’daki ‘Leninade’ adlı soda benzeri durumlar yaşayacağız (bkz). Keşke, (ben de dahil olmak üzere) direnişçiler, sermaye düzeninde yaşadıklarının farkına varıp bu isimlerin haklarını önceden satın alabilseydi. Direnişin kitleselleşmesine, ne yazık ki, ticarileşmesi eşlik edecek.

- Peki ama paraya ne gerek var değil mi? Çok gerek var. Gezi’deki içkici güruh, “sefasını bırakıp diğer ilçelerdeki ve illerdeki direnişe nasıl destek olabilirim?” sorusunu düşünmelidir. Boğazından geçen lokmayı saymalıdır; çünkü onlar sefa sürerken, başka yerlerde direniş sürüyor. Birilerinin, bunlara, “sen daha az iç, ye; artan parayı diğer yerlerdeki direnişe gönderelim” deme zamanıdır. Artan paralar, diğer ilçe ve illerdeki direnişçilerin gaz maskeleri vb., sağlık giderleri, avukat masrafları, pankart ve bildiri basımı masrafları, kokart ve tişört basımı, internet masrafları gibi kalemler için kullanılmalıdır. Gezi’dekileri tasarruflu olup sorumluluk almaya davet ediyoruz.

- Gezi’de, şu an, gerçel olarak, zorunlu askerlik yok. Profesyonelliğe dayalı gönüllü askerlik var. Bu, ne demek oluyor? Küçük bir kesim, olası bir saldırıda, kitleyi korumak üzere alanda. Onlar, ilk günden beri (31 Mayıs 2013) vardı zaten; ama sonradan gelenler, o kadar hazır değil. Alanı savunma, bir avuç gence bırakılmamalı. Herkes, savunma sorumluluğunu almalı; (Türkiye’de olumsuz olarak uygulanmakla birlikte), zorunlu askerliğin temel düşüncesi budur. Alanın savunması, bir avuç inançlı gence bırakılamayacak kadar ciddidir.

- Son olarak, Şanlı Gezi Direnişi, bilindiği gibi, diğer ilçelere ve illere çoktan yayılmış durumda. Ancak, direniş ruhunun direniş olmadığı yerlerde de günlük yaşamın bir parçası olması için, kokart, tişört vb. çalışmaların yapılması gerekiyor. Bu çalışmalar, başladı bile. Yaygınlaştırılmalı.

Komünün eksikleri var elbet. Kapitalizmden yeni çıkmış bir topluluğun tümüyle başarılı olmasını beklemek, haksızlık olur. Komün, öğrenen bir organizmadır. Birbirinden öğrenenlerin toplamı olan komün, elbette, bu eksiklerin üstesinden gelecektir.


Kaynak : Bianet

PARİS KOMÜNÜ

Komün, Fransızların yenilgisiyle sonuçlanan Fransız-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’teki tüm devrimci eğilimlerin sivil bir ayaklanma başlatmasıyla kuruldu. 1870 yılında III. Napolyon tarafından başlatılan savaş, Fransızlar için bir felakete döndü ve Kasım ayıyla birlikte Paris kuşatma altına girdi. İlerleyen yıllar boyunca başkentte zengin ve yoksul arasındaki uçurum genişlemişti. Yiyecek stoklarının azalması ve süren Prusya bombardımanı yaygın bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Emekçiler ilerici düşüncelere daha açık hale gelmişlerdi. Şehrin kendi seçtiği Komünle kendi kendini yönetiyor olması gerektiği fikri birçok Fransız kasabası tarafından hoşnutlukla karşılandı ama zapt edilmesi zor bulunan halk kitlesinin bu isteği hükümet tarafından reddedildi. İktisadi idare için, sosyalist olması gerekmeyen, daha birleşmiş ama daha belirsiz bir istek “La Sociale!” haykırışında toplandı.

Ocak 1871′de, kuşatma dördüncü ayına ulaştığında, daha sonra Üçüncü Cumhuriyetin başbakanı olacak olan Adolphe Thiers ateşkes çağrısında bulundu. Prusyalılar Paris’i barış koşullarında işgal ettiler. Kuşatmanın kendilerine yaşattığı sıkıntılar nedeniyle birçok Parisli kızgındı, özellikle Prusyalıların kısa bir merasimle şehirlerini kuşatmasına izin verilmesine çok sinirlenmişlerdi.

