Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Yeni Alışveriş Merkezleri – Eski Fikirler
Share 18 October 2008

Bir avuç yeni ticari projenin bulunduğu bu dönemde, birkaç büyük mimar 21. yüzyıla farklı alışveriş merkezleri getirmeye çalışıyor. Peki iyi tasarım yeterli olacak mı?

Çalışmalarından bağımsız olarak, Frank Gehry’nin büyük bir orta yaş krizi serüveni olduğunu kabul etmemiz lazım. 1980’de 51 yaşındayken, iki yıl önce bir dizi üçgen ışıklık ve garip sanayi çıkıntısıyla bezediği California’daki geleneksel bungalov tarzı evinde bir yemek veriyor. Mülayim bir banliyö tipi alışveriş merkezi olan o zamanki projesi Santa Monica Place da işte buradan birkaç mil ötede yer alıyor. Yemeğe katılanların arasında, bu çelişkiyi bariz biçimde işaret eden, alışveriş merkezinin müdürü de var. Müdür, evi göstererek, “eğer bunu beğendiyseniz, alışveriş merkezini beğenmenizin imkanı yok” diye açıklıyor.

Gehry’nin Santa Monica Palace’ı

Daha sonrası ise hepimizin bildiği bir hikaye. Gehry, yeteneğini boşa harcadığını, alışveriş merkezlerinde başarısız olduğunu anlar ve avangart eğilimlerini ön plana alarak mimarlık dünyasını fethetmeye devam eder. O günden beri Santa Monica’daki evi 20. yüzyılın en etkili konutlarından biri olarak bilinir. Peki ya alışveriş merkezleri?

Bugün ise, yaklaşık 30 yıl sonra, mütevazı alışveriş merkezleri artık mimari uzlaşmanın ya da sadece ekonomik ihtiyaçların ortaya çıkardığı otomatik bir dublör değildir. Mimarlar, özellikle başarılı, ünlü olanlar, birdenbire alışveriş merkezleri yapmaya başladılar. Sadece bu ay içinde bile, iki yeni örnek karşımıza çıkıyor. 8 Ekim’de İsviçre’nin Bern şehrindeki Westside Alışveriş ve Dinlenme Merkezi kapılarını açtı. Bu tasarım, Denver, Toronto ve San Francisco’daki yeni büyük müzelerin de tasarımcısı olan Daniel Libeskind’e ait. Ay sonunda da Shepherd’s Bush’ta 148.500 metrekare alan üzerinde, parlak, minimalist iç mekanlarıyla ünlü Michael Gabellini’nin lüks alışveriş merkezi Westfield London açılacak.

Bu sırada İtalyan mimar Massimiliano Fuksas da Almanya’nın Frankfurt kentinde önümüzdeki yılın başlarında açılacak olan, özellikle de yayaları giriş katından, cam çatının hemen altındaki beşinci kata tek bir yürüyen merdivenle ulaştıracak olmasıyla dikkat çeken alışveriş merkezi üzerinde çalışıyor. ABD’de ise, David Rockwell’in firması, New Jersey’de, yaklaşık 420.000 metrekarelik, dünyanın 3. ülkeninse en büyüğü olacak olan mega alışveriş merkezini inşa ediyor. Geçen yıl da Londra’nın Foreign Office Architects firması İstanbul’da bir dizi yeşil çatıyla çevrelenmiş geniş kamusal alanıyla dikkate değer bir alışveriş merkezini tamamlamışlardı. Ve birkaç yıl önce de, Pritzker Ödüllü Tadao Ando, Tokyo’nun Hollandalı mimarlık firması MVRDV’nin de lüks bir alışveriş merkezi yaptığı bölgesinde, 1927 Bauhaus akımından etkilenmiş olan bir konut kompleksini dev bir alışveriş merkezine dönüştürmüştü.

Pritzker Ödüllü Tadao Ando’nun alışveriş merkezi

MVRDV’nin de lüks alışveriş merkezi

Ünlü mimarların yüksek bütçeli ticari merkezler yaratmaları büyük ölçüde yeni bir akım aslında. Ancak, Rem Koolhaas’ın Prada mağazaları, Gehry’nin Issey Miyake mağazası gibi projeler, bir sanat galerisi görünümündeki mücevher kutularına benzeme eğiliminde oluyor, mal yerine marka odaklı pratikler ortaya çıkıyor. Son dönem tasarımcıların alışveriş merkezleriyse, tersine, genel alışveriş merkezi fikrine yakınlıklarıyla dikkat çekiyorlar. Yürüyen merdivenleri, tavan pencereleri, yemek bölümleri, sinema salonları ve hatta su parklarıyla tam olarak “alışveriş merkezi gibi” alışveriş merkezleri…

Tabi ki mimarlar bu konuda bizimle hemfikir olmayabilirler. Westfield London’ın bir kenarına ekledikleri yaklaşık 14.000 metrekarelik ticaret merkezi West Village’dan bahsederken Gabellini, “biz asla ama asla –alışveriş merkezi- kelimesini kullanmıyoruz” diyor. “Hatta tam tersi, burası çok büyük bir kamusal alan hissi yaratırken aynı zamanda da tamamen dokusal, özel ve dinamik.”

