Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Yale – Bir Yenileme ve Bir Tasarımcı
Share 29 August 2008

Paul Rudoph’un 1963’te tamamlanan Modernist binası, New York firması Gwathmey Siegel & Associates tarafından, yanına bir de ek tasarlanarak restore edildi.

Yale Sanat ve Mimarlık Okulu kadar saygısızlığa uğramış başka bir bina daha düşünmek zor. Daha ilk açıldığı gün, mimarlık tarihçisi Nikolaus Pevsner katı formunun ezici anıtsallığını eleştirdi. İki yıl sonra okulun dekanı, işlevsiz olduğu iddiasıyla iç mekanın bir çok öğesini kaldırdı. Geri kalanları da birkaç yıl sonra meydana gelen bir yangın yok etti. O günden beri de mimar Paul Rudolph’un itibarı, enkaz altındaydı.

Bu koşullar altında Yale’in binayı yıkmaması bir mucizeydi. Ama üniversite birkaç yıl önce genel restorasyon ve New York firması Gwathmey Siegel & Associates’in tasarladığı ek bina için 126 milyon $ yatırarak, telafinin yolunu açtı.Sonuç, Rudolph’un yeteneğini kabul etmemeye devam edenleri şaşırtıyor olmalı. Şimdi bütün ihtişamıyla bina, tüm Modernist tarih sürecinin tekrar incelenip Rudolph’un hak ettiği yere oturmasını sağlayacak, geç Modernizmin başyapıtlarından biri haline geldi.

Sadece Gwathmey Siegel’in ek binası bunun tamamen bir zafer olmasını engelliyor. Firmanın baş tasarımcısı Charles Gwathmey, Rudoph’un başyapıtını rahatsız etmemek için büyük acılar çekmiş. Gwathmey’in karşısındaki sadece iyi bir komşu değil aynı zamanda da önceki dönemlerden standartları da yükselten bir yapı olduğu için, tasarım büyük bir hayal kırıklığı halini almış.

Rudolph, kendi neslinin savaşını verdi. Kasım ayında yapılacak ithaf töreniyle Paul Rudolph Salonu adını alacak olan binası, savaş sonrası Modernist dönemin en göz alıcı ve saygı duyulası yapılarından olan Louis Kahn’ın 1953 tarihli Yale Sanat Galerisi’nin tam karşısında yer alıyor. Rudolph’un binasına yapılan eleştiriler ise mimarlıkla alakalı olmak şöyle dursun, polemikten öteye geçemiyor. Klasik Modernistler ise sanat ve mimarlık okulunun Brütalist estetiği, Kahn’ın müzesinin tamamen camla kaplı yapısına büyük bir saygısızlık olarak görüyorlar. Postmodernistler ise binanın, Modernist hareketin en büyük günahı olarak gördükleri tarih ve bağlama ilgisizliği temsil ettiğini düşünüyorlar.

Bu tartışmalar yangından sonra yapılan yenileme çalışmalarıyla daha da güçlendi. Pencere ve ışıklıklar örtüldü, mevcut katların arasına ek katlar sıkıştırıldı, büyük açık stüdyolar sıkışık, havasız çalışma alanlarına bölündü. Tüm bunların etkisi oldukça boğucu oldu ve 1997’de ölümüne kadar, Rudolph’a yapılan saygısızlığı yansıttı.

Yeniden açılışta Gwathmey, aslında buranın çevresini aslında diğerlerinin düşündüğünden daha sempatik hale getirdiğini gösterdi. Ön cephede oyularak açılan pencereler, yolun karşısında Kahn’ın içe dönük avlusunun tam bir yansıması, yani, opak ve transparan yüzeylerin bir oyunu görünümünde.Ancak tasarımın bu kurnazlığı şimdi görülebiliyor. Yapının köşelerden dayanağı olan beton kulelerin kadifemsi pürüzlü yüzeyleri artık yatay beton direklerle dengelenerek görüntü yumuşatılmış. Binanın önünde sokak seviyesinin hemen üzerindeki uzun ince uzanan saksılar da binanın ölçeğini azaltmış.

Ama daha etkileyici olan ise, dış cephenin erkeksiliğinin iç mekanın hafifliğini gizliyor oluşu. Frank Lloyd Wright’ın 1904 Larkin Binası gibi Rudolph da, merdivenli girişi merkeze değil, beton kulenin olduğu köşeye yakın yerleştirmiş. Merdivenin kenarından da narin bir direk yükseliyor. Bu direk insanı buraya belli bir açıyla girmeye ve sonra da lobiye çıkmadan önce tarih öncesi bir geçitten geçer hissi yaratan iki yüksek beton formun arasından geçmeye zorluyor.