Bu sırada on binlerce Parisli “Ulusal Muhafızlar” adı verilen bir askeri birliğin silahlı üyesiydi ve bunların şehrin savunulmasında önemli katkıları olmuştu. Fakir mahallelerdeki taburlar kendi subaylarını seçtiler ve Paris’te bulunan topları ele geçirdiler. Şehir Ulusal Muhafızlarla birlikte Prusya birliklerine altı ay boyunca direndi. Paris halkının direnişi sonucu Prusyalılar şehrin küçük bir bölgesine hapsedildiler ve ilerleme gösteremediler.

Direniş kararları Muhafızların merkezi komitesinden alınıyordu. Fransız hükümetinin başbakanı Adolphe Thiers, bu kaygan durumun alternatif bir politik iktidar merkezi yaratabileceğini fark etti. Buna ek olarak, Paris işçilerinin silahlanarak Prusyalıları kışkırtabileceğini fark etti.

İşler bu noktada çok karışıktı, fakat açık olan bir şey vardı ki, emekçilerin yardım ettiği Ulusal Muhafızlar, Prusyalılar Paris’e girmeden evvel topları Prusyalıların yolundan çekerek onların elinden kurtarmış ve güvenli mahallelere saklamışlardı. Topların koyulduğu başlıca yerlerden biri Montmartre tepeleriydi.

1871′in Anlamı

Paris’in zenginleri ya da Komün hakkında fikir yürüten erken dönem tarihçiler için 1871, ayaktakımının korkunç ve nedeni anlaşılmaz iktidarının dönemidir. Daha sonraki tarihçiler, hatta sağ görüşlü olanlar bile, Komünün ıslahatlarının değerini kavramış ve onun vahşice yok edilmesine üzülmüşlerdi. Bununla birlikte, Komünün orta ve yüksek sınıflarda o zamana kadar benzeri görülmemiş bir nefret yaratmasının sebebini açıklaması zor bulmuşlardı.

Sol görüştekiler ise Komünün böyle tehlikeli durumun içerisindeyken böyle ılımlı davranmasını eleştirdiler. Karl Marx Komüncülerin Versay’dakilerin işini ilk ve son olarak bitirmek dururken, demokratik seçimler düzenlemesiyle “çok kıymetli anlar” kaybettiklerini söyledi. İçinde milyarlarca frankın olduğu Paris’teki Fransız Ulusal Bankası, Komüncüler tarafından dokunulmadan ve korumaya alınmadan bırakıldı. Çekinerek, buradan para alıp alamayacaklarını sordular (ve şüphesiz bu para onlarındı). Komüncüler bankadaki paralara dokunmaya çekindiler çünkü eğer böyle yaparlarsa dünyanın onları kınayacağından korkuyorlardı. Böylece büyük miktarda para Paris’ten Versay’a, Komünü ezen ordunun kurulması için nakledildi.

Komünistler, sosyalistler, anarşistler ve diğerleri Komünü katılımcı demokrasi temelindeki bir sistem üzerinde yükselen özgür bir toplumun ilk örneği olarak gördüler. Marx ve Engels, Bakunin ve daha sonra Lenin ve Troçki Komünün sınırlı deneyiminden (özellikle de devletin sönümlenmesi konusunda) kuramsal dersler çıkarmaya çalıştılar. Daha faydacı bir ders Edmond de Goncourt tarafından çıkarıldı. Goncourt kanlı haftadan üç gün sonra günlüğünde şöyle yazıyordu: “…kanama tamamen sona erdi ve toplumun isyancı kesiminin öldürülmesi ile yaratılan böyle bir kanama devrimi geciktirebilir… Eski toplumun bu devrimden önce sakince geçecek 20 yılı var…”

Paris Komünü, birçok komünist önderin saygısını kazandı. Mao sürekli Komüne referans verdi. Lenin, Marx’la birlikte Komünü proletarya diktatörlüğünün yaşanmış bir örneği olarak niteledi. Cenazesinde bedeni Komünden kalan kızıl bir bayrağa sarıldı. Sovyet uzay gemisi Voskhod 1 Paris Komünü’nden kalan bir afiş parçası taşıyordu. Bolşevikler Sivastopol adlı savaş gemisinin adını Komünün şerefine Parijkaya Kommuna olarak değiştirdiler.