Gerçekten de Gabellini, West Village’da klasik alışveriş merkezinin izlerini tamamen silmiş. Mağaza önlerini boşluk olarak düzenlemek yerine, etkiyi “yapması gereken şeyi yapmayarak” yaratacak kesintisiz, dalgalı cam bir duvar kullanmış. Neredeyse hiç doğal ışık bulunmayan mekanda bunun yerine yapay ışık yansımaları, tavandan sarkan, disko topu gibi, bir dizi mücevherle süslenmiş donut şekilli heykeller yaratılmış. Baştan sona madde ve doku ön plana çıkarılmış: zemin, paslanmaz çelik çubuklar ve mozaikle döşenmiş. Gabellini’nin ofisi, işverenle “sadece bir gecede dikilmiş geleneksel bir alışveriş merkezi” hissi yaratmaması amacıyla, mekanda yer alacak marka seçimi sürecinde de çalışmış.

Gabellini’nin West Village’ı

Gabellini, West Village’ın tam olarak geleneksel bir alışveriş merkezi olmadığı konusunda haklı olsa da, mücevher kutusu estetiği çok katlı bir alışveriş merkezine uygulandığında ortaya çıkan sonuç, ilginç bir araştırma konusu olabilir. İsviçre’de Libeskind, ülkenin tarihi boyunca yapılmış en büyük özel inşaat projesi olan yaklaşık 140.000 metrekarelik alışveriş merkezini yapıyor. Libeskind, Bern projesine yaklaşımının aynen bir müze projesine yaklaşımı gibi olduğunu belirtiyor. “Kültürel tesisler nasıl ki ticari olarak başarılı olmak istiyorlarsa, ticari tesisler de kültürel olarak başarılı olmak istiyorlar.” Bu nedenle de Westside Center’ın çapraz cam bantlarla sarılmış farklı bir ahşap cephesi, olağan üstü açısal tavan pencereleri olan geniş iç mekanları ve ölçek olarak eski Roma banyolarını andıran dev bir de yüzme havuzu bulunuyor.

Libeskind, Milano’daki kubbeli bir 19. yy. çarşısı olan Galleria Vittorio Emanuelle II’den ilham aldığını belirtiyor. “Bunu bir alışveriş merkezi olarak düşünemezsiniz. Bunu ancak Avrupanın büyük ikonik yapılarından biri olarak düşünebilirsiniz. İşte bu da tam olarak bu projenin hedefidir. Sadece –işte burada da birkaç mağaza var – gibi bir şey değil, öyle olsa bile bilirsiniz ki her biri müthiş mağazalardır. Bu aslında kentsel ölçekte sivil bir deneyim. Ve ayrıca sürdürülebilirlik, gerçekten yeşil ve hatırı sayılır bir şey yaratmakla ilgili bir şey, yol kenarına konmuş birkaç kutudan ibaret değil.”

Libeskind’in Westside Center’ı

Son günlerde alışveriş merkezlerinin içinde kentsel bir mekan yaratma fikri önemli hale geldi. Ancak daha çarpıcı olan şey bunların arka planındaki fikirler; 21. yy. alışveriş merkezlerinin tercih ettiği model, belli ki 19. yy. çarşılarında kullanılanın aynısı. West Village’dan Gabellini, “bizim için bu, geleneksel kentsel alışveriş tipolojilerinin – 19. yy. Londra, Milano ve Paris galerilerinin- çağdaş bir yorumu” şeklinde bahsediyor. Fuksas da, her ne kadar kendi tasarımı neo klasisizmin izlerini taşısa da, Milano Galerisi’ni günümüze getiriyor. Fuksas’ın cam çatısı, alışveriş merkezinin içinde huniler yaratan birkaç delikle bölünüyor. Bunlardan biri giriş katına kadar gün ışığını taşıyor. Bunun yanında ise yayaları Frankfurt’un en işlek alışveriş bölgesinden alarak binanın beşinci katındaki, geleneksel alışveriş merkezlerinin tersine günde yalnızca 2 saat kapalı kalacak olan kamusal alana taşıyan bir yürüyen merdiven yer alacak. Fuksas, “bu bir bina değil, kentsel bir alan” diyor.