İçeri girildiğindeyse hissedilen baskı, şok hissini arttırıyor. Işık, tavan pencerelerinden aşağı süzülüyor. Daha içeriye gidildiğinde, Kahn’ın cam cephesini de içine alan bir manzara ortaya çıkıyor. Etki nefes kesici ve üst katlara gidildikçe de artıyor.

Üçüncü kattaki yönetim ofislerinden aşağıdaki ana sergi salonu ve daha aşağıdaki periyodik okuma salonları görülebiliyor. Her katta alçak basamaklar, katlar arası geçişleri yumuşatmış ve açıklık hissini yok etmeden sıcak köşeler yaratmış. Tüm bunlar da yüzeyden içeri süzülen ışık oyunlarıyla bütünleştirilmiş.Bu kadar karmaşık ve çok yönlü bir mekanın nasıl yaratılabilmiş olması hayret verici. Ancak mimarinin bu karmaşıklığı aşsında güçlü bir sosyal vizyonun da sonucu.Farklı katlar arasındaki ilişki, öğrenciler arasında dayanışmayı arttırmak ve enerjik ruhların birlikteliğini sağlamak amacıyla yapılmış.

1960’larda Yale’de Rudolph’un öğrencilerinden olan Gwathmey, bu mekanı orijinal haliyle yaşayabilme fırsatı bulan az sayıda kişiden biri. Ve kendisi, yaptığı eklemede ustasına, en az restorasyondaki kadar saygıyla yaklaşmış. Okulun sanat tarihi bölümünü barındıracak olan yeni yapı için ayrı bir giriş gerekmiş ancak Rudolph’un tasarımıyla yarışmayacak kadar da sade bir enformelliği de korumuş. İçerde, bazı katlardaki pencereler eski yapıya göz kırparak onun varlığını da her daim farkında kılıyor.

Yeni yapının en güçlü kısmı eski yapıyla olan birleşimi. Bir merdiven kütüphaneye iniyor. Eskiden açık avlu olan salon, üstten kubbeli tavan pencerelerinden oluşan bir ızgarayla kapatılmış. Eski sanat ve mimarlık binasının arkası şimdi bir iç duvar halini alarak iç mekan ile dış mekan arasındaki ayrımı belirsizleştirmiş. Tek bir tavan penceresi de Rudolph’un ikinci katındaki lobiye doğru genişleyerek, başarılı bir biçimde bu iki yapıyı birbirine bağlıyor.Anlaşılan proje, sade bir tasarımdan fazlasını istemiş. Rudolph ve Kahn’ın binaları sadece birer başyapıt değil, aynı zamanda da çok kritik bir zamanda Amerikan mimarisini şekillendiren değerlere dair güçlü birer kanıt. İkisinin birlikteliği, zamanın ötesindeki iki olağanüstü zekanın hayranlık yaratan sohbetini temsil ediyor.

Eklenti de bu sohbete katılıp onu günümüze taşıyan ender bir fırsat yakalamış gibi gözüküyor. Yeni yapı “bizim zamanımızda konuşması gereken kimdi? Ve bugünün değerli sesleri nerede?” sorularının cevabını veriyor.

Gwathmey kendisi için güçlü bir yapı yaratmamış. Kümelenmiş tabakalardan oluşan eklentisi, Rudolph’un vizyonundaki ilgi çekici karmaşıklıktan yoksun. O sadece bol ışık alan mekanlar sunmuş ancak bir mimarın en değerli araçlarından olan çerçevelenmiş manzaralar ve dikkatlice işlenmiş ışık ve gölge oyunları bu mekanlarda maalesef yok. Ayrıca bir binanın esas fikirlerine yeni bir şey ekleyemezken bir sanatçının elinden çıktığını gösterecek herhangi bir işaret de barındırmıyor.

Kısacası burada her şey üzücü biçimde sıradan. Ve Rudolph’un eserinin tersine, ne kadar restore edilirse edilsin, bu bina tamir edilemez.

Kaynak: NewYork Times
Çeviri: mimdap


Yorum yazmak için


Snøhetta ve WERK Arkitekter , “Teknelerin işçiliği” üzerine Lanternen deniz merkezi projesini hazırladı Editör: Lizzie Crook Snøhetta ve WERK Arkitekter, Danimarka’nın Esbjerg sahilinde ahşaptan yapılacak su sporları için bir topluluk merkezinin görsellerini yayınladı.   Adlandırılmış Fener olarak adlandırılan dairesel tesis, Snøhetta ve WERK Arkitekter tarafından, liman kasabasındaki diğer binalardan ayrılmak amacıyla “teknelerin geometrisi ve işçiliğini” [...]
ARŞİV
Subscribe