Kaynak: Vikipedi

10 Yorum
  1. Canhıraş bir müdahale ile “devletin gücü” tesis edilmeye çalışılıyor. Tuş olan devlet görevlilerinin “anlamak” değil bastırmak şeklinde bir derdi var.
    Başka bir dünya olamaz diyenler ise onbeş gündür gördü oysa olabileceğini.

    gülten soygüt | 11 June 2013

  2. çürümüş kapitalizm vurgulu pankart taksim gibi emekçileriyle anılan bir meydana çok yakışmış. doğrusu da bu.

    deniz ilhan | 11 June 2013

  3. Paris Komününde yenilen ve Purusyalılara teslim olan hükümetin silahlarını almış onlarla düşmanı kovmuştu. Bunun üzerine Almanlarla işbirliği yapan hükümet kendi halkına saldırmış ve binlerce komüncüyü bugün komünacılar duvarı denilen yerde kurşuna dizmişti.
    Bu olanlar tam yüz yıl boyunca halktan gizlendi. Bu yaşananları Fransız halkı ancak 1970′li yıllardan sonra öğrenebildi. Bu gün Türkiye’de de çok benzer süreçler yaşanmakta.

    Ali Usta | 11 June 2013

  4. Bu AKP düzeni çürümüştür öncelikle. Dün akşam 50 bin kişiye durduk yerde saldırı düzenlenmiştir. Üçüncü sınıf göstermelik demokrasi bu kadar olur.

    ethem çalışkan | 12 June 2013

  5. Daha gidilecek çok yol olabilir. Fakat bu kez iyi bir konumlanma, çoğunluğun algıladığı bir meşruiyet var.

    kemal yener | 12 June 2013

  6. ACİL DEMOKRASİ.
    CÜNEYT ÖZDEMİR YAZDI…

    Avrupa’nın en büyük adliyesine çevik kuvvetle baskın düzenleyip avukatları cüppeleri üzerlerindeyken yaka paça gözaltına alıyorsanız zaten diyalog miyalog istemiyorsunuz demektir.

    * Camiyi yaralı insanlara açan imamı görevden alıp, göstericiye kurşun gibi gaz bombasını sıkan, kör eden polisi korumakta ısrar ediyorsanız bu işi başka türlü çözmeyi kafanıza çoktan koymuşsunuz demektir.

    * Kordon’da oturan zavallı kızları saçından çekip coplayan polisin ceza olarak görev yerini değiştiriyorken bu anın fotoğrafını sosyal medyada paylaşan kızların evini basıp kollarından tuttuğunuz gibi savcının karşısına çıkarıyorsanız niyetiniz baştan farklıdır demektir.

    * Yakılan araç sayılarını, tahrip edilen kamu mallarını alt alta sayıp rakamlarını açıklarken binlerce yaralanan insanın sayısı bilançonuzda yer almıyorsa zaten vicdan balatalarını sıyırmışsınız, haberiniz yok demektir.

    * Bir hiç uğruna şehit olan gencecik polise üzüldüğünüz kadar, bir hiç uğruna ölen göstericiye de canınız yanmıyorsa konuşacak zaten çok da bir şey kalmamış demektir.

    * Eğer bir meydandaki protestoya başka bir meydanda miting ile karşılık vermeye kararlıysanız bir ülkeyi birleştirmiyor, bölüyorsunuz demektir.

    * Ağaç isteyene başörtü mağduriyetini anlatmaya girişiyorsanız asıl meselenin çok uzağına düşmüşsünüz demektir.

    * Şehrin orta yerine barikatlar kuruluyorsa, bütün bu olan biteni “İşte demokrasimizin zenginliği” olarak tanımlama eşiğini geride bırakmışsınız demektir.