Fuksas’ın alışveriş merkezi

Buradaki çelişki ise elbette alışveriş merkezlerinin uzun zamandır geleneksel kent merkezindeki yaşamı içlerine çekmekle suçlanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Bu paradoks bizi, mimar Victor Gruen’in Minneapolis dışında 1956’da yaptığı o ilk alışveriş merkezi örneğine götürüyor. Bir alışveriş merkezi’nin “keşfedildiğini” düşünmek çok alışıldık gelmese de, Gruen, Southdale Center ile, bir çoklarının daha sonra taklit edecekleri bir taslak yaratmış oldu: bir otoparkın ortasında, birkaç kiracının böldüğü, yürüyen merdivenle bağlanmış iki katlı, çatısından doğal ışık giren ve sürekli bir ilkbahar havasının estiği boş bir kutu. İşte Amerikan alışveriş merkezlerinin temeli buydu ve banliyönün gelişmeyi sürdürdüğü uzun yıllar boyunca da pek bir gelişme gösterdiği söylenemez.

 Victor Gruen’in Southdale Center’ı

Anca Gruen aslında çok daha farklı bir şeyi başarmayı düşünmüştü. Kendisi bir Avusturya göçmeni, bir sosyalist ve her şeyi kendi kendine başarmaya çalışmış biriydi. Southwale hiçliğin ortasındaki boş bir kutu olarak tasarlanmamıştı. Gruen alışveriş merkezini, konut kuleleriyle, bir sağlık merkezi ve peyzajı tam bir otopark alanıyla 2000 metrekarelik bir gelişim olarak planlamıştı. Aslında Minneapolis kent merkezine bir alternatif sunmak istiyordu: küçük ölçekli bir kentsel merkez. Bunun gerçekten yayılmayı durduracağına inanıyordu. Ancak, yıllar sonra Gruen ardına dönüp Amerikan alışveriş merkezinin halini gördüğünde dehşete düştü. En ünlü tasarımını reddetti.

Kendi tarzlarında, Gabellini, Libeskind ve Fuksas da Gruen’in hayalini canlandırmaya çalışıyorlar. Alışveriş merkezi fikrini reddetmiyorlar, bunun yerineyse daha iyi bir tasarımla onu iyileştirmeye çalışıyorlar. Ve daha anlamlı gelişmelere kapı açıyorlar. Gabellini, sadece lükse düşkün müşterilere hizmet ederek büyük ölçekte dikkat çekici bir tasarım yaratabildi, West Village klasik bir ayakkabı kutusundan farklı bir tasarım oldu. Fuksas ise yürüyüş alanlarıyla iç mekanı nasıl çaktırmadan birleştirebileceğini bulmaya çalışıyor. Libeskind’in alışveriş merkezi ise, tren ve raylı sistemle entegre şekilde düzenlenmiş, ayrıca bir otel bir de –ki bu oldukça farklı- emeklilik konutları yer alıyor. “Yaşlıları kent dışına yollamaktansa onarlı gençlerin, bolca aktivitenin, etkinliğin ve hareketin olduğu yere getirelim.”

Ama eninde sonunda, iyi tasarım tek başına alışveriş merkezlerini kurtarabilecek gibi gözükmüyor. Sonuçta, Southdale, zamanda bir dönüm noktası olarak tanılanıyor. Mimarlık forumu onu “kent merkezinin çeşitliliği, bireyselliği, ışığı, rengi ve hatta kalabalığı gibi en çekici özelliklerden arındırıldığı hayali bir yer” olarak tanımlıyor. Gruen kendi alışveriş merkezi ve onun türevlerini acınacak temasızlıkları nedeniyle sahiplenmedi: kurnazca planlanmış küçük, yeni merkezler olacaklarına izole edilmiş ticari alanlar haline geldikleri için.

Peki son dönem tasarımcı alışveriş merkezleri nasıl daha iyi olabilir? Örneğin Fuksas’a göre kendi tasarımı, bölgesi içine dikilmiş bir kaftan gibi: Frankfurt’un en önemli alışveriş bölgesi olan Zeil’in iç mekandaki bir uzantısı. Ancak hem Bern’deki Westside, hem de Westfield London, göz ardı edilecek banliyöler yaratma riskiyle karşı karşıya. Westside, Libeskind’in “çevredeki en güzel yer olmayan, hiçliğin ortasında, yalnız bir alan” sözleriyle tanımladığı, kentin eteklerindeki bir otoyolun üzerinde yer alıyor. Yeni alışveriş merkezi, tamamen yeni bir kentin yaratıcısı, yeni bir yaşam biçimi getirecek kentsel bir melez olacak. Benzer biçimde Westfield London da Shepherd’ın izinden giderek, Telegraph’ın deyimiyle “ Batı Londra’nın en pahalı iki bölgesi olan Holland Park ile Chiswick’in ortasında iştah kapatıcılarla dolu bir sandviç haline gelecek gibi gözüküyor.

Birkaç üst sınıfa yönelik, güzel tasarımlı alışveriş merkezi’nin bu alanları mini birer kentsel ütopyalara çevirme düşüncesi –ki belki de dönüştürebilecek olmaları – güzel bir şey. Ancak dev bir “alışverişhane” yoğun çevresini içine almaktan çok ondan kaçmak için kullanılacak gibi gözüküyor. Peki, banliyödeki bir alışveriş merkezi nasıl daha farklı olabilir ki? İstanbul’da FOA’nın tamamladığı alışveriş merkezi tam bir evrim niteliğinde. Alan aynı zamanda birkaç planlı konut gelişim bölgesini de içine alarak, genel boş kutu modelinin tersine, çevredeki konut alanlarıyla yürüme yolları bağlantısıyla ilişki kuruyor. Alışveriş merkezinin yeşil çatısını da ilk bakışta gerçekten tepecikler sanmamak neredeyse mümkün değil. Topoğrafya alışveriş merkezini içine almış gibi…

FOA’nın İstanbul’daki alışveriş merkezi

FOA’nın ticari merkezinin çevresindeki planlı konut alanları halen inşaat halinde olmalarına rağmen, tamamlandıklarındaki manzarayı gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz: Alışveriş için gelenler, dolaşmakta olan yerel halkla iç içe; merkez plazayı çapraz kesen yoğun bir yaya trafiği… FOA’nın alışveriş merkezi sadece ticaret ve dinlenme merkezi olmak yerine, çevresi için gerçek bir sivil meydan haline geliyor. Bu aslında Victor Gruen’in 50 yıl önce hayalini kurduğu Minneapolis banliyölerinden çok da uzak bir fikir değil. Hatta bir gelişim bile sağlayabilir. Eninde sonunda, belki de 21. yy alışveriş merkezlerinin temelini daha büyük ve daha güzel alanlar değil, daha küçük ve basit olanlar, 19. yy çarşıları kadar büyük değil ama onun kadar alçakgönüllü olanlar oluşturacaktır.

Kaynak: Metropolis Magazine
Çeviri: mimdap

2 Yorum
  1. ne kadar detaylı ele almışsınız, bir tarihsel süreç olarak ve belge niteliğinde toparlama olmuş. kutlarım.

    nedret okan | 18 October 2008

  2. Bakın siz de anket yapmışsınız ve orada bence bir sonuç görünüyor. Alışverişin yeni bir biçimi, daha grift ama ticaretin güdülendiği bir merkez. Bu günün mabetleri diyorlar bir taraftan. Alışverişe tapıldığına göre, tıpkı dinsel mabetlerde görünmek ve orada bulunmak bir marifet sayıldığından alışverişte görünmek, o mekanlarda bulunmak alışveriş yapmak kadar geçerli ve yaygın davranış şekli halini aldı. Bu merkezlerin hem mimari olarak gelişmesi hem de fikir olarak çok üzerinde çalışılıp ileri götürülmesi takdire şayan bir husus. Bizim ülkemizde bile büyük kentlerden sonra orta büyüklükteki kentlerde dahi başlayan AVM ler giridikleri ilin toplumunda sosyal bir merkez, kulüp haline geliyor. Onbeş sene önce söyleseler dudak bükerdik belkide.

    keriman güler | 20 October 2008


Yorum yazmak için


Tasarım : Bjarke Ingels Group (BIG)uxazyvvavydrfdxb     Amager Bakke olarak da bilinen CopenHill, Kopenhag’ın dünyanın ilk sıfır karbonu olma hedefine uyum sağlayarak hedonistik sürdürülebilirlik kavramını benimseyen, bir kayak pisti, yürüyüş parkuru ve tırmanma duvarı ile bezeli yeni bir atıktan enerji santrali türü olarak açılıyor. CopenHill, sosyal altyapıyı mimari bir dönüm noktasına dönüştüren, kentsel rekreasyon [...]
ARŞİV
Subscribe