    * Kendi meydanını doldururken, otobüs kaldırırken diğer meydan dolmasın diye vapur seferlerini iptal ediyorsan içine düştüğün durum bayağı zor demektir.

    * Gazetecilerin susması değil soru sorması haber olmaya başlamışsa zaten çoktaaaaan ‘yandı gülüm keten helva’ demektir.

    * BDP’li ile ulusalcı ellerindeki bayrakları bırakmadan el ele tutuşup polisten kaçıyorsa ve tam o sırada yanlarından geçtikleri adam ülkücü işareti yaparken aynı fotoğraf karesinin içine sık sık sığmaya başlamışsa farkında olmadan kendi % 50’nin karşısındaki % 50’yi birleştirmişsin demektir.

    * Karşındakine kulaklarını tıkadıysan, senden farklı düşünen kim olursa olsun düşman bellediysen, mücadele çıtasını ‘ümüğünü sıkma’ noktasına getirdiysen haklı davanda bile haksız olacaksın demektir.

    Tüm bu saydıklarımız ve daha fazlası eğer aynı ülkede olmaya başlamışsa çok ACİLDEMOKRASİ’ye ihtiyaç var demektir.

    CÜNEYT ÖZDEMİR / Radikal

    Mahmut Kuyupınar | 13 June 2013

  7. Direniş mücadelesinin AKP yi nasıl affallattığı, şakın bir hale soktuğu, geleneksel baskı araçlarının ise vurdukça karşılarında her kesimden insanın tükenmeden karşılarına çıkmalarından yıldılar. Bu kararlı direniş, hakların nasıl alınabileceğini gösteren son zamanların en iyi örneği oldu.

    Bülent Yıldırım | 14 June 2013

  8. Gezi Parkı deneyimi Türkiye’nin geleceğinin aynasıdır

    Akademisyenler şu günlerde hiç zaman yitirmeden Gezi Parkı’nda oluşan ruhu incelemeli, dersler çıkarmalıdır.

    Haber: FATİH AKÇAY / Arşivi

    Taksim Gazi Parkı’nda başlayıp 77 ilimize yayılarak toplumsallaşan gösterilerin en önemli sonuçlarından birisi, değişik kesimlerin hoşgörü içinde, nasıl birlikte bir yaşam kurulabileceğini öğretmesidir. Gezi Parkıdirenişine katılan paydaşların, Türkiye halkını temsil ettiği söylenemez. Ancak büyük bir çeşitlilik olduğu açıktır. Türkiye’nin geleceğinde bu gösterilere katılanların görüşleri, istekleri görmezden gelinemez.
    Hiçbir siyasal yapının, siyasal partinin Gezi Parkı eylemlerinin ruhunu tam anlamıyla kavrayamadığı kanısındayız. Bundan sonra Türkiye’nin yönetimini, bu ruhu, buradaki çoğulculuk ve hoşgörü bilincini yakalayabilen partiler ellerine alabilirler. Farklı dillere, düşüncelere, soylara, yaşam algılarına, kısacası farklı olana saygılı olmayan siyasal partilerin başarılı olamayacakları, Gezi Parkı eylemleriyle başlayan olayların bize bıraktığı en büyük derslerden biri olmuştur. Bu ruhu yakalayamayanların geleceklerinin olamayacağı açıktır. Gezi Parkı ruhunu herkesin, her kesimin iyi anlaması gerekmektedir. Bu olaylara kulak tıkamak, burun kıvırmak yerine kulak açmak gerekmektedir. Burada farklılıklara saygılı bir yaşamın, insanlık tarihine geçecek güzel bir örneği yaşanmıştır. Düşünceleri birbirleriyle uzlaşmaz çelişkiler içinde olan siyasal yapılanmalar, günlerce çıt çıkmadan bir arada yaşamayı, birbirleriyle iletişim kurmayı, kendi görüşleri de içinde olmak üzere değişik konuları tartışmayı başarmışlardır. İnanmayanların, inananların namazlarını kılmaları için koruma duvarı oluşturmaları, güzel bir davranış göstergesi olmuştur.

    Göz ardı edilmeyenler

    Toplumbilimciler, tarihçiler, ruhbilimciler, tüm siyasal partiler, yapılanmalar, şu günlerde hiç zaman yitirmeden Gezi Parkı’nda oluşan ruhu incelemeli, dersler çıkarmalıdır. Gezi Parkı, toplumsal dokuyu anlamak için bulunması güç bir deney, inceleme alanıdır.
    Gezi Parkı’nda başlayarak Türkiye’ye yayılan olayları, hiçbir kesim göz ardı etmemelidir. Bu deney, önemsenmeyecek bir gelişme değildir. Bu olay da tüm toplumsal olaylar gibi, bir gecede ortaya çıkan bir olay değildir. Hiçbir şey suya, buza yazılmamaktadır. Toplumsal yaşamda olup bitenler bir biçimde toplumsal belleğe yerleşmekte, unutulmamaktadır. Direnişbunun kanıtıdır. Yıllarca toplumsal belleğe kazınan rahatsızlıkların patlamasıdır. Çağdaş kent yaşamının sıkıcı, bunaltıcı, özgürlük alanlarını daraltıcı ortamından, ülke yönetiminde görülen yanlışlıklardan bıkmış insanlar, özellikle gençler, burada tam bir özgürlük havası solumuşlardır.
    Gezi Parkı eylemlerinin nasıl bir siyasal kültür oluşturacağı, nereye evrileceği konusunda bir öngörüde bulunmak olanaksızdır. Gazi Parkı direnişinden bir parti çıkmayabilir. Siyasal yapılanmalar boy atmayabilir. Ancak, bu direnişten tüm partilere önemli dersler çıkmıştır. 85 alt bileşeni olan örgütlenmenin bu eylemlere katıldığı görüldü. Kimsenin elinde taş, sopa, silah olmadan, günlerce bir arada yaşanabilmiştir. Devletin, askerin, polisin, zabıtanın olmadığı buna karşın hiçbir güvenlik sorununun yaşanmadığı bu deneyimin, tüm zamanlarda toplumsal yaşama yansıması özlemle beklenen bir duygudur. Direniş aşağıdan yukarı bir değişimin somut örneğidir.
    Gezi Parkı olaylarının arkasından, bu deneyimin romanı, öyküsü, şiiri, gülmeceleri, müziği birbirini izleyecektir. Ortak aklın, özgür düşüncenin neler üretebildiği burada bir kez daha ortaya çıkmıştır. Düşüncenin özgür bırakılmasının ne denli ürünler ortaya koyduğu kanıtlanmıştır. Bunlar, bu topraklarda demokrasiye gidişin basamaklarına yeni halkalar ekleyeceklerdir.

    Halkla bilek güreşi

    Devlet halkıyla bilek güreşi yapmaya kalkmamalıdır. “Meydanlara ben senden daha çok insan toplarım” yarışıyla, toplumsal sancıları görmezden gelmek, tam bir aymazlıktır. Siyasal yaşamda, “Benim taraftarım, senin taraftarından çoktur” mantığıyla yarışa kalkmak, hiç hoş olmayan bir tutumdur. Toplumsal olaylar, matematiksel sayılarla ölçülüp değerlendirilemezler. Demokrasilerde yurttaşların sağduyularından daha güçlü olan bir kesim yoktur. Ülke yönetimi, yurttaşlara karşı güç deneme yeri değil, onlara hizmet sunan bir erk alanıdır. 30 yılı aşkın bir süreden bu yana süregelen iç savaştan kurtulmanın başlangıcında böyle bir olayın yaşanması, sürecin baltalanması açısından sevindirici değildir.
    Gezi Parkı direnişiyle simgeleşen direnişlerde, direnişçilerin yersiz, gereksiz, konuyla ilgisiz istekleri de olabilir. Bir yönetimin tüm isteklere, haklı, haksız, bizden, sizden ayrımı yapmadan kulak vermesi, yanlışlar varsa, hoşgörü, evrensel hukuk ölçütleri, demokratik sınırlar içinde çözüm üretmesi gerekir.
    Gezi Parkı’na Türkiye devletinin benimsemediği, beğenmediği bayraklar, pankartlar asılmış olabilir. 76 milyon insan içinde, 75.999.000 kişinin tersine, 1 kişi ortaya çıkarak, kendi görüşünü, kaba güce, zora başvurmadan, söz, yazı, resim, bayrak gibi değişik simgelerle, araçlarla anlatabilmelidir. Bu, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bir ülkenin yönetimi, tüm yurttaşların görüşlerini benimsemeyebileceği, beğenmeyebileceği gibi, tüm yurttaşların da ülke yönetiminin tüm uygulamalarını, görüşlerini beğenme, benimseme zorunluluğu yoktur. Yasalara uyma zorunludur. Ancak insanların, yasaları ya da uygulamalarını eleştirmeleri en doğal haklarıdır. Gezi Parkı ya da başka bir eylem alanına, bizim beğenmediğimiz bayrak, pankart asıldı diye, oraya gaz bombası atılması, farklılıklara hoşgörüsüzlüğün, dahası saygısızlığın göstergesidir. Farklılıklara saygı hem bireylerin hem devletlerin uymaları gereken bir zorunluluktur. Bu olayları küçümsemek yerine, çatışmanın temeline inmenin zorunlu olduğu kanısındayız. Toplumsal yaşamda, hiç kimse, sınırsız yetki kullanamaz. Bu, herhangi bir yurttaş için olduğu gibi, yönetenler için de böyledir.
    Sözle, “Ben 76 milyonun hizmetkârıyım” diyerek, 76 milyonun başbakanı olunmuyor. Toplumu gerici, toplumsal kesimler arasında yaşanan bölünmeyi keskinleştirici, uçurumu derinleştirici konuşmalarla tüm halkın başbakanı olunamaz.
    Gezi Parkı, bir özgür yaşam alanı, bir hak isteme örneği olarak belleklere kazınacaktır.

    Melek Genli | 15 June 2013

  9. Rejimin gizli projeleri vardır. Bunlar ülkeyi bir şeriat ülkesine çevirmek, dini her yere yaymak ve zorunlu kılmak, tüm eğitimi dini eğitim yapmak yani kısaca İran’ın Sünnisi yapmak istiyor. Batı ülkeleri de bunun Sevr’in gerçekleşmesine imkan sağlayacağını anladıkları için destek oluyorlar. En azında ekonomik alanda tarihinin en büyük borcuna ve tüm kaynakların talan edilmiş olmasına rağmen ses çıkartmıyorlar. Durumun krize dönüşmesine en azından şimdilik engel oluyorlar. Bu uyananlar Türkiye’nin nereye gittiğini gören insanlar. Taksim Türkiye’nin simge yerlerindendir. Batılılaşmayı simgeler, hükümetin orayı ele geçirmek için bu kadar istekli olması orada oluşan ruhun planlarını suya düşüreceğini gördüğü içindir. ABD, AB bazı dünyası Tayyip’in karşısındaki gücü görmüş yarın o gücün kendisine Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi dönmemesi için daha tarafsız bir pozisyona kaymayı tercih etmişlerdir.
    Taksim direnişinin bitirilmesi bu anlayışın ve İslamlaştırma çabalarının Türkiye’den defolup gitmesiyle mümkündür.

    Hülya Savcı | 16 June 2013

  10. bu toplumun bu kadar meşru bu kadar haklı talepleri dikkate alınmak zorundadır. sonunda dile geldiler ve adım atmak zorunda kaldılar. ne yazık ki bunu toplumsal direnişin sonucunda açıkçası zorlanarak yaptılar. biraz da aslında ne olduklarını, gizledikleri taraflarını bize gösterdiler.

    hilmi yetgin | 20 June 2013


Yorum yazmak için


Amerikalı mimarlar Tod Williams ve Billie Tsien, Japonya Sanat Birliği’nin 2019 Praemium Imperiale ödülünü  kazandı.       2019 Praemium Imperiale mimarisi, Tod Williams ve Billie Tsien’i ödüllendirdi. Fotoğrafı çeken Taylor Jewell     Her yıl verilen Praemium Imperiale, mimarlık, heykel, müzik, resim ve tiyatro ya da film alanlarında “büyük uluslararası etki” yapan sanatçıları tanır. [...]
ARŞİV
Subscribe